16 Eylül 2018 Pazar

Kaos Teorisi ve Karmaşıklık




Kaos Teorisi, matematik ve fizik kökenlidir. Yunanca “khasko” kelimesinden türemiştir. Bilimsel olarak bir sistemde periyodik olmayan, kestirilemeyen, başlangıç şartlarına hassa bağlılık gösteren davranış olarak tanımlanır. Sözlük anlamına bakıldığında “Evrenin düzene girmeden önceki biçimden yoksun, uyumsuz ve karışık durumu, kargaşa”olarak tanımlanır. Newton’un bilim anlayışı, Kuantum Teorisi ve Einstan’ın görelilik kuramıyla birlikte önemini kaybetmeye başlamıştır. Newton’un anlayışına göre doğa ve evren, doğrusaldır, çizgiseldir, değişmezdir, nedensellik esastır ve  mutlaktır. Newton’un bilimsel anlayışının felsefi temeli determinizmdir.

Determinizm şöyle tanımlanabilir: “Ahlâkın kapsamına giren seçimler de dahil, bütün olayların özgür iradeyi ve insanın başka türlü nedenler zincirinin zorunlu olarak belirlediğini savunan teoridir. Buna göre insan iradesinin söz konusu zorunlu nedenler zincirine etkisi olmadığından olayların meydana gelişinde nedenlerin gücü bulunmaktadır. Böylece nedensellik ilkesi determinizmde temel ilke olarak kabul edilmektedir.”

Determinizm’e göre evrende hiçbir şey nedensiz değildir, evrende her şey önceden belirlenmiştir. Determinizmin iki farklı boyutu vardır. Biri katı determinizm, diğeri yumuşak determinizm. Katı determinizme göre kesin olarak insanın özgür iradesi yoktur, her şey zaten belirlenmiştir. Yumuşak deterministler, nedensellik konusunda katı fikri benimseyenlerle aynı görüştedirler, fakat onların farkı insanların az da olsa özgür iradelerinin olduğuna dair yorumlarıdır.

Kuantum determinist anlayışı sarsmış ve dinamik sistemleri gündeme getirmiştir. Matematik ve fizik alanındaki bu değişimler, kısa süre içerisinde sosyal bilimlere de sirayet etmiştir. 


Kararlarımızda ne kadar özgürüz?

Determinizm ve Kaos


Kaos Teorisi, 19. Yüzyılda Henri Poincare’in çalışmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. Poincare yürüttüğü çalışmalarla güneş sisteminin başlangıç koşullarına hassas bağımlı olduğunu, bunu bilmek için evrenin başlangıcını bilmek gerektiğini fakat bunun mümkün olmadığını ispat ederek ilk kez kaos kelimesini kullanmıştır. Kaos kavramı daha sonra ABD’li meteorolog Edward Lorenz tarafından geliştirmiştir. Lorenz, hava tahminlerinin başlangıç durumlarına hassas bağımlı olduğunu tespit etmiş ve Kaos Teorisi’yle özdeşleşecek olan “kelebek etkisi” kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hava durumuyla ilgili verileri bilgisayara işlerken önemsiz olarak görülen sayısal değerlerin ne kadar büyük farklar yarattığının farkına varmıştır. Kelebek etkisi kavramı, başlangıç koşullarındaki küçük sebeplerin çok büyük sonuçlara yol açabileceği anlamına gelir. 

Kaotik sistemlerin temel özelliği: “Belli bazı örüntüler izlerler ama belli bir sonuçtan geriye gidilerek belli bir başlangıç noktasına ulaşılamaz. Çünkü aynı sonuca götüren birçok farklı yol vardır.”

Kaosla ilgili kafa karışıklığına yol açan konulardan biri tamamen öngörülemez ve karmaşaya sahip olduğu algısıdır. Gerçekte kaosun kendi içinde bir düzeni vardır. Bu durum kaosun temel ilkelerinden biridir. Kaos Teorisi'nin bilimsel yöntem konusunda çok ciddi etkileri olmuş, tümevarım ve tüömdengelim gibi yöntemleri grift bir şekilde birbirine yaklaştırmış ve hatta iç içe geçirmiştir denilebilir. 

Girdi ve çıktıları belirli ölçülerde bilsek bile ön görme yeteneğimizin sınırı nedir?




Kaosun genellikle nesnelerden ziyade nesneler arasındaki ilişkinin değişimini ele aldığı kabul edilir. Artık kaosun alanına giren konular fazlalaşmaya başlamıştır. İnsanı ve evreni ele alan konulara her dönem farklı nesneler girmektedir. İlişki ağlarının karmaşıklaşması, nesnelerin gelişimini değerlendirmeye engel değildir. 

Kaos Teorisi’ne göre farklı parçalara ayrılarak incelenen doğaya, bütüncül şekilde yukarıdan bakıldığında kendi içerisinde saklı bir düzeninin olduğu ortaya çıkmaktadır. Her şeyin her şeyle bağlantılı olduğu iddiasını ve her parçanın bütüne olan etkisini anlamak için büyük bir perspektifle ve bütüncül bir yaklaşımla olayları incelemek, gittikçe zorunluluk hâlini almaktadır. 

