23 Nisan 2020 Perşembe

Milli Eğitim Bakanlığı'nın Hazırladığı Felsefe ve Din Kültürü Öğretim Programlarının İncelemesi ve Eleştirisi















İncelediğim öğretim programlarına şu linklerden ulaşabilirsiniz:


İncelemeye geçmeden önce belirtmek istediğim birkaç husus var. Eğitimci değilim, asıl ilgi alanım din felsefesi. Bu metni "Din Eğitiminde Program Geliştirme" adlı doktora dersi için ödev olarak kaleme aldım ve sizle paylaşmak istedim. Eğitimci olmadığım için tespitlerim daha çok genel kapsamda ve bilinir düzeyde olacak. Yaptığım bazı tespitler ve eleştiriler klişe olabilir fakat bu durum yaptığım eleştirilerin yanlış olduğu anlamına gelmez. Çünkü sonuçta sırf ben eleştiriyorum diye ülkemizdeki felsefe ve din eğitimine dair sorunlar değişmeyecek. Kaldı ki, bir şeyin klişe olması, onun yanlış olduğu anlamına gelmez. Eğer ben burada hâlâ yıllardır çözülemeyen sorunlardan bahsediyorsam, hatalardan ders alınmamış demektir. 


Giriş: MEB Öğretim Programları

İki programın başında da MEB bünyesinde hazırlanan eğitim programlarının genel bir tanıtımı yer almaktadır. “Milli Eğitim Bakanlığı Öğretim Programları” başlığı taşıyan ve içerik itibariyle tamamen aynı olan bu kısımda bilhassa değişime, bilgiye, deneyime ve donanıma dikkat çekilmektedir. Bu başlık altında verilen mesajları genel itibariyle olumlu buldum. Eğitimin sadece salt teorik bilgi aktarmanın ötesinde farklılıkları da dikkate alan sarmal bir yaklaşımı olarak benimsenmesi ve buna göre öğrenme sürecinin yürütüleceğinin söylenmesi, eğitimciler, öğrenciler, toplum, devlet ve dünya açsından verimli olabilecek bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Bu bölümden anlaşıldığı kadarıyla 2018 ve daha sonraki yıllar için hazırlanan eğitim programları öğrenciden geri dönüş almaya önem veren bir yapıda hazırlanmıştır. 

İki programda da aynı olan diğer ortak başlıklar şunlardır: Öğretim Programlarının Amaçları, Öğretim Programlarının Perspektifi, Değerlerimiz, Yetkinlikler, Öğretim Programlarında Ölçme ve Değerlendirme Yaklaşımı, Bireysel Gelişim ve Öğretim Programları, Sonuç.

Diğer farklı alanların eğitim programlarını da kapsayan bu ortak girişte bahsedilen söylemleri değerlendirmeye gerek olmadığını düşünüyorum. Çünkü burada anlatılan hususlar genelde “İyi şeyler hedeflendi, kötü şeyler hedeflenmedi.” minvalinde olduğu için eleştirilecek pek husus olmuyor fakat programların içine daldıkça bazı söylemlerin fazlasıyla havada kaldığını görüyoruz. 

Merceğimizi din ve felsefe gibi iki farklı alanın daha spesifik yönlerine doğru çevirdiğimizde programda doğal olarak çeşitli farklılıklarla karşılaşıyoruz. 

Programlarda Benimsenen Temel Felsefe

Felsefe eğitim programında hedeflenen öğrenci profili şöyle açıklanmaktadır:

“Felsefe dersi öğretim programı ile öğrencilerin; insan, bilgi ve yaşanılan dünya ile ilgili sorular sormalarını, sorulara ilişkin düşünme ve akıl yürütmeye dayalı cevaplar arayarak  oluşturdukları düşüncelerini sözlü ve yazılı bir şekilde ifade edip, tutarlı, temellendirilmiş ve  güncel hayatla ilişkilendirilmiş bir şekilde düşünmelerini sağlamak ve felsefenin temel alanları ile  soruları hakkında edinilecek bilgilerden hareketle, düşünce tarihi örnekleri üzerinden felsefi  düşünceye, tarihsel ve bütüncül bir bakış açısı geliştirmeleri amaçlanmaktadır.”

Din eğitim programında ise öğrenci profili şöyle açıklanmaktadır:

“Öğretim programında; öğrencilerin adalet, dostluk, dürüstlük, öz denetim, sabır, saygı, sevgi,  sorumluluk, vatanseverlik ve yardımseverlik gibi değerlere sahip olmaları amaçlanmıştır. Bu çerçevede, öğrencilerin temel değerleri anlamaları, benimsemeleri, sahip oldukları değerler ile uyumlu hareket etmeleri hedeflenmiştir.”

İki programın ortaya koyduğu hedeflere bakıldığında bazı farklılıklar göze çarpmaktadır. Bu farklılıklardan biri felsefe programının daha evrensel ve insan merkezli bir söylem benimsemesi, din eğitim programının ise bireysel yaşama ve yerli değerlere vurgu yapmasıdır. Din programı içerisinde yer alan saygı, sevgi ve adalet gibi kavramlar da elbette evrenseldir fakat programın içeriği ve kapsamı felsefe programına göre çok daha yerel düzeyde kalmaktadır. Bu farklılık felsefe ve dinin doğası gereği doğal sayılabilir çünkü kanaatimce felsefe, dine göre daha evrensel ve daha kapsayıcı bir faaliyet bütünüdür. Söz gelimi felsefe insan aklını esas alarak çeşitli fikirler öne sürerken dinler ise içinde doğduğu toplumun ve kültürün birincil etkilerini taşıyan bir hüviyete sahiptir. Örneğin İslâm’ın veya Hrıistiyanlığın temel tezlerini anlamak istiyorsak Ortadoğu din geleneğini ve Sümer Mitolojisini bilmemiz gerekmektedir. İbrahimi dinler(Doğu dinlerine çok vakıf olmadığım için onlara değinmeyeceğim) her şeyi yaratan bir Tanrı’dan bahsetseler de bu dinlerin içine girildiğinde aslında daha yerel düzeyde kalan bir Tanrı’yla karşılaşırız. Ayrıca dinler içerikleri itibariyle de evrensel değildir. Örneğin dinlerin içerisinde yer alan çeşitli yasakların, kuralların veya serbestliklerin kökenine inildiğinde dinlerin çıkış noktasını oluşturan bölgelerdeki yerel inanışlarla ve mitolojilerle karşılaşırız. Dolayısıyla özet olarak söylememiz gerekirse felsefe eğitim programının yaratmak istediği insan, dünya yaşamına hazırlanırken din eğitimi programının yaratmak istediği insan, kendi ülkesine ve toplumuna hazırlanmaktadır.   

Programların Amaçlar Bakımından Karşılaştırılması

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi programının “Programın Temel Felsefesi ve Genel Amaçları” başlığında belirtildiğine göre programda beceri temelli ve öğrenci merkezli yapılandırmacı model benimsenmiş. Programın devamında dini konuların nasıl öğretileceğine değinilmektedir. Buna göre İslâm, Kur’an ve sünnet baz alınarak, bilimsel bir metodla ve mezheplerüstü bir şekilde anlatılacaktır. Bu konuya ayrı bir parantez açmak gerektiğini düşünüyorum. Okullarda İslâm’ın mezhepler üstü şekilde anlatılmaması, Türkiye’deki dini eğitimin en büyük sorunlarından biridir. Programda bu soruna dikkat çekilerek en azından kâğıt üzerinde de olsa mezheplerüstü bir yaklaşımdan bahsedilmesi umut verici bir detaydır. Aynı şekilde diğer dinlerin de bilimsel bir metodla incelenmesi söylemi olumlu bir özellik karşımıza çıkmaktadır. 

Bu söylenilenlerin ne kadar doğru uygulandığını sağlıklı değerlendirmek için çeşitli okullardaki eğitimin incelenmesi gerekmektedir fakat şu an böyle bir imkânım olmadığı için sadece ülkemizin genel durumu çerçevesinde bir değerlendirmeye gideceğim. Şu an Türkiye’yi yöneten kesimin dini ve siyasi görüşleri az çok belli olduğu için dini eğitiminin mezhepler üstü şekilde anlatılma ihtimalini çok zor görüyorum. Sadece okullarda değil bütün ülkede dinin belirli bir yorumu insanlara dayatılırken okullardaki dini eğitim ortamının farklı olduğunu söylemek aşırı naiflik olacaktır. 

