8 Ekim 2018 Pazartesi

Ballı tuzak: Bir fikirle özdeşleşme temayülü ve düşünsel sürükleniş



Fikir dünyasına baktığımızda sürekli olarak fikirsel kalıplara maruz kalırız. Bu kalıplar kendi içerisinde rasyonel, tutarlı ve gerçeğe uygun olsa bile her zaman düşünürleri doğru yöne sevk etmeyebilir. Az çok fikir yürütmeye çalışan herkes için -büyük ihtimalle insan doğasından kaynaklanan- bir fikirle özdeşleşme arzusu, olumlu özeliklerinin yanı sıra insanın hakikate giden yolda en büyük düşmanlarından biri olma potansiyelini taşıyor. En ünlü düşünürlerin bile bu arzudan kaçmaları çok zor. Her fikir veya düşünce bir kalıptır aslında, bir parantize alıştır. O fikrin tutartlılığından ya da doğruluğundan bağımsız bir şeydir bu.

Bu konu insan aklıyla ve insanın gerçeği aktarış şekli olan dille fazlasıyla alakalı çünkü kalıpsız bir fikrin ne olduğunu bilmiyoruz çünkü her tanımlama bir çeşit kalıp oluşturuyor. Dolayısıyla insan kalıp hâline getiremeden hiçbir düşünceyi anlayamıyor ve içselleştiremeyior. Bir fikirle özdeşleşmek her düşünürüm doğal olarak sevineceği bir durumdur fakat hakikate giden yolda insanı yanıltabilecek gizli ve ballı tuzaklar taşır. Çünkü insanda benimseme temayülü vardır. Bir konuyu sorgularken o konuya dair düşüncelerimiz içten içe sorgulanamaz kalıplar hâline gelebilir. Dolayısıyla bir düşünürün ne kadar ileri düzeyde zekâ ve sorgulama kapasitesi olursa olsun bu arzudan kaçması zordur. Diğer insanlar fikirleri basite indirgedikleri ve kalıplarla öğrendikleri için düşünürler kendilerini somut başarı yakalamı zannedebilir. Belirli bir konuyu halkın anlaması ve düşünürü bu fikirle özdeşleştirmesi, kesinlikle önemlidir fakat düşünürün etrafında ve içinde aşılmaz duvarlar yaratabilir.


Görecelilik: Fırsat mı? Bahane mi?

Göreceliliğe sığınıp her düşünür kendi kalıplarını sağlamlaştırabilir. Mesela Einstein'i düşünelim. Einstein gibi bir dahi bile bilim gibi nesnel ölçütlere dayalı alanda yeni gelişmeler karşısında bazı kalıpsal fikirlerde ısrar ediyordu. Kuantum'la ilgili fikirler karşısında "Tanrı zar atmaz" diyerek savunma mekanizması oluşturuyordu. Ayrıca evrenin genişlediğine dair fikirler karşısında evrenin sabit olduğunu savunuyordu. Tabii sonradan bazı fikirlerini değiştirse de bu örneğin ben insan doğasını gösterdiğini düşünüyorum. Herkes bir Einstein değil. 

Bilimin mekanik bulguları bile mevcut kalıpları değiştirmede zorlanırken fikirsel-felsefi alanda bu durum çok daha zor olabiliyor. Felsefi alanda görecelilik, kalıplarla ve fikirlerle özdeşleşme arzusunun önündeki engel gibi dursa da pratikteki gerçeklik aksini söylüyor. Çünkü bu sefer kalıpların görünmeyen kapalılığına bir bahane bulunuyor. Birisi bu kalıpları yanlışlayan bir düşünce beyan ettiğinde "Ama her şey görecelidir." gibi bir bilinçaltı insanlara kılıf sunmuş oluyor. 

Bir fikir söylenmesi gerektiği için söyleniyor olabilir mi? İlgi alanları örneği

Tarihteki ünlü düşünürlere ve özdeşleştikleri fikirlere baktığımda aklıma şu soru geliyor: Acaba farklı ve kendine has düşünceler söylenmesi gerektiği içn mi söylendiler? 