Kaos Teorisi'nin sosyal bilimlere etkisi 

Sosyal bilimler ve fen bilimleri günümüzde birbirlerini giderek daha fazla etkilemektedir. Kaos ve karmaşıklık teorileri iki farklı alandaki bağlantıyı güçlendirmektedir. Birbiriyle alakasız görünen disiplinlerin dahi kelebek etkisiyle ve her şeyin her şeyle bağlantılı olduğu görüşünden hareketle artık birbiriyle bağlantılı olduğu ortaya çıkmıştır. Örneğin ülke çapında görülen bir hastalığın olası etkileri düşünüldüğünde pozitif bilimler, siyaset, toplum ve bireylerin ne kadar iç içe geçtiği görülebilir. Örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir. Sonuçta ülkeyi yöneten siyasiler veya yönetilen vatandaşlar en nihayetinde insandırlar, biyolojik kanunlara tabiidirler. 

Kaos ve Karmaşıklık her alanda kendini hissettiriyor.


Sosyal bilimler ve fen bilimleri arasındaki ilişki çok daha eskiye götürülebilir. Örneğin klasik fiziğin en önemli isimlerinden olan Isaac Newton’un 3. Hareket Yasası’nda bahsettiği etki-tepki prensibi, devletleri toplumlar ve insanlar arasındaki ilişkiler açısından göz önünde tutulması gereken bir ilkedir. Özellikle kimlik politikalarında etki-tepki sıkça karşılaşılan bir olgudur. Örneğin iki farklı etnik gruba sahip bir toplumda bir taraf milliyetçilik yapmaya başladığında öbür tarafta aynı şekilde milliyetçi olmaya başlar. Aynı şekilde mezhep, dil, din gibi konularda da aynı etki-tepki görülmektedir.   

Başka bir örnek olarak örgütlerin bu yeni paradigmadan etkilenmesi ve "kendi kendini örgütleyen sistemler" kavramının ön plana çıkması verilebilir. Karmaşıklık ve Kaos Teorilerinin örgütler açısından en büyük önemlerinden biri, teknoloji ve bilgi toplumu sayesinde sürekli değişen ortam karşısında örgütlere sunduğu fırsat ve tehditlerdir.

Karmaşıklık Teorisi


Karmaşıklık Teorisi ilk olarak Kimyacı İlya Prigogine tarafından “kendi kendini örgütleyen” sistemler” üzerinden ortaya atılmıştır. Ona göre sistemler statik değil dinamiktir. Karmaşıklık Teorisini savunan yazarlar, sistemlerin kapalı değil açık olması gerektiği üzerinde dururlar. Ian Stewart adlı matematikçi aynı kaos konusunda olduğu gibi Karmaşıklık Teorisi’nde de aslında karmaşıklığın içerisinde düzenin olduğunu belirtmiştir.

Artık neredeyse bütün organizasyonlar karmaşık ağ sistemlerine dönüyor.


Kaos Teorisi’nin Prigogine’den öncesine kadar götüren tespitler de mevcuttur. Buna göre Kaos Teorisi aslında temellerini Ludwig von Bertalanffy’ın attığı Genel Sistem Teorisi’nin devamıdır. Genel Sistem Teorisi, Bertalanffy’ın biyoloji ve matematik alanındaki çalışmalarına dayanır.

Ona göre insan davranışları saf bir biyolojiyle değil, insanların doğayla olan ilişkileriyle açıklanabilir. Bertalanffy sürekli olarak etkileşim üzerinde durmaktadır. Ona göre sistemler, “kompleks yapıda etkileşim içerisinde olan elementlerden oluşur.”

Kaos ve karmaşıklığın örgütler açısından ciddi değişiklikere yol açabilecek görüşleri bulunmaktadır. Kaos ve karmaşıklığın yeni bir bilimsel anlayışı ortaya çıkarması hemen hemen bütün alanları etkilemiştir. Sürekli gelişen teknoloji, bilinmezliği, belirsizliği ve öngörmenin zorluğunu artırmıştır.
Kaos evreleri örgütlerin kuruluşu, geçirdiği dönüşüm ve değişimler için de kullanılabilir. Kaos evreleri sırasıyla şöyledir: 

“Tetikleyici Olay: Durumda değişiklik.
 Kaotik Geçiş: Belirsizlik, şüphe ve öngörülemezlik.
Kaosta Düzen: Davranışsal tepkilerde düzen vardır.
Kaostan Düzen: Yeni düzeyde yeni davranışlar ortaya çıkar.
Öz-Düzenleme Süreci: Bilmenin yeni bir yolu keşfedilmiş olur.”