Dini eğitimin amaçlarının sıralandığı kısma geldiğimizde yine teorik olarak olumlu fakat pratik olarak şüpheli söylemlerle karşılaşıyoruz. Örneğin programa göre göre asıl amaç, öğrencilerin Muhammed’in hayatını, İslâm dininin temel kaynaklarını, yaşayan dünya dinlerini tanıması, İslâm dininin iman, ibadet ve ahlak esasları arasındaki ilişkiyi analiz etmeleridir. Sanki bir üniversite ders programı anlatımıymışçasına sunulan bu amaçlar pratik alanla uyumsuzdur. Bu programın lise dönemi için hazırlandığını düşünürsek programın uygulanmasıyla ilgili çekincelerimiz daha da belirgin olmaktadır. Türkiye’de bazı İlahiyat Fakülteleri’nde dahi tarikat ve cemaatlerin yoğun etkileri görülürken lise ve ortaokullardaki dini eğitimin yeterince tarafsız ve bilimsel olduğunu söylemek son derece güçtür. 

Felsefe eğitim programının amaçlarına baktığımızda teorik olarak uygun ve makul bir metinle karşılaşıyoruz. Felsefe denildiğinde neyin olması gerekiyorsa programda da o yazılmış. Örneğin, eleştirel düşünme, sorgulama, temellendirme vb.

Din eğitiminde olduğu gibi felsefe eğitiminde de pratiğe yönelik vurgular dikkat çekmektedir. Programa göre felsefe eğitimiyle birlikte öğrencide felsefi akıl yürütme becerilerini kullanarak felsefi sorulara cevap bulması amaçlanmaktadır. Kâğıt üstünde son derece doğru ve olumlu duran bu tespit pratiğe bakıldığında havada kalan bir hüviyete bürünmektedir. Çünkü Türkiye’deki felsefe eğitimi bence fazlasıyla felsefe tarihine indirgenmiş durumdadır. Türkiye’deki felsefe eğitiminde yapılan veya yapılmak istenen, felsefe tarihinin çocuklara haber edilmesidir.  Bu haber edilme çoğunlukla “sınavda da çıkıyor” veya “dostlar alışverişte görsün” zihniyetiyle yapılmaktadır. 

Türkiye’de genel felsefe eğitimiyle ilgili en çok öne çıkan sorunlardan biri felsefenin felsefe tarihinden ibaret zannadilmesidir. Fakat sorunlar bununla sınırlı kalmamaktadır. Örneğin bir diğer sorın, felsefenin ağırlıklı olarak kişi odaklı ilerlemesi ve filozofların aşırı abartılmasıdır. Aslında bu sorun sadece ortaokul ve liseyle sınırlı değil, üniversite eğitimini de kapsamaktadır. Hatta bazı açılardan bu sorun üniversitelerde daha yoğun hissedilmektedir. Her filozofun görüşleri kendi içerisinde elbette değerlidir fakat sanki günümüzde hiç felsefe çalışması yokmuş, felsefe hiç ilerlemiyormuş zannedilmesi çok büyük bir sorundur. Bu arada şunu da belirtmek istiyorum ki, felsefe tarihi felsefe için kesinlikle çok önemlidir fakat asıl sorun teşkil eden, felsefenin felsefe tarihine indirgenmesidir. 

Felsefe eğitimiyle ilgili sorunların çıkış noktalarından biri üniversitelerdir. Çünkü sonuçta felsefe öğretmenleri üniversite eğitimi görerek görevlerine başlıyorlar. Dolayısıyla öğretmenlerin kendi öğrencilerine üniversitedeki bakış açısını aksettirmeye çalışması doğal bir sonuç oluyor. Dolayısıyla okullardaki eğitimin felsefi açıdan daha verimli hâle gelmesi için öncelikle üniversitelerdeki felsefe eğitiminin gelişmeye açık hâle gelmesi gerektiğini düşünüyorum. 

Üniversitelerde kıta felsefesi ağırlıklı tek yönlü sürdürülen eğitim yumuşatılmadıkça okullardaki eğitimin düzelmesi zor görünmektedir. Aslında sorun kıta felsefesi temelli olmaktan ziyade, kıta felsefesinden başka felsefe yapma metodu yokmuş gibi davranan akademisyenlerdedir. Örneğin eleştirel düşünmeye ve sorgulamaya teşvik açısından kıta felsefesine göre çok daha uygun bulduğum analitik felsefe üniversitelerdeki ve okullardaki felsefe eğitimini daha rasyonel hâle getirebilecek felsefe yapma metodlarından biridir. Çünkü analitik felsefe, kıta felsefesi kadar ağır bir terminoloji kullanmaz. Analitik felsefe düşünme süreçlerinde ve kendini ifade etmede açıklığa önem verdiği için daha açık ve verimli bir tartışma ortamının yaratılmasını sağlar. Analitik felsefe, çözümleyici olduğu için akıl yürütmelere ve akıl yürütmeler sonucu ortaya çıkan öncüllere büyük önem verir. 

Türkiye’deki felsefe eğitimi donuk bir tablo anlatılır gibi işlenmektedir. Kimi felsefe öğretmenleri ve felsefe akademisyenleri felsefeyi olmuş bitmiş bir şey zannetmektedir veya daha uygun olacağını düşündüğü için bilerek böyle anlatmaktadır. Meselenin diğer boyutuyla bakarsak, Türkiye’deki eğitim ortamında felsefeye verilen değer ortadayken ne yazık ki öğretmenlere başka bir alternatif bırakılmadığını da söyleyebiliriz. 

Türkiye’de belirli okullar veya öğretmenler haricinde felsefe eğitiminin içselleştirilmesi sorunun yaşanmasının başlıca sebeplerinden birisi sınavlar ve sınav kaygısıdır. Sınavlar hak edeni hak etmeyenden ayırmak için önemli bir unsur olabilir ama Türkiye’deki mevcut sınav ortamı, öğrencileri sadece “işine yarayacak” bilgilere yöneltmektedir. Bu durum da öğrencilerde felsefi bakış açısını içselleştirmek, eleştirel olmak, sorgulamak vb. nitelikleri edinmek için motivasyon sağlamamaktadır. Açıkçası zamanında bu süreçten geçmiş biri olarak tamamen öğrencileri suçlamak istemiyorum çünkü o yaşlarda ailenin, çevrenin ve hatta insanın kendi kendisinin yarattığı beklentiyi karşılamak için insan ister istemez bazı şeylerden fedakarlık etmek zorunda kalabiliyor. Tabii bu duruma fedakarlıktan farklı bir isim de verilebilir çünkü gelecek kaygısının yanında felsefi bakış açısı edinmek, bazı insanlar için hiç hoş olmayan bir durum olabilir. Bu tarz insanlar için felsefenin öğreteceği sorgulayıcı bakış açısı korkutucu olabilir veya felsefeyi maddi açıdan bir getirisi olmadığı için gereksiz bir alan olarak görebilirler.  Bu tarz düşüncelerin yaygınlaşmasında üniversitesinin geçim sağlamak için bir araç olarak düşünülmesi yatıyor olabilir. Sonuçta Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşini düşünürsek hayatını idame ettirme, felsefe yapmaktan çok daha önce gelmektedir. Dolayısıyla insanların “önce ekmeğimi kazanayım, sonra bakarız” gibi bir düşünceye kapılması –doğru olup olmadığı tartışmalı olsa da- pek şaşırılacak bir durum değildir. 

Ülkemizde geçim sıkıntısı ve felsefe ikilemini daha iyi anlamak için sayısı hızla artan üniversitelere de değinmek gerekmektedir. Her ilde üniversite açılması eğitim kaltesini düşürdüğü gibi aynı zamanda insanlarda yanlış bir üniversite eğitimi algısı oluşmasına da neden olmaktadır. Artan üniversite sayısıyla doğru orantılı olarak artan öğrenci sayısı düşük profilli öğrencilerin “hangi bölüm olursa olsun üniversite okumalıyım” gibi bir psikolojiye kapılmalarına neden olmaktadır. Bu durum, ilgi alanı ve beceresi tamamen farklı olan insanların alakasız bölümlerden diploma almasına neden olmaktadır. Kendini yetiştiren insan hangi üniversiteye giderse gitsin iyi bir şekilde mezun olacaktır elbette ama üniversetelerde gereksiz yığılma olması, gerçekten o alnın hakkını verecek olan insanların ortaya çıkmasını zorlaştırmaktadır. 

Felsefe eğitim programına tekrar dönersek, programda verilmek istenen yeterlilik ve becerilere değinmek istiyorum. Verdiği mesaj bakımından olumlu bulduğum  yeterlilik ve beceriler şöyle belirtilmiş: “Felsefi Kavram ve Bilgi Edinimi, Akıl Yürütme, Sorgulama, Argümantasyon, Analitik Düşünme, Eleştirel Düşünme, İfade ve Yazma Becerisi, Felsefi Okuryazarlık, Özgün Fikirler Üretme.”