Bunu hayattaki ilgi alanlarının dağılımına bakarak söylüyorum çünkü ben dünyadaki insanların ilgi alanına baktığımda bir yayılış görüyorum. Mesela ben neden bu tarz konularla ilgilenirken atıyorum başka biri neden mühendislikle veya neden tıpla ilgileniyor? Bu farkı yaratan ne? İşte hayattaki bu dağılımın bir benzerini düşünsel kalıpların ortaya çıkışı için de düşünebiliriz gibime geliyor. Dolayısıyla örnek vermem gerekirse: Bir düşünür materyalist oldu çünkü öyle olmalıydı veya bir düşünür de idealist oldu çünkü öyle olmalıydı vb. İlk başta fazla determinist gelse de sanki doğada bu tarz bir kanun veya özellik varmış gibi duruyor veya sadece ben böyle hissediyorum. 

Elbette düşünceler ve ilgi alanları bu kadar tek düze ve tek yönlü değil. Birbirleriyle ilişkili ve çok yönlü fikirlerle uğraşan insanların olduğunu biliyoruz fakat bu durum anlattıklarıma ters değil. Tabii bu tahminim sadece bu durumu açıklamaya yönelik tahminler. Tamamen ilgisiz de olabilir. 

Stereotypeların getirdiği kolaycılık ve insandaki ün sevgisini bir arada düşürdüğümüzde hiçbir insanın bundan kaçamayacağını düşünüyorum. Gerçek gerçektir burası ayrı mesele fakat gerçeğe giden yol sürekliyse bizi belirli bir mesafeye kadar ileri taşıyan ve bir nevi rampa olup bizle özdeşleşen kalıp cümleler beraberinde bünyemize tuzak olarak bir virüs yerleştiriyor. Hakikate giden yol böylelikle daha çetrefilli oluyor.



Düşünsel Sürükleniş ve Paradigma Matruşkası

Özdeşleşme arzusunun altında yatan nedenlerden biri düşünsel sürükleniş adını verdiğim durumdur. "Düşünsel sürükleniş" adını bulduğumda mutlu oldum ve hemen benimsedim. Demek istediklerimi anlatmak adına birebir yaşadığım bir tecrübe oldu.

Düşünceler beynimizde bir nehir gibi akarken insanlar bu akıntıya kapılmaktan genelde kurutulamazlar. Çünkü bazı sonuçlara ulaşmak ve fikir belirtmek için o nehre girmeniz gerekir. İşin paradoksal kısmı burada başlıyor: Biz bir sonuca ulaşmak için düşünsel sürükleniş içerisine girmemiz gerekiyorken aynı zamanda bu sürükleniş çoğu zaman bizi sınırlar. Bu paradoksu, bir nevi kendi içimizde ve dışımızda varolan paradigma matruşkasına benzetebiliriz. 

Nehre girdiğimiz anda sizi sürükleyen argüman dalgalarından kaçabilmeniz mümkün değildir ve dolayısıyla ulaşacağımız sonuç yani kalıp çoktan belirlidir. Okuduklarımız, çevremiz, karakterimiz, düşünceleriniz, hırslarımız ve zayıflılıklarımız o nehirde sizi yalnız bırakmaz, daima yanınızdadır. Benzer argümanların aynı sonuçlara götüren çekiciliğinde boğulmak o kadar zor ki sanki bizim a priori bir özelliğimiz gibi. 

Götürdüğü yerde ün ve mutluluk olan nehre girmekten kaçmak zor olduğu gibi nehrin anlığında içsel sorgulamalar yapmak ise benzer derecede zor oluyor. Şu an nasıl zaman denilen boyuttan kaçamıyorsak düşünsel sürüklenişten de çoğu zaman kaçamıyoruz.

6 Ekim 2018 Cumartesi

Half-Life 2 neden çok iyiydi?

 

Oyun dünyasında pek çok kırılma noktası sayılabilir. Bu noktalardan iki tanesi tartışmasız şekilde Half-Life 1 ve Half-Life 2'dir. 

Teknoloji büyük bir hızla ilerlese de günümüz oyun dünyasına bakıldığında gelişimin ve kalitenin doğrusal ve paralel şekilde ilerlemediği görülüyor. Yüksek teknoloji hiçbir zaman yüksek kaliteyi ve hazzı garanti etmiyor. 

Kurgunun veya genel olarak sanatın insan bilincini yukselten ve farklı boyutlara taşıyan özellikleri oyun gibi eğlence sektöründe bile ihtiyaç duyulan bir nitelik olarak görünüyor. Oyunların sıradan kafa dağıtmalık ve vakit geçirmelik doğası bazı oyunlardaki ince işçilik ve sanatın gücüyle beraber farklı bir yapıya bürünüyor ve insanda bir yaşanmışlığa tanık olunma hissi yaratıyor. 