Kaosun örgütler açısından yol göstericiliği uzun dönemli planalar açısından çok daha yararlı fırsatlar sunabilmektedir. Çünkü belirsizliğin ve öngörmenin zorluğunun farkında olmak, içinde bulunulan dönemi ve geleceği iyi kavramak anlamına gelmektedir. 

Kaos Teorisi'nin sunduklarını içselleştirmek hayatı anlamak için çok önemlidir.


Kaos Teorisi ve Karmaşıklık çerçevesinde günümüzde ve gelecekte baskın rol oynaması muhtemel hususlar

Alakasız zannedilen her şeyin birbirine bir şekilde bağlı olduğunun gittikçe alenileştiği günümüzde ve gelecekte bana göre bu listedeki özellikler ön plana çıkacak. Fakat listeyi kesinlikle matematik formülü gibi sunmuyorum. İnsanlar genellikle kendi görüşlerini veya tespitlerini değişmez gibi sundukları için kendilerini kendileriyle sınırlandırdıklarının ve sıkıştırdıklarının farkına varamıyorlar. Dolayısıyla bu listeyle her türlü olumsuz veya olumlu eleştirilere açığım. Gerekirse değiştirebilirim.


Ouroboros sembolü burada anlatılan hususları çok iyi özetleyen bir sembol. Örneğin kendi kendini örgütlemek ve başlangıç durumlarına hassas bağımlılık çok güzel anlatılıyor bu sembolle.


Karmaşıklık


Dünyada her konuda veya her alanda ortaya çıkabilen karmaşıklık, teknolojik gelişmelerle beraber ivmelenmiştir. Albert Einstein’ın görelilik kuramı ve Kuantum'la beraber doğrusal ve nedenselci bilim anlayışının defoları ortaya çıkmıştır. Sürekli değişen ve hızına yetişilmeye çalışılan gelişmelerle birlikte eski paradigmalar ve yeni paradigmalar âdeta girdap şeklinde birbirine girmektedir. Teknolojik gelişmeler sistemsel konuları bazen basitleştirmekte, bazen de karmaşıklaştırmaktadır. Bir teknolojik ürünün tasarımı basitleşmeye başlarken, içeriği karmaşıklaşmaya başlamıştır. Eski dönemlerdeki tek yönlülük ve analogluk, giderek yerini karmaşık sistemlere bırakmıştır. Kaos kendini daha fazla hissettirmeye başlamış görünmektedir.



Sentezcilik

Geçmişin kapalı toplumları için kendi yağında kavrulmak çok kolay bir işti. Fakat şimdiki küreselleşme ve teknoloji çağında kendini diğerlerinden tamamen soyutlamak imkânsız görünmektedir. Evet, küreselleşme aynı zamanda yerelleşmeleri de, bir anti-tepki olarak güçlendirmektedir. Günümüzün çok yönlülüğünü de işin içine katarsak aynı anda kendi yerel kültürlerle bölgesel veya küresel trendlerin aynı anda var olması oldukça olasıdır. 
 
Çok Yönlülük

Karmaşıklık ve çok yönlülük, birbirinin tetikleyici özelliklerdir. Dolayısıyla karmaşıklık içerisinde söylediklerim burada da söylenebilir. Bireyler, toplumlar veya devletler için özellikle Soğuk Savaş’ın bitişinden bu yana bence en baskın özelliklerden biri çok yönlülüktür. Her madde de göreceğimiz gibi burada da teknoloji başat bir rol oynamaktadır. Sağlıklı değerlendirmeler yapmak için her alanın veya konunun kendine has özellikleri olduğunu, diğer alanları, konuları, trendleri bilmek gerekmektedir. Dünya çapında olağanüstü bir felaket olmadıkça çok yönlülüğün kıyamete kadar devam edeceğini tahmin ediyorum.


Beynimiz başta olmak üzere bizi etkileyen hemen hemen her unsur bir çeşit ağ sistemidir. 

Zıtlıklar

Dünyanın en ünlü akademisyenlerinin dahi unuttuğu bir konudur, zıtlıklar. İnsan, her yeni öğrendiği bilgiyi veya yaptığı bir tespiti abartma eğilimlidir. Dünyanın bir bölgesinde meydana gelen olaya bakıp bunun bütün dünyada var olduğuna dair görüş belirtme yanlışını çoğu kişide görüyorum. Örneğin küreselleşme tartışmalarında, bir taraf dünyanın tamamen küreselleştiğini veya liberalizmin her yere hâkim olacağını savunurken bir taraf da bunun zaten yeni olmadığını iddia eder ve yok sayar. İki tarafta bana göre hatalıdır; çünkü zıtlıkları atlamışlardır. Ki, zaten son yaşanan iç savaşlar ve kimliksel yoğunlaşmalarla beraber küreselleşme tartışmalarında zıtlıkları göz ardı edenlerin hataları iyice açığa çıkmıştır. Fakat buradaki sorun, bu sefer de küreselleşmenin tamamen kaybolduğuna dair yorumlar yapılmasıdır. Yine zıtlıklar göz ardı edilmektedir. 