Bu sözler kulağa hoş gelse de Türkiye’deki okulların öğrenci mevcudunun, öğretmen kalitesinin,  eğitim anlayışının ve eğitim atmosferinin bu tarz hedefleri uygulamaya müsait olmadığını belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla programda yazan bu hedefleri ciddiye almak pek mümkün değil. Yeni açılan okulların çoğu imam hatipken, mevcut okulların önemli bir kısmı imam hatibe dönüştürülürken, kaynakların çoğu imam hatip okullarına aktarılırken sayılan hedefleri ciddiye almak pek mümkün değil. Kaldı ki mevzunun sadece imam hatip boyutu da yok. Medyaya da yansıdığı üzere Türkiye’yi yönetenler okullarda felsefe ders sayısını azaltıp siyer gibi derslerin sayısını artırma peşindeler. Müfredettan bir yandan felsefe kaldırılıp diğer yandan siyer dersleri konulurken çocuklara eleştirel düşünme ve sorgulamanın öğretildğinin söylenilmesi çok abes kaçmaktadır.

Programların İçeriği

Konuların dağılımında nasıl bir sistematik izlenmiştir? Konular dönemlere/yıllara göre nasıl dağıtılmıştır?
Felsefe ve din eğitimi programı, konular itibariyle genelden özele giden bir yapıdadır. Tercih edilen bu yapıyı daha iyi anlamak için sınıflara göre ayrılmış ünitelere bakabiliriz.

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin üniteleri:

9. Sınıflarda işlenen üniteler
10. sınıflarda işlenen üniteler

11. sınıflarda işlenen üniteler

12. sınıflarda işlenen üniteler

1. Bilgi ve İnanç

Allah İnsan İlişkisi
Dünya ve Ahiret
İslam ve Bilim
2. Din ve İslam

Hz. Muhammed ve Gençlik

Kur’an’a Göre Hz. Muhammed
Anadolu’da İslam
3. İslam ve İbadet 

Din ve Hayat
Kur’an’da Bazı Kavramlar
İslam Düşüncesinde Tasavvufi Yorumlar
4. Gençlik ve Değerler
Ahlaki Tutum ve Davranışlar
İnançla İlgili Meseleler
Güncel Dinî Meseleler
5. Gönül Coğrafyamız

İslam Düşüncesinde İtikadi, Siyasi ve Fıkhi Yorumlar
Yahudilik ve Hıristiyanlık
Hint ve Çin Dinleri
10. sınıflarda işlenen üniteler
11. sınıflarda işlenen üniteler
1. Felsefeyi Tanıma
MÖ 6. Yüzyıl-MS 2. Yüzyıl Felsefesi 
2. Felsefeyi Düşünme
MS 2. Yüzyıl-MS 15. Yüzyıl Felsefesi
3. Felsefenin Temel Konuları ve Problemleri
15. Yüzyıl-17. Yüzyıl Felsefesi
4. Felsefi Okuma ve Yazma
18. Yüzyıl-19. Yüzyıl Felsefesi 

20. Yüzyıl Felsefesi


Felsefe dersinin üniteleri:



Felsefe programının içeriğine biraz daha inildiğinde yaratılmak istenen insan profiliyle, verilen eğitim arasındaki uçurumun ne kadar büyük olduğuna bir kez daha tanıklık ediyoruz. Yaratmak istenilen profilin sadece 10. Sınıflarda verilen eğitimle sağlanması imkânsıza yakın.  11. Sınıflardaki eğitimde daha çok ansiklopedik bir hüviyete sahip. Din eğitimi programı ileriki sınıflarda daha çok konu merkezli bir içerik kazanırken felsefe programı bir tarih anlatımına bürünüyor. 

İçerikte yer verilen konular güncel ve öğrenci ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde midir?

Din ve felsefe açısından bu soru, -eğer sadece okuldaki eğitimi kastediyorsak- geçersiz bir soru olabilir çünkü bu programları yazanlar ve okuldaki eğitimi veren insanlar açısından felsefe ve din eğitiminin güncellik gibi bir endişesi olduğunu düşünmüyorum. İdealist öğretmenler haricinde iki dersin de (özellikle felsefenin) kabaca “öğrencilerin bu konulardan haberi olsun” kıvamında işlendiğini düşünüyorum.  Din eğitimi, güncellik konusunda felsefeden daha şanslı olabilir çünkü içinde yaşadığımız toplum itibiariyle okulda öğrenilen dini bilgilerin hayat içerisinde öğrencilerin karşısına sürekli çıkacağı göz önüne alındığında din eğitiminin daha kalıcı ve pratik değerinin daha yüksek olduğu söylenebilir. 

Programlarda Kazandırılmak İstenen Temel Beceri ve Değerler

Programlarda öğrenenlerin hangi beceri ve değerleri kazanmaları beklenmektedir?

Din eğitimi programına bakıldığında İslâm’ı öğretmekten ziyade öğrencilerin Müslüman olduğu ön kabülünden yola çıkılarak tamamen dini bir perspektif ve amaç güdülerek İslâm tek hak yolmuş gibi anlatılmaktadır. Yani ortada “öğretmek”ten ziyade “dayatmak” gibi bir durum söz konusudur. Dolayısıyla din eğitim programını –istisnalar haricinde- bir ideoloji aşılaması olarak görmek yersiz olmayacaktır. Çünkü ünitelerin işlenişinde anlatılanlar İslâm’ı tanıtma amacından daha çok bir propagandayı çağrıştırmaktadır. Eğer amaç insanlara içinde bulundukları dini tanıtmaksa o hâlde –en azından ders sırasında- daha tarafsız bir anlatım benimsemek gerekmektedir. “Tarafsız” kelimesini biraz daha açmam gerekirse, örneğin bir din çocuklara anlatılıyorsa onlara sadece o dinin iyi yanları değil, kötü yanları da anlatılmalıdır. Neden böyle bir yorum yaptığımı 10. Sınıfların din dersinin 2. Ünitesine bakarak anlayabiliriz:


Aynı şeyleri tekrar söylemek istemiyorum ama çarpıcı bir örnek olduğu için hatırlatmakta fayda var: Din gibi ciddi bir konunun bu derece tek yönlü şekilde öğrencilere anlatılması kesinlikle uygun değildir. Din dersinin sahabeleri örnek rol model olarak sunacak kadar ayrıntılı ve yanlı şekilde işlenmesi bir an önce düzeltilmesi gereken ciddi bir sorundur. Din gibi tercihi konularda daha  hassas davranılmalıdır. Söz konusu ünitede öğrencilere anlatılanlara bakıldığında dinin kötü yanlarının yok sayılması ve hatta ört bas edilmesi durumuyla karşılaşmaktayız. Örneğin bilindiği üzere Kur’an çocuk evliliklere müsaade etmektedir. Burada örnek verilen Ayşe de çocuk yaşında Muhammed’le evlenmiştir. Şimdi, böyle bir profili öğrencilere rol model olarak sunmak ne derece sağlıklıdır? 

Elbette önerilmek için uygun olan Müslüman bir alim, bilgin, bilim insanı, filozof vb. kişiler çocuklara örnek olarak sunulabilir. Özellikle 9.-12. Yüzyıllar arasında pek çok büyük İslâm bilgini yetişmiştir. Örnek vermeye lâyık onca İslâm alimi varken Ayşe’yi çocuklara “örnek alim” olarak sunmak en hafif tabirle akıl tutulmasıdır. Tabii sadece İslâm bilginleri değil, bence din dersi içerisinde Hrıistiyan, Yahudi, Deist, Panteist, Ateist vb. olup olmadığına bakılmaksızın tarihte iz bırakmış önemli isimler de öğrencilere örnek olarak verilmelidir. 

Programda dikkatimi çeken bir diğer konu da, programı hazırlayanların İslâm ve evrensel değerler arasında bir uyum olduğu fikrini aşılamaya çalışmasıdır. Halbuki gerçek böyle değildir. Örneğin İslâm ve Kur’an köleliği ve ve cariyeliği onaylar, ayrıca kadın-erkek ilişkisini ele alış tarzı bakımından günümüze uymaz. 

Dinlerin tanıtılmasında tarafsızlığa ayrı bir önem veriyorum çünkü en nihayetinde dinler bir yönüyle “gerçeği buldum” iddiasıdır. Felsefe ise gerçeği arama ve bu arayışta çeşitli sonuçlara ulaşma yolculuğudur. Dolayısıyla eğitime bütüncül yaklaşırsak, bu programların bir anlam ifade etmesi için iki dersin de içerik ve anlatım tarzı bakımından daha uyumlu getirilmesi gerekmektedir.  