Bu bağlamda Alman Filozof Schiller’in sanatı bir çeşit oyun olarak gören görüşleri önem arz ediyor. Schiller'e göre sanat ve oyun insanı gündelik işlerinden uzaklaştırır ve insanı özgürleştirir. Oyun gibi sanat da insanı başka dünyalara götürür. İkisi de hayal gücünü esas alır. 

En sevdiğim oyunu övmek ve incelemesini yapmak totolojik bir davranış olarak görünebilir fakat aradan geçen yılların hatırına bir nebze de olsa Half-Life 2’nin insanda bıraktığı tadı hatırlatmak istiyorum. Yazıda oyuna dair bulabildiğim eleştirileri de toplamaya çalıştım. Böylelikle yazının kapsamını ve nesnelliğini uygun hâle getirmeye çalıştım. Eleştirileri kendi içinde sınıflayarak oyunun içinde bulunduğu şartlar içerisinde daha iyi değerlendirilmesini amaçladım. Bu dünyada mükemmelliğin mümkün olmadığını düşünüyorum. Sonuçta oyunu yapanlar insan. İnsan doğası itibariyle herkesi memnun etmenin mümkün olmadığını göz önünde tutmalıyız.  

Oyunu övmeye underrated olarak gördüğüm bir özelliğinden başlamak istiyorum: 



Bilimkurgu öğeleri

Oyunun pek dillendirilmeyen güçlü yanlarından birisi bilimkurgu öğeleri. Half-Life 2 dendiğinde insanlar fizikte takılıp kalıyor ama birinci oyundan itibaren bakıldığında serinin tamamı bilimkurgu öğeleriyle şekilleniyor. Temeli tamamen bunun üzerine kurulu. Dolayısıyla övülürken ilk başlanması gereken yerlerden biri. Oyunun en underrated özelliği bence bu. 

Paralel evrenler, boyut kapıları, uzaylı istilası, zihin kontrolü, yıldız savaşları, yanlış giden deneyler, fizik kanunlarının manipüle edilmesi gibi bilimkurgunun en başat öğeleri oyunda doğrudan yer alıyor. Oyunun iyi yanlarından birisi, bu çok büyük ve ağır fiziği ve bilimi kendi uhdesinde hem bir oyun hem de bir hikâye olarak iyi yedirmesidir. Oyunun en büyük başarılarından biri bence budur. Çünkü bu tarz konular ilk baslangıç fikri itibariyle ilgi çekici gelse de pratikte bunları doğru şekilde hikâyeye yedirmeyi ve oyuncuya heyecan verici şekilde sunmayı çoğu oyun, film veya dizi başaramıyor. Zaten başaranlar da övgüleri topluyor, kimisi Half-Life gibi efsaneler arasındaki yerini alıyor. 


Yolculuk ve Özümseyiş

Half-Life 2’nin en sevdiğim özelliklerden biri insanı içine çeken bir yolculuğa ev sahipliği yapması. Oyun sizi ilk dakikalar itibariyle bir yolculuğun içine sokuyor. Bu yolculuğu oyuncu için ilgi çekici kılan şey yolculuğun tek düze olmaması. Oyunun bölümleri arasındaki geçişlerin yanı sıra aynı bölüm içerisinde de sizin sürekli aynı şeyleri yapmamanızı sağlayan etmenler mevcut.

Oyundaki mekân değişimleri size geçiş yaptığınızı hissettirneyecek kadar akıcı ve başarılı. Ben bunu başarılı stand-up gösterilerindeki konu geçişlerinin farkında olmamamıza benzetiyorum. Eğer konuşan adam akıcıysa ve başarılıysa konu değişikliklerin farkında olmadan tek bir anı yaşıyomuşçasına konuşmayı dinlerseniz. İşte Half-Life 2'nin en büyük marifetlerinden biri bu. Biribirinden çok farklı olan bölüm geçişleri yolculuk hissini güçlendiriyor ve sürekli olarak anı yaşıyorsunuz.



Hikâyesi ve hikâye anlatımındaki akıcılığı

Oyunda dikkatimi çeken niteliklerden biri grafiklerin, mekânların ve atmosferin sizin gerçekten oradaymış ve bizzat yaşıyormuş hissi vermesi. Tabii bu benim sadece öznel bir yorumum. Bir oyunun insanlarda yarattığı etki kişiden kişiye göre değişebilir. Kaplamalardaki, animasyonlardaki ve karakterlerdeki gerçekcilik âdeta hayattan bir kuble doku kesip kendi çorbasından geçirerek önümüze sunulmuş gibi. 