Benzeşmeler olsa dahi her insan her bölge her ülke her toplum farklıdır. 

Belirsizlik  

Saydığım maddelerin çıktılarından biri belirsizliktir. Tek yönlülükten karmaşıklığa, zıtlıklara ve çok yönlülüğe doğru gidişte ön plana çıkacak hususlardan biri belirsizliktir. Hangi tarihte, nerede, ne zaman, ne olacağı gittikçe belirsizleşmektedir. Bir olayı veya süreci siz planlamış olsanız dahi kontrol mekanizmaları zorlaşmıştır. Önceden karar vermek ve uygulamak her şeyin ilacı olabilirken, artık şartlar daha da ağırlaşmıştır. Çünkü aktörlerin ve olası durumların sayısı giderek artmıştır. Dünya giderek ihtimaller ve senaryolar çöplüğü hâline gelmiştir.

Belirsizlikler hem tehdit hem de fırsattır.

Dinamiklik

Dünyada sürekli yeni anlayışlar, yeni trendler, yeni teknolojiler gün yüzüne çıkmaktadır. Her devlet bu değişimleri yakalamak için çeşitli birimler oluşturmakta veya var olan kurumlar arasında “stratejik gelişim” veya “yenilikleri izleme” amacı güden birimler oluşturmaktadırlar. Artık her konuda geçerli olabilen ilke şudur: Yerinde sayan, geriler; ben oldum diyen biter. Değişimden olduğu yerde statik özelliğini korumaya çalışanlar için başarısızlık kaçınılmazdır. 

Özgünlük

Bu kadar çok yönlülük veya karmaşıklıktan bahsetmişken şimdi “Özgünlük” demem bazı okuyucuları şaşırtabilir. Aynileşme, benzeşme ve ortak endişelerin arttığı günümüzde, özgünlük fark yaratmanın yegâne yollarından biridir. Öyle bir dünyadayız ki, sentezciliği ve özgünlüğü aynı potada eritebilmek gittikçe zorunluluk hâline geliyor.

Öngörmenin Zorlaşması

Bu maddeyi, “Belirsizlik” içerisinde eritebilirdim ama kendine has özellikleri olduğundan dolayı müstakil bir madde hâline getirdim. Belirsizlik bahsinde, bunun bir çıktı veya sonuç olduğundan bahsetmiştim. Öngörmenin zorlaşması ise belirsizliğin sonucudur. Yani sonucun sonucudur. Örneğin devletler bir operasyon yürütürken her katmanda doğru bir planlama, süreç ve kontrol aşamalarını, olabildiğince hatasız yerine getirmek zorundadır. Geleceği şekillendirecek güçler, öngörmenin zorlaşmasını fark edecek güçler olacaktır; çünkü mükemmel olsa dahi sadece kâğıtta kalan plan veya stratejiler tek başına yeterli olamamaktadır. Kaldı ki, süreç veya pratikler kadar teoriler veya stratejiler de zorlaşmaktadır. Neyin hangi sonucu doğuracağını tahmin etmek için geniş ve kusursuza yakın çalışmalar dahi bazen yeterli olamamaktadır. Aktörler açısından en büyük avantaj, bu durumun diğerleri için de geçerli olmasıdır.

Farkındalık

Bu yazıda anlatılan maddelerin amacı bugüne ve geleceğe dair resmi anlayabilmek için bir nebze de olsa farkındalık yaratabilmektir. Tablo içerisinde konumlandırdığım farkındalık özelliği, diğer bütün maddelerden ders almak için zaruri bir konudur. Tabii bu farkındalık sadece “he tamam öyleymiş” demek değildir; aynı zamanda pratikleştirebilmektir, hayata geçirmektir. Yoksa burada söylediğim hususların çoğu dünyanın her yerindekonuşuluyor. Fark yaratacak olan ise kesinlikle analiz, bilgi, pratik ve imkânları aynı anda harekete geçirmektir.    
 