Felsefe dersinde öğretmenin anlatım tarzının öğrenciye yansıması, tarafsızlık açısından fazla bir sorun teşkil etmeyeceğinden dolayı din dersinde yaptığımız eleştiriler felsefe dersi için geçerli olmayabilir. Çünkü felsefe öğreticilerinin öğrencilere belirli bir felsefi görüşü mutlak doğruymuş gibi anlatma ihtimallerini düşük görüyorum. Bu açıdan felsefe dersinin içeriğini dine göre çok daha makul buluyorum. Felsefe dersindeki tartışma daha çok felsefi konuların ve felsefesi bakış açısının 14-16 yaşlar için hangi derecede verilmesi gerektiğiyle ilgili olabilir. Yani kimisi için lise düzeyinde felsefe dersi daha hafif işlenmesi gerekirken kimisi için daha ağır olması gerekebilir. Psikolojik konuları çok bilmediğim için bu konuda daha ileri tespitler yapmak istemiyorum. 

Sizce belirlenen bu beceri ve değerler, seçtiğiniz öğretim programları açısından yeterli ve güncel midir? Eğer yetersizse hangi beceri ve değerlerin eklenmesi gerekmektedir?

Bu soruya tatmin edici bir cevap verebilecek psikolojik bilgiye sahip değilim fakat yine de söylemek istediğim bazı şeyler var. Felsefe dersi için konuşmak gerekirse öncelikle öğrencilerde sorgulayıcı bir bakış açısının geliştirilmesine yönelik bir yaklaşım benimsenmelidir. Yani öğretmen kitabi bilgilerin de ötesinde sorgulamanın, düşünmenin değerinden, insanı insan yapanın bu olduğundan, ayrıca felsefenin hem günlük hayatta hem doğayı anlamada insanlar için ne kadar önemli olduğundan bahsedebilir. Doğrudan insan aklına hitap ettiğinden dolayı evrenselliğini muhafaza eden felsefenin zannedilenden daha fazla hayatla iç içe olduğu öğrencilere anlatılmalıdır. Söz gelimi derste bilim-felsefe ilişkisi işlenirken, konu insanlığın teknolojik gelişimi baz alınarak anlatılabilir. Felsefenin soyut yanları bir yandan somut örneklerle açıklanırken bir yandan da felsefenin akıl sahibi herkes için geçerli olduğu anlatılabilir. Böylece öğrenciler kendi zihinlerinin oturma odasında felsefeyle sohbet etme şansı yakalayabilirler. Özetle, okullarda bilerek ya da bilmeyerek benimsenen felsefeyi ulaşılamaz doruklara çıkarma anlayışından vazgeçilmelidir. 

Programların Uygulanma Süreçleri – Öğrenme-Öğretme Süreçleri

Seçtiğiniz programlarda öğretmen ve öğrencilerin hangi rolleri ve sorumlulukları üstlenmesi beklenmektedir?
Felsefe programında toerik bilginin yanı sıra öğrenciden o bilgiyle ilgili bir geri dönüş beklenmektedir. Programa göre geri dönüş sadece sınavdan ibaret değildir, ders içerisinde yapılmalıdır. Programın şablonuna göre önce öğretmen öğrencilere hangi konu işlenecekse onun teorik bilgisini verir ve sonra öğrencilerden bu bilgiyi tartışmasını ister. Öğrenciden istenilen tartışma somut bir örnekle beraber istenmektedir. Örneğin varlık felsefesi anlatılırken şöyle bir şablon izlenmektedir:


Görsel materyallerin iyice yaygınlaştığı günümüzde öngörülen bu şablonun olumlu olduğunu söyleyebiliriz. Hitap edilen öğrencilerin kapasitesi düşünüldüğünde kurgusal metinlerle ve görsel çalışmalarla varlığı değerlendirme hedefinin gerçekçi olduğu görülmektedir. 

10. sınıflar için hazırlanan felsefe programının 4. ve son ünitesi Felsefi Okuma ve Yazma adını taşımaktadır. Bu ünitede konulan hedefler felsefenin alanları öğretilirken sağlanan başarıyı şüpheye düşüerecek mahiyettedir. Çünkü bahse konu olan öğrenci spektrumunun felsefi yazın açısından ortaya konulan hedefleri gerçekleştirmesi çok zor görünmektedir. Bu ünitede öğrencilerden istenenler şunlardır:


10. sınıf öğrencisinden felsefeyle ilgili bir konu hakkında alternatif görüş geliştirmesini beklemek veya tutarlı, sistematik ve temellendirilmiş felsefi bir deneme yazmasını beklemek fazla hayalci bir beklentidir. 

Eğitimci olmadığım için iddialı tespitler yapmak istemiyorum ama daha önce de dediğim gibi bu sınıflarda yapılması gereken, çocuklara felsefeyi sevdirmek ve onun önemini kavramalarını sağlamaktır. Dolayısıyla öğretmenlerin öğrencilerden beklentisi olsa bile yine burada esas rol öğretmenlerdedir. Eğer öğrencilerden geri dönüş bekleniyorsa bu daha makul bir yöntem seçilerek yapılmalıdır. Örneğin felsefi bir konu, öğretmen tarafından biraz daha yumuşatılarak bir tartışma konusu hâline getirilip sınıf içerisinde argüman-cevap sistematiği içerisinde tartışılabilir/konuşulabilir. Burada öğrenci açısından dikkat edilmesi gereken husus, felsefi konulara yeni alternatifler geliştirmekten daha çok öne sürdükleri fikirlere nasıl ulaştıkları ve fikirlerini nasıl temellendirdikleridir. 

Filozofların görüşleri aktarılırken de yine argüman odaklı gidilmelidir. Bir filozofun bir konu hakkındaki düşünceleri incelenirken öğretmen öğrencilerden öncelikle o filozofun neden böyle düşünnmüş olabileceğine dair akıl yürütmeleri istenebilir. 

Ölçme ve Değerlendirme

Felsefe eğitim programında yazdığına göre ölçme ve değerlendirme faaliyeti bilgiyi değil becerileri ölçmelidir. Din eğitimi programına baktığımızda ise daha bilgiye yönelik bir söylemle karşılaşıyoruz. Din eğitimi programı, daha çok konuların öğrencilere öğretilmesi şeklinde ilerlemektedir. Başka bir tabirle öğrencinin dini konuları öğrenmesi esas amaçtır. Felsefe dersinde ortaya koyulan içerik daha çok bir düşünce yönteminin öğretilmesi şeklindedir. Fiili durumları bir kenara bırakırsak olması gereken gerçekten budur. Felsefe eğitiminin asıl amacı, öğrenciye düşünüş sonucunda hangi fikre ulaşacağının söyletilmesi veya söylettirilmesi değil, akıl yürütme süreci olmalıdır.

Bu noktada din eğitimi ve felsefe eğitimi arasında ortayan konan hedefler bakımından oluşan büyük uçuruma tekrar değinmek istiyorum. Felsefi düşünüş sürecinde hangi sonuca varacağı belli olmayan öğrencilere Din Kültürü adı altında belirli bir dinin görüşlerinin dayatılması son derece abes ve çelişkili bir durum oluşturuyor. Felsefe programını gerçekçi bulmayışımın altında yatan en büyük sebeplerden biri budur. Sonuçta eğitim dediğimiz süreç bir bütündür. Ele aldıkları konular farklı olsa da her derste izlenen yol diğer dersleri de fazlasıyla etkileyecektir, dolayısıyla insanlara kendi dini görüşlerini dayatmayı marifet zanneden bir siyasi ortamda felsefi düşünüş yollarının öğretilmesi veya öğretilen yolların verimli şekilde kullanılması çok zor görünmektedir, ama yine de imkânsız değildir. Kanaatimce buradaki en büyük sorumluluk öğretmene düşmektedir. Felsefe öğretmenlerinin göstereceği özveri, öğrencilerde sadece felsefe dersiyle sınırlı bırakmayacak bir ufuk oluşmasını sağlayabilir. Bu ufuk, öğrenciye hayatı boyunca yardım edecek ve en basit görüşlerden en karmaşık fikirlere kadar hemen hemen her şeyi doğru analiz etme ve değerlendirme yeteneği verme ihtimalini ortaya çıkaracaktır. 

Konuya din-felsefe ayrımından baktığımızda din eğitimi sırasında ne derece büyük hatalar yapıldığını daha iyi anlayabiliriz çünkü en nihayetinde dini konular sorgulanamaz pek çok bilgiye ve bakış açısına dayanır. Yani Müslümanlığın tek gerçek olarak öğretildiği eğitimde öğrencilerden Kur’an’ı eleştirmeleri/sorgulamaları beklenemez. Bu yüzden diğer derslerde bilimi, felsefeyi, bilimsel ve felsefi bakış açsını öğrenen öğrencilere din dersi anlatılırken çok daha tarafsız olunması gerekir. Aksi takdirde verilen bu eğitimin bütüncül olduğunu söylemek çok zordur. 