İlk bitirişlerinizde ciddi ciddi kendinizi o dünyanın parçası gibi hissediyorsunuz. Bu noktada ana karakterin konuşmaması olumlu bir etki yapıyor ancak bunun dengesini ayarlamak çok zor. Hele de modern oyunlarda böyle bir işin altından başarıyla kalktıkları için yapımcıları bu konuda da tebrik etmek gerekiyor. Bunda şehrin iyi yansıtılmasının da etkisi var. City 17'de çok güzel bir Doğu Avrupa dokusu var.

 

Oyunun başarılı yanlarından bir diğeri hikâye anlatıcılığındaki akıcılık. Günümüzün yüksek bütçeli oyunlarının bile sadece mini dizi kıvamındaki diyaloglarla halletmeye çalıştığı hikâye anlatımını Half-Life 2 karakterin serüvenini kesmeden olayları ve diyalogları iç içe geçirerek oyuncuya sunuyor. O yüzden oyunda “skip” tuşu aramıyorsunuz. Oyunda kullanılan çekim tekniği akıcılığı sağlamada çok önemli bir role sahip. Böylelikle oyunun temposu hiç düşmüyor gibi oluyor ve oyundan kopmuyorsunuz. Hikâyeye gerçek anlamıyla birebir tanık oluyorsunuz. 

Oyundaki bulmacalar fazla kasıntı değil. Genellikle fizik motoruna dayanıyorlar. İlerleyişinizde açılan kapı görevi görüyorlar. Böylelikle yolculuğu baltalamıyorlar ve tek düzeliği engelliyorlar. 

  

 Atmosfer

Citadel binası, propaganda konuşmaları, combinelar, ne yapacağını bilmeyen halk, gözetlnen toplum etmenleri oyunun atmosferini ve hikâyesini tamamlayan en önemli unsurların başında geliyor. 

Citadel gücün ve köleliğin simgesi. Şehrin ara sokaklarındaki gerçeklikle Citadel içindeki fark, sizi hikâyeye daha fazla bağlıyor. İnsanları köleleştiren yönetim sisteminin teknoloji eliyle bunu gerçekleştirmesi aslında çok güzel bir mesaj. Teknoloji insan elinde kötüye kullanmaya çok müsait. Distopik bilimkurgu yapımlarının çok kullandığı öğelerden birini oyun çok iyi yansıtmış.

Silahların tasarımı ve sesleri başarılı. Silahlarin sesi ve animasyonların kalitesi birleştiğinde çatışmalar daha kaliteli hâle geliyor. Vuruş hissi sürekli öldürecek bir şey aratacak kadar başarılı. Kişisel konuşursam taramalı silahla düşman yokken bile ateş ediyorum. Tatar yayının verdiği his çok güzeldi. Gravity Gun ise fiziği kullanmak ne demek bize gösteriyordu. Oyun dünyasının en özgün ve eğlenceli silahlarından birisi. 


1984 tarzı distopik yapımlar arasında Half-Life 2’de kendi naçizane yerini alacak derecede atmosferik bütünlüğe sahip. Oyunun her alanında bu atmosferi güçlendiren detayları bulabiliyoruz.

İnsanları köleleştiren combine ırkının insanları cezalandırılışlarına her yerde rastlıyorsunuz. Bu da baskıyı sizin de hissetmenize neden oluyor. Ayrıca direnişin yarattığı gerilimli ortamı güçlendiriyor.


Graffitiler
 
Oyundaki graffitilere ayrı bir parantez açmak gerekiyor çünkü Half-Life 2'deki graffiteler hikâyeyi güçlendiren ve sizi oyunun içine çekecek kadar güzel ve etkili hazırlanmış. İnsanlar üzerindeki baskıyı çok güzel yansıtan graffitileri görünce yaşayan bir dünyada olduğunuzu hissedebiliyorsunuz.
Yazının başında bahsettiğim oyunların sanat olan niteliğini güçlendiren etmenlerden biri bence bu tarz zenginleştirici çalışmalar.
 