Kaynakça



[1] Susan E. Durham, Chaos Theory for the Practical Military Mind, Research Paper, 1997, s. 4
[2] Serdar Altunoğlu, Kaosun Keşfi ve Felsefesi, Felsefe-Sosyal Bilimler Dergisi, Eylül/Ekim 2009, Sayı 9, s. 1
[3] Nuray Mercan, Kemal Demirci, Emine Oyur, Alvin Toffler’a Göre Bilgi Çağının Yeni Paradigması: Kaos Teorisi, Bilgi Ekonomisi ve Yönetimi Dergisi, Cilt 8, Sayı 1, 2013,  s. 117
[5] Timur Karaçay, Determinizm ve Kaos, Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu, Ankara, 2004, s. 2
[7] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, Ankara, 1996,  s. 223
[8] Fırat Biçici, Kaos Teorisi, Determinizm ve Yeni Bilim Paradigması Sürecinde Sosyal Bilimler ve Turizm Araştırmaları Açısından Önemi, Turizm Akademik Dergisi, Cilt 3 Sayı 1, 2016, s. 30-31
[9] Joanne Baker, Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Fizik Fikri, çev. Çağlar Sunay, Domingo Yayınevi, İstanbul, 2016, s. 49
[10] Mustafa Türkmen, Kaos Kuramına Dayalı Kariyer Psikolojik Danışmanlığı Programı ve Vaka Analizi, Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, Cilt 5, No 42, 2014, s. 257
[11] Mehmet Burak Kahyaoğlu & Süleyman İç, Kaos Teorisi Çerçevesinde Bireysel Yatırımcı Davranışının Analizi, İşletme Bilimi Dergisi, Cilt 3, Sayı 1, 2015, s. 40
[13] Kortay Hıraoğlu, Üçüncü Soğuk Savaş Dönemi, Profil Yayınları, İstanbul, 2012, s. 27
[14] Marwan Alshammari, Milos Pavlovic, Bader Ayed Al Qaied, Chaos Theory in Strategy Research, American Journal of Business and Management, Vol 5, No 1, 2016, s. 6
[15] Sahra Sayğan, Örgüt Biliminde Karmaşıklık Teorisi, Ege Akademik Bakış, Cilt 14, Sayı 3, Temmuz 2014,  s. 413
[17] Aytaç Gökmen, Kaos Teorisinin Genel Bir Değerlendirmesi, Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 2, Sayı 1, Aralık 2009, s. 63
[18] Kenneth E. Boulding, General Systems Theory-The Skeleton of Science, Management Science, Volume 2, Number 3, 1956, 197
[19] Debora Hammond, The Science of Synthesis, University Press of Colorado, 2003, 22-23
[20] Ludwig von Bertalanffy, General System Theory, George Braziller, New York, 1968, s. 55
[22] David Levy, Chaos Theory and Strategy: Theory, Application and Managerial Implications, Strategic Management Journal, Vol 15, s. 170

Katharlar ve Gnostisizm





            
Katharlar katolik kilisesinin katliamına maruz kalmış bir topluluktur. Katolik kilsesi heretik (sapkın) olarak gördüğü bu topluluğa karşı Albigene Haçlı Seferleri'ni düzenlemiştir. Katharların ve benimsedikleri felsefenin Kutsal Kâse'yle ilgili bağını öğrenmek için şu yazıya bakabilirsiniz: Kutsal Kâse ve Tapınak Şövalyeleri

 Katharlar’ın tarih sahnesine ilk çıkışı 1143 olarak belirtilmektedir.[1] Katharların felsefi temeli düalizme dayanıyordu. Katharlar inanç olarak genellikle Maniheizme daha yakın bulunurlar. Bu akımın kurucusu olan Mani’ye göre İsa, aydınlatıcı bir rehber olması nedeniyle sembolik bir ilahtı. Ölümsüz değildi ama çarmıhta ölmemişti. Hayatına daha sonra da devam etmişti.[2]Katharlar veya Maniheizm’den etkilenen diğer akımlarda İsa’nın soyunun devam ettiğine dair fikirler de görüldüğü üzere çok büyük ihtimalle Mani’nin fikirlerinden geliyordu. Katharlarla ilgili anlatılar da ortak olan hususlardan biri onların inançlarıyla çelişmeyen bir hayat sürdürdükleridir. Düşmanları bile onların barışçıl yaşamlarını tasdik ediyorlardı fakat Katharların barışçıl olmaları veya samimiyetleri heretik[3] bir hareket olmadıkları anlamına gelmiyordu. 

Katharlardan bir grup temsilci Papa 3. Innocent'le görüşüyor.


Kathar Felsefesi


            Katharlar, çok farklı inanışlardan etkilense de, onları genel olarak gnostik mezhebe bağlı bir Hıristiyan tarikatı olarak tanımlayabiliriz; fakat Katolik kilisesinin klasik öğretilerden fazlaca uzaklardı. Bu, onları Katolikler için sapkın durumuna getiriyordu. Gnostisizm, Hıristiyanlık, Yahudilik ve Paganizm karışımı bir din felsefesi idi. Gnostiklere göre ruhun kurtuluşu, evren gizemlerinin bilgisine "sezgi" ile ulaşmakla ve bu bilgiyi açıklayan büyülü formülleri öğrenmekle sağlanabilirdi.[4]Gnostiklere göre bilgi, inanç ve ibadetten daha önemliydi. İnsanın kurtuluşunun anahtarı bilgideydi. Onlara göre madde kötüydü, dünyayı alt seviyede tanrılardan birisi yaratmıştı. Simon Magnus adlı kişi gnostisizmin kurucusu sayılıyordu. Simon’a göre ateş her şeyin özüydü.[5] Tanrının Musa’ya ateş olarak gözükmesini, ateşle tanrı arasındaki güçlü ilişkiyi göstermesi açısından önemli görüyordu.