Programlara İlişkin Genel Değerlendirme ve Öneriler

Seçtiğiniz programlarda gördüğünüz olumlu ve olumsuz durumlar nelerdir? 

Program hakkında genel görüşlerimi metnin içerisinde belirttiğim için bu soruyu fazla uzun tutmak istemiyorum ama yine de dikkatimi çeken birkaç noktaya değinmek istiyorum. 

Aşırı bir yorum mu olur bilmiyorum ama programlar kaba tabirle, birkaç güzel paragrafın bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş görüntüsü vermektedir. Felsefe ve din programının karşılaştırılması, programların eksikliklerini iyice gün yüzüne çıkarmaktadır. Kâğıt üzerindeki çelişkiler, çelişkilerin pratikteki yansımasının çok daha büyük olduğuna dair bir sinyaldir. Çünkü program ve pratik arasında var olan uzaklık programların uyumsuzluğunun derecesini artırmaktadır.  

Din ve felsefenin düşünce yapısı ve bakış açısı açısından uyuşmaması, iki program arasındaki ve programların kendi içerisindeki uyumsuzlukları ve uygunsuzluklar için bir bahane olamaz çünkü iki alan birbiriyle bağdaşmaz görünse de sonuçta devlet okulları bir görüşü dayatmaktan ziyade öğrencilerin bilgi seviyesini, ufuklarını, düşünce kalitesini artırmayı hedeflemelidir. 

23 Şubat 2020 Pazar

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) İşe Alım Rezaleti




Blogta kişisel konularla ilgili yazı yazmak istemiyorum fakat bu yazıda anlatacaklarımın başkaları tarafından da bilinmesini istiyorum.

Medyada hakkında en ufak eleştiri dahi yapılamayan, şaşalı kalelerde hamasi pozlar veren Milli İstihbarat Teşkilatı, istihbarat uzmanlığı için davet ettiği insanların hayalleriyle ve umutlarıyla oynayan, alenen ve tekrarlanan yalanlar söyleyen, insanları mağdur eden bir kurumdur. Hangi kritere göre çağrıldığı belli olmayan insanları bir odaya doldurup onları, insan hayatı için son derece önemli olan bir konuda kandırmak gibi bir ahlaksızlığı işlemekten imtina etmeyen bir kurumdur MİT. 

Bir devlet kurumu ne kadar başarılı olursa olsun, eğer vatandaşıyla alay ediyorsa başarılarının hiçbir anlamı kalmaz; çünkü yaptığı insanlık ayıbıdır. Devlet kurumları kimsenin babasının çiftliği değildir. Bir devlet kurumu kafasına estiği gibi vurdumduymaz davranamaz.

Neden böyle düşündüğümü aşağıdaki yazımda anlattım.

1. Lisans Dönemindeki Çalışmalarım


Lisansımı Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde 2015 yılında tamamladım. 2011'den 2015'e kadar devam eden 4 yıllık süreçte fakültede ağırlıklı olarak hukuk, yönetim bilimleri ve mahalli idarelerle ilgili eğitim alıyorduk ama benim en çok ilgimi çeken konu istihbarattı. AÖF'den hallice olan fakültedeki eğitim süreci fazlasıyla rahattı. O rahat dönemlerimde ben ders harici olarak sürekli istihbarat üzerine kitap/makale/yazı okuyordum ve bu konuyla ilgili yazılar kaleme alıyordum. Bu yazılarımdan bazıları o dönem blog.radikal.com.tr adlı sitede ve Yeni Şafak Gazetesi'nin yorum sayfasında yayınlanıyordu. O yazılarımdan bir tanesi: Değişen İstihbarat Paradigması

Sadece istihbaratla ilgili çalışmalar yapmıyordum; aynı zamanda FETÖ'ye(o dönemki adıyla cemaat/paralel yapı) karşı çalışmalar yaptım. Hatta daha 17/25 Aralık olmadan cemaat aleyhine yazılar kaleme aldım ve bu yazılarda darbe tehlikesinden bahsettim. İstihbarat ve MİT konularıyla da fazlasıyla ilgili olan o yazılarımdan iki tanesi:
Emre Uslu'nun Derdi
Biri "fitne" mi dedi? Peki bu fitne değil mi?

Lisans döneminde olmama rağmen kafamı kurcalayan en büyük problemlerden biri istihbarat yapılanmamızın nasıl daha iyi olacağıydı. Bu sorunsal üzerine eğilmem ve genel olarak istihbarat konusunun ilgimi çekmesi sebebiyle mezuniyet sonrası için kafamdaki kariyer hedefi şekillenmişti: Akademisyenlik haricinde bana en uygun devlet kurumu Milli İstihbarat Teşkilatı'ydı. Fakat durum öyle bir noktaya geldi ki en çok üzerine eğildiğim bu kurum beni mağdur etti.

Neden mağdur edildiğimi düşündüğümü işsizlik maceramla birlikte anlatmak istiyorum.

2. MİT'ten Gelen Davet ve Yaşadığım Mağduriyet


Lisanstan mezun olduğum yıl yüksek lisansı kazandım ve Isparta'ya gittim. Asıl hedefim akademisyenlik olmasına rağmen bir yandan da KPSS'yi ihmal etmemeye çalışıyordum çünkü lisans mezuniyet ortalamam düşüktü(ilk seneler hedeflerim farklı olduğu için pek ders çalışmıyordum), bu yüzden akademide iş bulmam çok zor görünüyordu. 3 kere KPSS'ye girmeme rağmen atanamadım. Bu arada yüksek lisansım bir yıl uzadı ve 2017'de memleketime dönmek zorunda kaldım. Bu süreçte işsiz olduğumdan dolayı 2 sene psikolojik baskı yaşadım. Yaşım 30'a yaklaşmışken abilerimden harçlık alarak geçinmek zorunda kalmamın yanı sıra bir yandan da evde cinnet seviyesine gelecek bir baskı yaşıyordum(burası çok özel olacağı için ayrıntıya girmeyeceğim). Mezuniyet sonrasında ne memur olabilmiştim ne de özel sektörde ufak tefek bir işe girebilmiştim. Bana en uygun olduğunu düşündüğüm kurum olan MİT'e özgeçmiş bırakamıyordum çünkü YDS puanım 80 üstü değildi. Memlekette gün geçtikçe psikolojim bozuluyordu, derken MİT'ten 2018'in Temmuz ayında "İstihbarat Uzman Yardımcılığı Kariyer Toplantısı"na davet mesajı aldım. Ayrıca aynı yılın Haziran ayında yüksek lisansımı tamamladım.

Davet mesajını alınca hayatım bir anda değişti, içim umutla doldu çünkü en sonunda birilerinin benim gayretlerimi fark ettiği hayaline kapıldım. Öyle ya, MİT'e girmeyi gerçekten hak ediyordum, bu göreve uygundum. İşsizlik cehennemi içinde sürekli artan stres seviyem bir anda sona ermişti, umudun huzur verici nefesini hissetmiştim.

Kariyer toplantısında kurumun tarihi ve yapacağımız meslekle ilgili genel tanıtım bilgileri verildi, çeşitli yazılı sınavlar yapıldı ve sürecimizin devam etmesi için toplamamız gereken bilgileri gösteren bir doküman verildi. Toplantıda sürecimizin toplam "4-5 ay" süreceği ifade edildi.

İşte beni asıl rahatsız eden nokta burası. Bir düşünün; yıllarca işe girmeyi beklemişsiniz, kabiliyetiniz ve yetenekleriniz uyuşmadığı için özel sektördeki işlere girememişsiniz, bir gün hak ettiğiniz kurum size davet göndermiş ve sürecinizin 4-5 ay süreceği söylenmiş. Bu durumda sizin beklentiniz ne olurdu? Her insanın normal olarak bekleyeceği gibi sözlerin tutulması olurdu değil mi? Peki böyle mi oldu? Kesinlikle hayır.

Bırakın sürecin toplam 4-5 ay sürmesini, 1.5 seneyi aşan sürede sürecimle ilgili doğru düzgün bilgi bile vermediler. Durum öyle bir noktaya evrildi ki, toplantıya gittiğimizde bize verilen vaatlerle, sürecim devam ederken işsiz olmam nedeniyle başıma gelen olaylar bir araya geldiğinde kurum tarafından verilen umut bir anda tersine döndü. Süreç öyle bir kırılmaya yol açtı ki artık ciddi ciddi intiharı düşünmeye başladım, uzun bir süre kolay intihar yöntemlerini araştırdım. Çünkü gün geçtikçe işsizliğin olumsuz etkilerini daha fazla hissediyordum.