İnternette oyundaki bütün graffitleri bulabilirsiniz. Benim favorim şu:
 

Karakterler 

Karakterler oyunun çıktığı dönem düşünüldüğünde müthiş bir çıta koydu. Çünkü ortada kütük gibi animasyonlar ve yüzler yoktu; gerçeğe oldukça yakın karakterler vardı. Karakterler oyunun geneline sinen yaşayan dünya hissini veren ve güçlendiren detayların başında geliyor. Her karakterin kendine has davranışları olduğunu biliyorsunuz. Zaten her karakteri gerçek oyuncular canlandırmış. Karakter mimikleri ve sesler çok başarılı.


Karakterlerin güçlü ve az olması oyunun karışık bir çorbaya dönüşmesini engellemiş. Böyle bir fps oyunu için gayet yeterli karakterlere sahip. Oyun gizemli yönlerinden taviz vermiyor, böylelikle oyuncunun insan doğasından kaynaklanan meraka duyduğu ilgi sürekli canlı tutuluyor. Half-Life 2 eleştirilerinde göze çarpan hikâyenin kritik noktalarda bitmesi ve nispeten soruların çoğalması yapımcıların bilerek uyguladığı bir taktik olarak görünüyor.

Müzikler

Oyunun müzikleri içeriğe fazlasıyla uygun. Müziklerin en dikkat çekici yanı, oyunun atmosferiyle güçlü bir bağa sahip olmaları. Müzikler tek başına dinlendiğinde içsel ve dışsal ambians yaratmak için kullanılabilir. Müziklerin hemen hemen hepsi vokalsiz.

 

 

Fizikler

Half-Life 2’nin fiziklerini övmeme gerek var mı emin değilim çünkü oyun zaten kendini anlatıyor. Half-Life 2’nin en çok popüler olan tarafı fizik motoruydu. Geçmiş haberlere baktığımda yapımcıların da sürekli olarak bu özelliklere vurgu yaptığını görüyorum. Zaten bundan olsa gerek oyunda sürekli olarak sizi fizik kullanmaya iten görevler ve düşmanı alt etme yöntemi koymuşlar.

Açıkçası ben oyunda bu kadar fizik ağırlıklı görev yapısına gerek olmadığını düşünüyorum. Tabii bu yorum ister istemez anakronik oluyor çünkü 2003-2004 gibi yılları düşündüğümüzde yapımcıların bu gelişmelerden etkilenmemesi ve oyunun çoğunluğunda bunu kullanmaları gayet olağan duruyor. Ben de o dönemde yapımcı olsam büyük ihtimalle ben de bu gelişmeyi oyuna fazlasıyla yansıtırdım.



Eleştiriler ve Keşkeler 

Bu oyunu anakronizme kaymadan eleştirmek çok güç fakat bugünün teknolojisi düşünüldüğünde elbette pek çok "keşke" dile getirilebilir. Bugünden bakıldığında şöyle olsaydı, böyle olsaydı tarzında pek çok söz söylenebilir. Bu yüzden eleştirileri ve keşkeleri makul, göreceli ve anakronik olarak 3 kategoride ele aldım.

Kapalı alanların sayısı - (Makul-Göreceli-Anakronik)

Oyuna dair keşkelerden biri oyunda kapalı alanlar daha fazla olsaydı daha iyi mi yoksa kötü mü bir oyunun olacağı. Çünkü We Don't Go To Ravenholm gibi efsane bir bölüm varken insanların diğer açık alanlardaki yolculuğu çok uzatılmış olarak algılamasını olağan karşılıyorum.

Aslında yapımcıların bu tercihini anlıyorum. Sonuçta yarattıkları evreni ve atmosferi insanlara iyi ve tam aktarmaları gerekiyor ancak oyunun konu ettiği direnişe uygun şekilde biraz daha karanlık, gizli ve kapalı mekânlar artsaydı daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum. Fakat bu sefer de oyun tek düze olarak değerlendirilebilirdi. Açık alanlardaki görevlere bakıldığında genelde farklı ve ilginç konseptlere sahip olduğu görülüyor. Bu görevler bence güzel görevlerdi.

Tabii bu ikilemi yapımcıların da yaşadığını düşünüyorum. Büyük ihtimalle düşündüler, taşındılar ve şu anki oyunu karşımıza çıkaran bir tercih yaptılar. Büyük ihtimalle kapalı alanların sayısı artsa bu sefer de farklı eleştiriler ve keşkeler gelecekti. 