            Cihangir Gener, Katharları, sade ve herkesin anlayabileceği bir dille kaleme almış. Ona kulak verelim:

            “Kathar(Orjinali Cathar) kelimesi, Yunanca “Arınmışlar” ya da “Saf Olanlar” anlamına gelmektedir. Katharcılık, farklı heretik mezheplere verilen genel bir addır. Balkanlarda Bogomiller, İtalya’da Patarinler, Fransa’da Albigensienler, İspanya’da Arinon, Markionitler ve tüm Avrupa’ya yaygın Manikaenlerin tümü, Kathar olarak nitelendirilmiştir. Cathar vaizlerine Parfait denirdi. Dişil bir Yüce varlığa inanılmaktaydı. Yeniden doğuşa inanılan Kathar teolojisine göre, insan evrendeki iyi ve kötü güçlerin etkisi altındadır ve iyiliğin egemen olması için, insanın mistik deneyimlerden geçmesi ve kendini arındırması şarttır. Kendilerini ‘Işığın Çocukları’, Roma’yı da ‘Karanlığın Çocukları’ olarak tanımlayan Katharlar, mistik ve dini deneyimlerle elde edilen bilginin, kişileri Tanrı’ya yaklaştıracağı görüşüyle, irfanı her şeyin üstünde gördüler. Onlar için iyi ile kötü ışık ile karanlık ve ruh ile madde arasında, evrenin oluşumundan bu yana sürekli bir mücadele vardı. Maniheizm, Kabala ve Mitra gnostizmlerinden etkilenen Kathar inanışında, evrenin iyi-kötü, nur-karanlık, ruh-madde arasındaki mücadeleler arenası olduğu, kozmolojik düalizmin, güzellik ve kuvvet gibi iki karşıt ve denk kavram üzerine kurulu bulunduğu savunulur. Evrenin, dünyanın ve maddenin yaradılışından Kötü Tanrı sorumludur ve bu eylem, uğursuz bir eylemdir. Özünde kötü olan bu güç, dünyanın ta kendisidir. Bünyesinde olumsuzlukları barındıran bu güce, Dünyanın Kralı anlamında ‘Rex Mundi’ adı verilmiştir. Bir Katharın amacı, Rex Mundi’den elinden geldiğince uzak durmak, maddenin ötesine geçmek ve güzellik prensibi ile birleşmek olmalıdır.”[6]

            Maddeden soyutlanıp güzellikle birleşmeyi hedefleyen Katharlar için kilise, Rex Mundi’nin yani kötü tanrının temsilcisiydi. Hâliyle kilise için Katharların sapkın olarak görülmesi çok zor olmayacaktı. Katharlar ayrıca aynı Ariusçular gibi İsa’nın Tanrı değil; sadece bir peygamber olduğuna inanıyorlardı. İznik konsilinde alınan teslis kararından sonra Mısır’a kaçan Arius örneği ortadayken Katharlar böyle bir ihtiyaç hissetmemişti. Genellikle İspyanya ve Fransa topraklarında yoğunlaşıyorlardı.

Albigene Haçlı Seferleri'ne daiar bir tasvir.


Katolik Kilisesi-Katharlar Savaşı


            Kutsal Kâse efsanesini benimseyenler ve Vatikan arasındaki savaşlar, çok büyük kayıplara neden olmuşsa da, iki tarafın da pagan kültürden etkilendikleri çok net anlaşılmaktadır. Kilise, İsa’yı ilahlaştırmış, putlaştırmış ve kendilerini de Tanrı ile insan arasında aracı olarak konumlandırmışlardır. Mecdelli Meryem’i veya Kutsal Kâse’yi reddetmeleri, paganlardan etkilendiklerini gizlememektedir. Müslüman bakış açısıyla bu durum bize Hıristiyanlığın bozulmuşluk derecesini göstermesi açısından önemlidir. 

            Katolik kilisesinin Katharları hedef almasının altında yatan nedenlerden biri, Katharların etkilendiği inanışların geçmişte Hıristiyan alemi için tehlike teşkil etmesi olabilir. Örneğin Mitraizm[7], Roma döneminde Hıristiyanlığın en büyük rakiplerinden biriydi. Fransız Tarihçi Ernest Renan’ın deyimiyle: “Eğer Hıristiyanlık doğuş yıllarında ölümcül bir hastalık tarafından durdurulsaydı, dünya bugün Mitras dininde olurdu.”[8]Hıristiyanlığın Mitraizmi yenmesi, yaklaşık 150-200 yıl sürmüştü. Buradan hareketle kilisenin “Kathar tehlikesi” karşısındaki hassasiyeti daha rahat anlaşılabiliyor. 

Katharlar çok büyük katliamlara maruz kaldılar.


Katharların kültürel alt yapısı


            Katharların kiliseyle çatıştıkları bir diğer noktada kadınların durumuydu. Katharlar cinsler arası eşitliği savunuyorlardı ve ruhbanları reddediyorlardı. Aracı kabul etmiyorlardı.[9] İslâm fikrine yakınmış gibi görünse de, üstün dişil varlık gibi inanışlar, bariz şekilde paganizmi çağrıştırmaktadır. Örneğin Kelt rahipleri olan Druidler de içinde bulundukları dönemin aksine kadınları da yetiştiriyorlar ve bu kadınlardan bazılarına ise “Bilge Kadın” sıfatı veriyorlardı.