İşsizlik stresi ve psikolojik baskı devam ederken 2019'un ocak ayında Eskişehir'de doktorayı kazandım. Doktorayı kazanmam nedeniyle memleketten uzaklaşacağım için stresten ve baskıdan kurtulacağımı düşünüyordum fakat işsizliğin etkileri yakamı bırakmadı. Harçlıklarla geçinmek zorunda kaldığım abilerim işsiz olduğum gerekçesiyle doktora yapmama izin vermediler. Ben de telefonumu satarak Eskişehir'e gittim. Kaydı yaptırdığım gün belediyeye giderek durumumu anlattım ve barınma talebinde bulundum. Talebimi kabul ettiler ve belediyenin anlaşmalı olduğu bir apartta ücretsiz olarak kalmaya başladım. Apartta bedava kalıyordum ama ortam çok kötüydü. Genelde kimsesiz, yardıma muhtaç insanların olduğu bir yerdi; aynı zamanda balici/tinerci ve hırsızlara ev sahipliği yapıyordu. Burada tam 1 sene boyunca yaşamak zorunda kaldım. Aylarca aynı kıyafetleri giydim, banyo yapamadım, dilenci gibi gezdim; günümü bir ekmekle kapattığım günler oldu. Böyle kötü bir durumda olmama rağmen bir yandan da sürekli iş arıyordum. Eskişehir'in işlek caddelerinde eleman alım ilanı olan (bazen ilan olmayan yerlere de soruyordum) dükkanlara eleman arayıp aramadıklarını soruyordum. Facebook'taki "Eskişehir'de iş arayanlar" tarzındaki gruplarda durumumu anlatarak iş istiyordum. İnternetteki iş arama sitelerine kayıt oldum.  Ayrıca İŞKUR'a kaydımı yaptırarak buraya bağlı işverenlerle şansımı denedim. Hiçbiri olmadı.

Zorlu şartlar altında yaşamaya çalışırken MİT'in internet sitesinden kendilerine zor durumda olduğumu ve süreçle ilgili somut bilgiler istediğimi ileten onlarca mesaj attım. Ayrıca Eskişehir'e gitmeden Ankara Yenimahalle'deki yerleşkeye giderek durumumu anlattım. Onlar bana telefonla bilgi vereceklerini söylediler. Ben de bunun üzerine param çok az olmasına rağmen kendime yeni telefon almak zorunda kaldım fakat aranmadım. Israrlı mesajlarım sonrasında kurumun tek yaptığı şey birkaç defa "Süreciniz devam etmektedir" maili atmak oldu. Toplantıda söylenen 4-5 aylık süre kat be kat aşılmasına rağmen doğru düzgün geri dönüşü bile çok gördüler; hırpalayıcı bir belirsizliğe mahkum edildim. Ben en rahat öğrencilik yıllarımda kendimi istihbarat alanına adarken, MİT tarafından kandırıldım ve zerre umursanmadım. Kısaca ifade etmem gerekirse en çok üzerinde durduğum kurum olan MİT tarafından mağdur edildim. Bana reva görülen bu muameleyi unutmayacağım.

Mağduriyet kelimesini rahatlıkla kullanmama neden olan bir diğer durum, kariyer toplantısında büyük ihtimalle alınacakmışız havası vermeleri. O ortam içinde olan herkes az çok benim gibi düşünür. Sonuçta imkânlarını göz önüne aldığımızda 'MİT gibi kurum önüne geleni eleman ihtiyacı için çağırmaz, belirli bir araştırmadan sonra çağırır' diye düşünmek normal. Bir dereceye kadar yasal sınırlar olabilir ancak sözünü ettiğim havayı verdiklerine göre insan ister istemez "ön araştırma yapmışlardır" diye düşünüyor. Gerçekten bu kadar fazla imkânı olan bir kurumdan daha makul bir işe alım süreci beklerdim: Ne yönden baksam hayal kırıklığı.

Diğer yandan geri dönüş yapılsa dahi ben daha sürecimin başlarındaydım, yani varsayalım 1.5 sene içerisinde tekrar çağrılsaydım bile kurumda işe başlamam yine tahminimce en az 5-6 ay daha sürecekti. Zaten internette dolaşan bilgilere göre süreci 2 seneye yaklaşan ve bu süreyi daha da aşan pek çok bekleyen varmış. MİT gibi bir kurumun böyle hatalı bir eleman alım süreci yürütmesi nasıl normal karşılanabilir cidden aklım almıyor.

İş dediğimiz mesele öyle basit bir mesele değil. İnsanlar hayatını buna göre kuruyorlar. Dolayısıyla buradaki asıl sorun sürecin uzun olmasından ziyade başta vadedilen sözlerin tutulmaması, bu vaatlere göre insanların çağrılmaması ve sonrasında yeterli bilgi verilmemesi. Gözlemlediğim kadarıyla önce adamakıllı eleme yapmadan kuruma insanları çağırıyorlar, sonra da çeşitli bahaneler öne sürerek insanları mağdur ediyorlar. Zaten çok fazla kişi çağırmaları ve yersiz vaatlerde bulunmaları sorunun kaynakları arasında yer alıyor.

Kuruma da ilettiğim gibi sürecin yanlışlığının derecesini artıran bir diğer durum herkesin aynı şartlar altında yaşadıklarını varsaymaları. Hali hazırda işi olanlar sürecin tamamlanmasını rahatça bekleyebilirler ama ben iş bulamadığım için yukarıda anlattığım zor durumlarda kaldım. Böyle olunca insan daha kötü etkileniyor çünkü belirsizlik, içinde bulunduğum zorlu şartların zorlayıcılığını iyice artırdı.

Konunun bir başka boyutu da insanların devletten soğutulması. Siz devletin daha iyi çalışması ve güvenliğinin daha iyi olması için kafa patlatırken/ömrünüzü harcarken devlet kurumlarının size bu muameleyi reva görmesi, varoluşsal dereceye varan bir moral bozukluğuna yol açıyor çünkü sözünü ettiğim o geçmiş kesinlikle değişmiyor. Şu an ben onca yılımın tamamen çöp olduğunu ve hiçbir anlamı olmadığını düşünüyorum. Geçmiş değişmese bile harcadığım emeğin kanıtı olan yıllarımın doğurduğu pişmanlık hiç bitmeyecek.

3. Olası Karşı Cevaplar


   3.1. Bazı insanlar veya MİT'te çalışanlar bana karşı şöyle bir itirazda bulunabilirler: "MİT çok mahrem bir kurum olduğu için alacağı eleman konusunda titiz davranıyor, süreç o yüzden uzun sürüyor."

MİT'in alacağı elemanı derinlemesine araştırması elbette normal ama asıl mesele buysa o zaman kurumun buna göre eleman çağırması gerekiyor. Açıkçası ben, benle beraber kariyer toplantısına gelen insanlara baktığımda herhangi bir titizlik vb. kesinlikle görmüyorum. Çünkü benle beraber gelen bazı isimlerle aynı bölümde ve dönemde okuduk. Açıkçası çağrılanların çoğunun kuruma uygun olmadığını düşünüyorum. Kurumun insan kaynaklarında çalışıyor olsam gelenlerin en az %85'ini çağırmazdım. O hâlde, bu titizlik bahanesi geçerli bir bahane değil. MİT, çağıracağı elemanların spektrumunu olabildiğince geniş tutup sonra da "titiz davranıyoruz o yüzden sözlerimizde duramadık" diyorsa döngüsel mantık hatası işler.

   3.2. Bana karşı kullanılabilecek bir diğer argüman, başvurmadan çağrılmamız olacaktır büyük ihtimalle.  Bu cevabı şu şekilde özetleyebiliriz: "Başvurmadığın hâlde çağırmışlar daha ne istiyorsun?"

Başvurmadan çağrılsak bile buna göre davranmaları gerekiyor. Çağırdıkları insanların birkaçı hariç hepsi 80 dil barajını yakalayamayanlardan oluşuyordu. Belli ki MİT, elemanı önce alıp sonra dil ve diğer hususlarda eğitmeyi planlıyordu. Yoksa bu kadar adamı doldurup böyle vaatlerde bulunmalarının başka makul bir sebebi olduğunu düşünmüyorum. Başvurmadan çağırmalarını çok büyük bir lütuf gibi sunup sürecin yanlışlarına yanlış dememin yerilmesi fazlasıyla sakil duracaktır. Kısacası başvurmadan çağırıyorlarsa sürecin gidişatını da buna göre ayarlamaları gerekiyor. Aksini yapmaları en hafif tabirle, ayıp. Ki burada söz konusu olan bir devlet kurumu. Samimi söylüyorum eğer sonuç alacağımı bilsem üst mercilere gerekli bilgilendirmeyi yapar kurumu şikâyet ederdim. CİMER'e yazacaktım ama sonuç alamayacağımı tahmin ettiğimden dolayı vazgeçtim. 