Hikâyeye dair verilen ayrıntılar yeterli mi? - (Makul-Göreceli-Kısmen Anakronik)

Oyunun kendi döneminde yapması mümkün olan unsurlardan birisi hikâyeye dair daha fazla detay vermesi olabilir. Başlangıç bölümlerinde neler olduğunu az çok tahmin edebiliyoruz ancak sonrasında sürekli bir maceranın içinde olurken hikâyeye dair detaylar serpiştirilebilirdi diye düşünüyorum.  

Bu eleştiri bence kısmen anakronik çünkü o dönemin oyun dünyasını düşünürsek böyle bir hikâyenin var olması bile başlı başına bir lüks. O dönemde böyle bir hikâye içeriği fazlasıyla yeterli. Dolayısıyla bugünden bakıp daha fazla istekte bulunmak anakronik oluyor. 

Water Hazard gibi bazı bölümler çok mu uzun? - (Makul-Göreceli)
 

Oyunu eleştirenlere baktığımda aslında herkes kendi arzusunu oyunda bulmaya çalışıyor fakat elbette bu mümkün değil. Örneğin bazı insanların Water Hazard bölümünü fazla uzun bulduğu gibi başkası da bu bölümü sevebilir. Veya ben nasıl We Don’t Go To Ravenholm bölümünü efsane buluyorsam başkası da gerilim ve korku sevmediği için bu bölümü başarısız bulabilir. Bu tarz yorumları oyunun basarısızlığı olarak görmemek gerek.

29 Eylül 2018 Cumartesi

Kuantum Enflasyon (Şişme) Modeli | Sadece 1 Olasılığı Mı Temsil Ediyoruz?

 


Evren neden var?

Varlığımızı aydınlatacak olan soru işte bu. Evrenin ve insanlığın gelişim süreci bize gösteriyor ki(hepimiz yıldız tozuyuz), varlığımız evrenden bağımsız olarak düşünülemez. Dolayısıyla evrenin nedenini anlamak, "Neden bir şey yok da bir şeyler var?" sorusunun cevabına bizi yaklaştıracaktır.

Bu yazımda evrenin neden varolduğuna dair bir fikri anlatacağım. Bu konuda teist, ateist ayrımının farkındayım fakat ben burada sadece evrenin kendi kendisini gösteren kısımlarıyla ilgilenmeye çalışacağım. Evrenin başlangıç sebebine dair fikirleri inceleyip yorum yapacağım.

Evrenin genişlediğini keşfettiğimizden bu yana Big Bang kavramıyla beraber gelen bazı sorular var. Big Bang'in başlatıcısı neydi? Evrendeki fiziksel kanunların kaynağı ne? Evren neden yaşama elverişli olacak şekilde hassas ayarlı? Evrende neden canlılığın ortaya çıkması için gerekli olan potansiyel mevcut? 

Soruları artırmak mümkün. Sonuçta evrenimiz bir süreçler toplamıdır. Evrenin şu anki durumu ve yapısı belirginleşen olasılıkların toplam görüntüsüdür. Bu tarz sorulardan hareketle evrenin başlangıcı olarak Big Bang'in haricinde başka Big Banglerin olduğu ve dolayısıyla evrenimizden başka çoklu evrenlerin olduğu fikri bana gayet makul geliyor. Evrende bilincin ortaya çıkışı, Big Bang gibi bir tür tekillik hâlidir. Bunu tekillikle ilgili yazımda anlatmıştım.

Çoklu Evrenler

Çoklu evrenlerin varlığına dair 3 ana modelden bahsediliyor:

1. Kuantum'un çoklu dünyalar yorumu
2. Şişme modeli
3. Sicim Teorisinin getirdikleri
Bu yazıda çoklu dünyalar yorumuyla şişme modelinin birleşmesinden bahsedeceğim.

Motoru olasılıklar olan çoklu evrenler mümkün
 
Kuantum Çoklu Evrenler Yorumu

Kuantum'un Kopenhag yorumuna göre gözlemci gözleneni değiştirir. Gözlemci ölçme yeteneğini belirlediği anda aslında gözleneni kararlaştırır. Buna çöken dalga fonksiyonu denir.

Kuantum çoklu evrenler yaklaşımından anladığım kadarıyla her evren bir çeşit çöken dalga fonksiyonunu temsil ediyor olabilir. Şöyle de denebilir: Evrenizimin bir parçasını oluşturan sonsuz dalga fonksiyonu bizim evrenimizdeki uzay-zaman örtüsüne benzer. Şu an evrenimizdeki her nesnenin uzay-zamanı bükmesi gibi bizim evrenimizde bu sonsuz dalga fonksiyonunu büküyor olabilir.