            Katharların merkezlerinden biri Fransa’nın Languedoc bölgesiydi. Bu bölgede felsefi ve kültürel faaliyetler gerçekleştiriliyordu.[10]Bu gelişmeyi ise İspanya sınırlarına yakın olmalarından dolayı o bölgedeki Endülüs etkisi ve Tapınakçıların özgürlükçü anlayışı sağlıyordu. Tapınakçılar, Töton Şövalyeleri’nin kendilerine has yönetim tarzını esas alarak, kilisenin baskıcı politikalarının aksine Languedoc bölgesinde daha serbest bir düzen kurmuşlardı. Onlar için bunu sağlayan etmenlerden biri Kathar veya Tapınakçı gibi yapılanmaların ve akımların genellikle farklı kültürlerden etkilenen, onlardan ilham alan ve rahatlıkla kendi inanç sistemlerine adapte eden bir yapıda olmalarıydı. Kathar ve Tapınakçılar arasındaki bir diğer ortak nokta da iki örgütün de bir anda ortaya çıkmalarıdır. Fakat tabii Katharların Tapınakçılar kadar güçlü şekilde Avrupa’ya yayıldığını söylemek çok zordur. Zaten iki akım da temel nitelik ve nicelik olarak farklı örgütlerdi. 

            Tarihe bakıldığında Languedoc bölgesinin bilgi birikiminin kolay kolay sona ermediği rahatlıkla söylenebilir. Örneğin Languedoc doğumlu Napoleon Peyrat, 19.yüzyılda Katharların tekrar gündeme gelmesini sağlayan yegane isimlerden biriydi. Sean Martin’e göre Napoleon Peyrat, “1870 yılında yazdığı Albigenlerin Tarihi isimli eserinde Monstgeur Kalesi’ni Camelot’a benzetiyordu.”[11]

            Düalist inancı benimseyen akımların kâse efsanesini benimsemesinin sebebi, efsanelerin doğasından kaynaklanıyor olabilir. Yani efsanelerde veya masallarda genellikle kör göze parmak iyi ve kör göze parmak kötüler olması, mistizmin de etkisiyle bu tarz akımların yaygın öğretiler dışına kaçmasına veya olağanüstülüklere ilgi duymasına neden oluyor olabilir. Mutlak iyi ve mutlak kötünün savaşı, bugün en net olarak süper kahraman filmlerinde görülmektedir. Çizgi romanlarda biraz daha farklı olduğu belirtilse de, sinemaya uyarlanan hemen hemen bütün filmler benzer senaryolar üzerine oturmaktadır. Sadece kahramanların ve kötülerin isimleri değişmektedir. Yapımcılar yüksek bütçelerle senaryonun basitliğini yok etmeye çalışsalar da, küçük bir çocuğun bile anlayabileceği formülü uygulamaktadırlar: İyinin ve kötünün savaşı. Kral Arthur efsanesinin, ünlü çizgi roman yayıncısı Marvel Comis’te karakterlerle ve olaylarla birlikte yer bulduğunu da sözlerime ekleyeyim. Marvel örneği bu paragrafta anlattığım konunun bütünlüğü açısından gayet normal ve tamamlayıcı bir durum.

Albigene Haçlı Seferleri'ne daiar bir tasvir. (2)


            Katharlara karşı girişilen Albigene haçlı seferleri 1209’dan 1229’a kadar devam eden yaklaşık 220 yıllık bir süreçte tamamlandı. Hiçbir hukuk kuralına veya insanlık haklarına bağlı kalınmadan bir nevi soykırım gerçekleştirildi. Bu seferde anlatılan meşhur bir hikâye vardır. Katliam devam ederken Katharların çocukları ve kadınları Beziers Katedrali’ne sığınır. Askerler, Arnaud Amaury adındaki papaza bu kadın ve çocuklara ne yapmaları gerektiğini sorar. Papazın cevabı akıldan hiç silinmeyecek tarzdadır: “Hepsini öldürün, Tanrı kendi kullarını ayırır.”

            Son Kathar Kalesi Montsgeur da düştüğünde tutunacak dal olarak Tapınak Şövalyelerini seçmişlerdi. Bu amaçla Tapınakçıların etkin olduğu Rennes bölgesine kaymaya başlamışlardı. Tapınakçılar arasına yayılarak, varlıklarını fikri anlamda devam ettiriyorlardı. İddiaya göre kutsal kâse onların elindeydi ve Montsgeur kuşatıldığında kâseyi kaçırmanın yolunu bulmuşlardı.