   3.3. IQ'su 160 olanları ifşa edecek bir diğer olası cevap şu olabilir: "İyi de bunları yazmakla kendini ifşa edersin; ip adresinden seni tespit ederler, benden söylemesi :)."

Açıkçası karakter olarak eleneceğim en son konunun ketumluk olduğunu söyleyebilirim fakat yaşadıklarım beni öyle bir noktaya getirdi ki çıldırdım. Şu an bile aklıma geldikçe sinirlerim tavana çıkıyor. Ketumluk konusunda çok iddialıyım fakat kurumun takındığı tavır ve ne olduğunu tam olarak çözemediğim süreç bana bunları açıklama cesareti ve meşruiyeti verdi. Artık kaybedecek bir şeyimin olmadığı noktaya ulaştım diyebilirim. Kaldı ki başıma gelen onca şeyden ve yaşadığım mağduriyetten sonra bi' zahmet yanlışa yanlış deme hakkım olsun.

4. Şu An Ne Yapıyorum?


2020'nin şubat ayında Tarım Kredi Kooperatifleri'nde işe girdim. Açıkçası benim ilgi alanlarıma ve karakterime çok uzak bir iş ama başka çarem yok.

Doktoramın hâlen devam ediyor olması, hayata dair umudumu diri tutan tek unsur diyebilirim çünkü asıl hedefim akademisyen olmak. Sevmediğim bir işte çalışıyor olmamı doktora sayesinde bir süreliğine göz ardı edebiliyorum fakat beni bu duruma mecbur bırakanları affedeceğimi hiç sanmıyorum.

5. Sonsöz 


Aslında yazılacak daha çok şey var ama hukuksal işlerin kapsamına girmek istemiyorum. Zaten devlet kurumlarının şu hâlini gördükten sonra daha uzun yazmak için motivasyonum kalmadı. Fark ettiyseniz ağzımdan kötü bir söz çıkmaması için kendimi zor tuttum.

Şunu da söyleyeyim: Devlet kurumları insanların beynini öyle bir uyuşturmuş ki, kimse de çıkıp "Burada bir yanlışlık yok mu?" diye soramıyor; sadece kabulleniyor. Gerçekten bu yazımda sorgulamanın erdeminden bahsetmek zorunda kalmam bile tablonun ne kadar kötü olduğunu gösteriyor. 

Geleceklerinin iyi yönde olması adına öğrenci olup bu yazıyı okuyan/okuyacak kardeşlerimize mesaj bırakmak istiyorum:

Hiçbir devlet kurumunu gözünüzde büyütmeyin; büyük hayal kırıklığına uğrarsınız.

10 Ocak 2020 Cuma

Søren Kierkegaard'ın Korku ve Titreme Kitabının Özeti ve Eleştirisi


Değerlendirmeli Özet


Kierkegaard bu eserinde İbrahim ve oğlu İshak çerçevesinde gelişen bilindik dini öyküyü bize farklı senaryolarla sunarak, kendi dini ve felsefi anlayışını okuyucuya anlatmak ve hissettirmek istemektedir. Kierkegaard’ın bu çalışmadaki asıl amacı inancın katı rasyonelliğini ispatlamaktan ziyade inancın yoğun değer ve mana yüklü yapısını çarpıcı bir örnekle ortaya koymaktır.  

Bilindik hikâyeye göre Tanrı’nın elçisi olan İbrahim uzun süre Tanrı’ya yalvarır ve ondan bir çocuk ister fakat cariye Hacer’den olma İsmail dışında eşi Sare’den bir çocuğu olmaz. İlerleyen yaşlarına geldiğinde İbrahim’in duası kabul olur ve İshak adında bir çocuğu olur. İshak büyüdükten sonra Tanrı İbrahim’den İshak’ı kurban etmesini ister. Bu emir üzerine İbrahim İshak’ı Moria Dağı’na götürür. İbrahim bıçağı İshak’ın boynuna dayamışken gökten bir koyun düşer ve İbrahim oğlunu kurban etmekten kurtulur. Hikâyenin konumuz açısından önemi İbrahim’in bu emri vakur bir duruşla karşılaşamasıdır. Keza İshak da bu emri anlayışla karşılar ve Kur’an’daki ayette geçtiği (Kur’an’da kurban edilen İsmail’dir) üzere “Babacım emrolunduğun şeyi yap.” (Saffat, 102) der.  

Kierkegaard’ın metinde tam da vurgulamaya çalıştığı şey hem İbrahim’in hem de İshak’ın/İsmail’in bu emri sorgusuz sualsiz büyük bir boğun eğmeyle yerine getirmesidir. Kierkegaard, bu hikâyede farklı senaryolar ortaya koyarak sonsuz güç sahibi Tanrının takdirinin özellikleriyle, sınırlı yapıya sahip insanın vicdanı arasındaki farkı ortaya koyar. Örneğin bir senaryoda İbrahim İshak’ın bu emir yüzünden Tanrı’yla ilgili kötü düşüncelere kapılmaması için İshak’a putperest olduğunu ve kurban emrinin Tanrı’nın emri olmadığını söyler. İshak babasının sözleri üzerine Tanrı’ya daha fazla bağlandığını gösterir ve şu duayı eder: “Ey yüce Rabbim bana merhamet et. Eğer yeryüzünde bir babam yoksa sen benim babam ol.”  

Aslında Kierkegaard Tanrı’nın verdiği emrin ne derece ağır olduğunun farkındadır fakat onun bakış açısına göre eğer bir insan hayatını değerli ve anlamlı kılmak istiyorsa Tanrı’nın böylesi emirlerine uymak zorundadır çünkü öbür türlü hayatın bütün değerleri ve anlamları silinmiş olur. Dolayısıyla Tanrı’nın insanı zorlayıcı ve üstüne yük yükleyici emirleri, anlamlı bir hayat için boyun eğilmesi gereken bir maliyetidir. Aksi takdirde hayat kaba gerçekliklerden ibaret olur. Böyle bir tabloda insan çölde öylesine esen bir rüzgâra benzer.  

Kierkegaard’a göre katı rasyonellik değersizdir ve boştur. Tanrı’ya inanan kişi diğer insanlardan daha makbuldür. İbrahim ise kurban emrindeki tavrından dolayı bütün insanlardan üstündür. Kierkegaard İbrahim’i överken kudret, bilgelik, umut ve sevgi gibi kavramları kullanır ama bu kavramların altında güçsüzlük, akılsızlık, delilik ve kendine nefret yattığını söyler. Görülüyor ki Kierkegaard için esas mesele, kişinin güçsüzlüğünü fark etmesi ve kurtuluşu Tanrı’ya kendini bırakmakta görmesidir.  

Kierkegaard, iman-akıl ilişkisinde imana mutlak bir rol verir ve aklın bir ölçü olarak kullanılmasını reddeder. Metinde, bir zamanlar akla-sığar olan bir şeyin zamanla akıl-dışı olmasına rağmen İbrahim’in hâlâ ona inanmaya devam ettiğini belirtir ve bu tavrını över. İnsan, Tanrı’nın vaatlerini beklerken hüzünlenebilir ama ne olursa olsun inanmak daha uludur. İnsan daimi bir gençlik yaşamak istiyorsa inanmalıdır.  

Kierkegaard’a göre İbrahim’in övülmesi gereken yönü, büyük bir fedakarlık göstermesi sonucu ünlü olmasından ziyade kendinden sonrakilere bir örnek teşkil etmesidir. Kierkegaard bu konuya kitap boyunca değinmektedir. Örneğin kurduğu senaryolardan birinde İbrahim dağa yalnız çıkar ve kütüğün üstünde kendini bıçaklayarak kendini kurban eder. Fakat övülecek olan bu değildir; övülecek olan İbrahim’in şüphesiz şekilde akıl almaz olana inanmasıdır: İbrahim’in bu tavrı şanlı bir tavırdır. 

Kierkegaard’a göre İbrahim şüphe etmeden bıçağı çekip İshak’ın boynuna dayadığında imanını tamamlamıştır. Böylelikle o, büyük Tanrısal tutkuyu yakalamıştır ve İshak’ı kutsamıştır. Bu çerçeveden bakıldığında Kierkegaard’ın, insanı Tanrısal coşkuyla tanıştırarak bunun ne kadar ihtişamlı olduğunu aktarmaya çalıştığını söyleyebiliriz. 

İnsanın tanrısal çoşkuyu tatmasının bir diğer yolu, ahlaki olanla dini olan arasındaki dehşetli farkın farkına varmasıdır. Kierkegaard’a göre bir insanın İbrahim’i hakkıyla anlaması için İbrahim’e oğlunu katletmeye yeltenen katil bir baba gözüyle bakmalıdır. Bunu yaptığında insan ahlaki olan ve dini olan arasındaki farkı kavrar ve İbrahim ancak böyle İbrahim olur. İnsanların İbrahim’i anlamasının ve ona benzemesinin yegane yolu kişinin o eylemi yapma tehlikesini kendisinde barındırmasıdır.  

Kierkegaard kitapta dış dünya ve ruhsal dünya ayrımı yaparak hangisinin daha tercih edilir olduğunu ortaya koymaya çalışır. Onun söylemiyle, dış dünyada adalet yoktur, kayıtsızlık kanunu vardır; mesela yağmur hem iyinin üzerine hem kötünün üzerine yağar. Kaba maddi gerçekliklerden oluşan dünyada adalet yoktur, adalet ancak öbür dünyadadır. Öbür dünyayı idealleştiren Kierkegaard “Adalet ancak ahiret varsa mümkündür.” gibi bir sonuca ulaşmaktadır. Böylelikle o, İbrahim’in eyleminin bir yönüyle tutarlı ve makul olduğunu anlatmaya çalışmaktadır.  

Kierkegaard’ın imana, iman-akıl ilişkisine ve felsefi sorgulamaya dair düşüncesini sanırım şu pasaj özetleyebilir: 

“İman en yüce şeydir. Ve felsefenin sahtekarlığı, inanç yerine başka bir şey vermesi ve inancı hafife almasıdır. Felsefe inanç veremez ve vermemelidir. Ama kendisini ve ne vermesi gerektiğini ve ne almaması gerektiğini bilmelidir.” 

Anlaşılan o ki Kierkegaard, felsefeyi imanın karşısına çıkarılan bir alternatif olarak yorumlamaktadır. Onun kafasında iman, sırf hükümdar koltuğunda oturup insanları yönettiği için hayata anlam katan, konumu sorgulanamaz bir sultan/kral gibidir. Onun hiçbir alternatifi yoktur, çünkü o, insan ve Tanrı arasındaki yegâne aracıdır; iman, Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesidir. Kendini imana kaptıranlar ise “iman şövalyesi”dir.   

Kierkegaard’ın varoluşçu yönünü ön plana çıkaran görüşüne göre imanı iman yapan, tikel olanın evrensel karşısındaki üstünlüğüdür. Tikel olan evrenselin içinde yer almasına rağmen fiilleriyle evrenseli aşma şansı yakalar. Kierkegaard etiki evrenselin, imanı ise tikelin karşılığı olarak sunar. Diğer yandan Kierkegaard tikelin evrensel karşısında üstün olmasını saçma bulur fakat İbrahimi sıradan trajik bir kahramandan ayıran şeyin de bu paradoks olduğunu söyler. İbrahim, etik sınırlar içerisinde kalan trajik bir kahraman değildir; o, etiki askıya alarak daha yüksek bir erek elde etmiştir. Bu yüzden İbrahim’in görevi basit bir kışkırtma değildir, çünkü kışkırtma etik olandır. İbrahim’in görevi “Tanrı’nın iradesini ifade etmektir.” 

Kierkegaard imanın evrensel olanla uzlaştırılamayacağını söyleyerek şu ifadeyi kullanır: “İman şu paradokstur: Kişi kesinlikle kendini başkalarına anlaşılır kılamaz.” 

 Tahminimce Kierkegaard dini metinler içerisindeki akıl dışılıkları bir şekilde açıklamak için neyin olması gereken olduğunu tartışmaya açmıştır. Kendisi böylelikle iman kapsamına giren fakat dışarıdan bakan birisi için çılgınlık veya akıl hastalığı gibi görünen fiilleri meşrulaştırmaya çalışmıştır.  

İbrahim’in eyleminin iman sayılması için gereken şartlardan birisi, İbrahim’in İshak’ı sevmesi ve bu sevgiyle Tanrı sevgisi arasında tezat olmasıdır. İbrahim bu sayede evrenseli aşmış ve Tanrı’yla kurduğu kişisel ilişkinin doruğuna ulaşmıştır. Kierkegaard’ın ön plana çıkarmaya çalıştığı hususlardan biri de tam olarak budur: Kişinin Tanrı’yla kurduğu ilişki. Kierkeegard, Tanrı’yı soğuk bir yaratıcı olarak görmez. Kişi, İbrahim gibi olmak istiyorsa mutlakla mutlak olarak ilişkide olmalıdır.  

Eleştiri 


Kierkegaard’ın hayata bakışı itibariyle kendi içinde makul veya tutarlı sayılabilecek bu görüşler, farklı insanları ve farklı inançları göz önünde tuttuğumuzda çok tehlikeli bir hâl almaktadır. Mutlak gerçeğin veya doğrunun kimin elinde olduğunun bilinmediği, tarih boyunca pek çok farklı fikrin dolaşmasına rağmen her fikrin yanlışlanabildiği böyle bir dünyada imanın bu derece mutlaklaştırılması son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilir.  

Hakikati, hayatın anlamını veya hayatın amacını arayan insanoğlu pek çok farklı cevapla karşı karşıya kalmaktadır. Dinler bu cevaplardan birisidir fakat örneğin İbrahimi dinler insanlara sadece “İnsanlar şu amaçla yaratıldı, buna inanın yeter.” diyen dinler değildir; bu dinler insanlara yapması gereken eylemler ve benimsemesi gereken çeşitli davranış kalıpları emreder. Bu eylemleri yapmak her inanan için gereklidir. Daha da ötesi, bu dinler hayatın hemen hemen her alanına müdahale etmektedir. Dolayısıyla hem huzurlu bir yaşam için hem de gerçeğe ulaşmaya çalışan insanlar için şüphe ve sorgulama mekanizması son derece hayatidir. Aksi takdirde yanlışa yanlış doğruya doğru deme şansımız kaybolur. İnsan hayatını kökten etkileyen inançlar karşısında yapılması gereken ilk eylem “Hangi kanıtlara dayanarak bunları söylüyorsun?” olması gerekirken Kierkegaard’ın bakış açısı sadece dinsiz veya ateistler için değil dindar insanlar için de vahim sonuçlara yol açabilecek bir bakış açısıdır.  

Bırakın farklı dinleri veya düşünceleri aynı dinin içerisinde bile bunca farklı yorum ortaya çıkıyorken Kierkegaard’ın bakış açısının hâkim olması demek hem gerçeğe ulaşmada hem de insan neslinin geleceği açısından sonu alınamaz yıkımlara yol açar. Daha açık söylemek gerekirse bu bakış açısı olsa olsa IŞİD vb. radikal grupların bakış açısı olabilir. En nihayetinde onların açısından asıl önemli olan Tanrı ve onun gönderdiği mesajdır. Tanrı insanlara bir kitap gönderiyorsa o kitap her şeyi anlatan mutlak bir kitaptır. Dolayısıyla sınırlı ve aciz olan insanların koyduğu kurallar, kanunlar, haklar tamamen anlamsızdır. Eğer bu dünyayı ve bizi yaratan Tanrı varsa onun insanlara uygun gördüğü emirlerden daha öte bir emir/kanun/yasa tanınamaz. Şimdi, Kierkegaard’ın bakış açısından Tanrısal çoşkuyu hissetmek için emirleri şüphesiz şekilde uygulamak gerekiyorsa bir IŞİD’çinin Kur’an’a bakıp cariye alması da gayet normaldir, hatta övülecek bir şeydir.  

Bu endişelerimi haklı çıkarabilecek bir diğer husus, Kierkegaard’ın “ebedi teslimiyet” söylemidir. Bir dindar için anlaşılır karşılanabilecek böylesi bir düşünce, dinlerin daha önce sözünü ettiğimiz yapısı gereği değiştirilmesi veya tamamen ortadan kaldırılması gereken bir söylemdir. Bir insanın kendi dindarlığı içinde kendini ebedi teslimiyete bırakması bir dereceye kadar makul karşılanabilir fakat dinler ve dini inancın doğası bu anlayışın makuliyetini sona erdirebilir. Aslında şu an çoğu insanın inandığı dinin gereklerini yerine getirmediği hâlde özgürce yaşaması ve dine inanmaya devam etmesi ancak iman kapsamının dışında kalan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi gibi metinlere ve görece özgür bir dönemde yaşanmasına bağlıdır.  

Bir dindarın kendisini, din kitaplarının güzel yönlerine adaması ve bu sayede kendisini Kierkegaard’ın söylediği gibi iman şövalyesi ilan etmesi, aynı kitap içerisinde yer alan şiddet içerikli veya toplumsal huzuru bozucu ayetleri ortadan kaldırmamaktadır.  

Kierkegaard, imanı, geçici olan her şeyden feragat ederek ebedi olanı ele geçirmek şeklinde yorumlayarak bu hayatı bir nevi hiçleştirmektedir. Dolayısıyla onun bakış açısından iman yoksa tek alternatifimiz hiçliktir.