Katharların son direniş yeri olduğu tahmin edilen Montsgeur Kalesi


Katharların son direniş yeri: Montsgeur Kalesi


            Katharların son direniş yeri olan Montsgeur Kalesiyle ilgili iki kaçışın olduğu anlatılmaktadır. Buna göre birinci kaçışta kale kuşatılmadan önce veya kuşatma sürdüğü sırada kaledeki hazineler Rennes Şatosu’na kaçırıldı. İkinci kaçış, kale düştükten sonra gerçekleşti. Kaçanlar dik yokuşlardan inmek zorundaydı. Buradan hareketle bu kaçışta hazinelerden ziyade kağıt ve parşömenlerden bahsedilmektedir. Fakat burada bir çelişki vardır. Madem ölüm pahasına göze alınacak yazmalar vardı neden bunlar ilk kaçışta da götürülmedi? Dik yamaçlardan inerken yanlarında taşıdıklarına göre kaçırdıkları ağır bir şey değildi.[12]Başka bir teoriye göre Montsgeur kuşatıldığında Katharların Paskalya’yı kutlamaları veya güneşe ibadet etmeleri için iki haftalık ateşkes ilan edilmişti. Bunu fırsat bilen Katharlar, belki de kâseyi içeren hazineleri bu verilen arada kaçırmış olabilirlerdi. Bu görüşe karşı çıkanlara göre hiçbir zaman ateşkes ilan edilmedi.  

            Google Earth programını kullanarak, Montsgeur Kalesiyle Rennes Şatosu arasındaki kuş bakışı mesafeyi yaklaşık 39 kilometre olarak buldum. Mesafe çok uzak gözükmese de, çevrenin tamamen dağlarla ve ormanlarla kaplı olması, hazineleri taşıyanlar açısından sıkıntı yaratabilir. Fakat eğer ikinci kaçışı esas alırsak; el yazması, kitap, parşömen vb.nin kaçırılması mümkün gözükür. Montsgeur Kalesi gücünü ve çekiciliğini Pireneler’den[13] alır. Aynı şekilde Rennes Şatosuna doğru giden güzergah da fazlasıyla dağlıktır. Son kuşatmadan sonra küçük birlikler hâlinde yaşamlarını sürdüren Katharlar, bu kurtuluşlarını biraz da coğrafyaya borçludur. O dönemin teknolojik yetersizlikleri düşünüldüğünde açıkça görülmektedir ki, saklanan veya gömülen hazinelerin olması ihtimali giderek güçlenmektedir.

            Montsgeur düşerken Katharlar, Tapınakçılara katılsa da, kilisenin Tapınakçılarla savaşmaması ve Tapınakçılarında kiliseyi alenen hedef almaması ilginç bir noktadır. Tapınakçıların bu tutumu, çıkarcılık olarak değerlendirilebilir. Katharların imhası bekledikleri bir şey de olabilir çünkü açık veya gizli destekledikleri Katharlar bitme noktasına gelse bile, onların zenginliği hâlâ devam ediyordu. Tabii bu durum biraz da bankacılık yeteneklerinden kaynaklanıyordu. Krallara dahi borç verebilen bir topluluktan bahsediyoruz. Taa ki, Fransız Kralı Philipe’nin kumpasına kadar.

Dipnotlar ve Kaynakça



[1] Sean Martin, Katharlar, çev. Barış Baysal, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2009,  s. 47

[2] Cihangir Gener, Ezoterik Batıni Doktrinler Tarihi, Yurt Yayınları, Ankara, 2007,  s. 327-328

[3] Heretik tabiri, Katolik Kilisesi’nin sapkın olarak gördüğü akımlara verdiği isimdir.

[4]http://www.hermetics.org/Gnosis2.html (Erişim Tarihi: 10.12.2016)

[5] William Bernard Crow, Büyünün, Cadılığın ve Okültizmin Tarihi, s. 106

[6] Cihangir Gener, a.g.e. s. 330-331

[7] Mitraizm’de iki ana akım vardır; Roma Mitraizmi ve Pers Mitraizmi. İlk çıkışı Pers topraklarında gerçekleşmiş, daha sonra ülke dışında savaşan askerler sayesinde Roma’ya yayılmıştır.  İyiyi ve kötüyü temsil eden köpek ve yılanın sürekli birbiriyle savaşması gibi yoğun bir düalist inanışlar bütünü mevcuttur. Güneş ve aslan temel sembollerdendir.

[8] David Ulansey, Mitras Gizlerinin Kökeni, çev. Hüsnü Ovacık, Arkeloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1998, s. 10

[9] Muammer Gül, Orta Çağ Avrupa Tarihi, s. 182

[10] Cihangir Gener, a.g.e. s. 332

[11] Sean Martin, a.g.e. s. 139

[12] Michael Baigent, Richard Leigh, Henry Lincoln, Kutsal Kan Kutsal Kase, s. 58

[13] Pireneler’in ortalama yükseliği 2000 metre, en yüksek noktası 3.355 metre. (http://www.turkcebilgi.com/pireneler, Erişim Tarihi: 28.10.2016)