Big Bang bir gerçekliğin olasılık okyanusundan sıyrılıp vücuda gelmesi olabilir. Evrenlerdeki her tercih kuantum kırılmalara yol açan yeni bir evrenin püskürmesine ve şişmesine neden oluyor olabilir. Evrenin Schrödinger'in kedi deneyinde kedinin hem ölü hem canlı olduğu durum gibi her olasılık farklı bir dünyada temsil ediliyor olabilir.  

Mümkün olasılıklar içerisinde bize çok benzeyen evrenler ve dünyalar olabileceği gibi şu anki hayatımızdan çok farklı hayatlar ve evrenler de olabilir. Belki de memeliler hayatta kalmamış ve dolayısıyla insan türü ortaya çıkmamıştır. Belki de karbon bazlı değil de farklı bir türde bir canlılık ortaya çıkmıştır. İhtimaller sonsuz sayıda artırılabilir. Sonraki tercihler kısmında da inceleyeceğim üzere hayatın dallanan yapısı her olasılığın bir gerçeklik teşkil ettiğine dair varsayımı günçlendirebilir.

Kuantum'a göre Schrödinger'in kedisi hem ölü hem diri olabilir.
Kuantum'u ve göreliliği birleştirerek her şeyin teorisi olmaya aday Sicim kuramına göre evrendeki her şey titreşen sicimlerden oluşuyor. Bu kuramın çoklu evrenler fikrini desteklediği düşünülüyor.
 
Kuantum çoklu evrenler yorumunda çoklu evrenler arasında bağ yok. Kuantum çoklu evrenleri ve şişme modelini birleştirirsek sonsuz dalgalar içerisinde evrenler kendi kozmik şişme topluluklarına veya türlerine ayrılabilir. Mesela bizim evrenimizdeki olasılıkların bir merkezi ve sabit noktası olabilir. Bu evrenlerden ayrılan evrenler o sabitin farklı olasılıkları olabilir. Fakat tek bir evrenden ayrılan sonsuz evrenlerden ziyade sonsuz farklı evrenlerden ayrılan sonsuz evrenler daha ihtimal dahilinde görünüyor. Fakat tabii bu sefer de zaten sonsuz olan bir şeyden nasıl sonsuz evrenler çıktığı sorusu gündeme geliyor. Fakat bizim evrenimizdeki zamanın göreceliliğini düşünürsek bir benzetme yaparak her evrenin bir olasılık belirginleştirme rolünü daha iyi anlayabiliriz. Böylelikle yeni bir doğum ve ölüm ile sonsuzluk arasında nasıl bir bağ olduğu açığa çıkmış olur.


Ayrıca Dekoherans yaklaşımına göre çoklu evrenlerin hepsi aslında aynı anda var oluyor olabilir fakat aynı frekansta olmadığımız için onları göremiyor olabiliriz. Dekoherans yaklaşımı, sicim teorisinin ileri sürdüğü çok boyutlu evren yapısını öne çıkarıyor. Sicim Teorisine göre evrende 4(3+1) değil, 11 boyut var. Göremediğimiz 11 boyut içerisinde farklı frekanstaki çoklu evrenler saklı olabilir.

Big Bang ve Şişme



Enflasyon (Şişme) Kuramı

Şişme kuramını ilk ortaya atanlar Alexei Starobinski ve Alan Guth'dur. Daha sonra pek çok bilim insanı bu modele dair çalışmalar yapmıştır. Modelin popülerliği giderek artmaktadır.

Modele göre Big Bang'ten 10-35 saniye sonra evren çok büyük bir hızla genişledi. Standart Big Bang modelinde evren, bu aşamada kuvvet yapısı olarak genişlerken şişme modeline göre üstel olarak genişledi. Şişirici etken, negatif-basınç vakum enerjisiydi.

Bu şişme başka evrenlerin olması gerektiğini söylüyor. Bu evrenlere Alan Guth "cep evrenler" adını veriyor. Eğer evren genişliyorsa bunun ancak başka evrenlerle olabileceğini söylüyor.

Bu model evrenin neden düz, homojen ve izotopik olduğunu açıklayan en iyi model olarak gözüküyor. Eğer evren düz ise toplam enerjisinin sıfır olması gerekiyor. Çünkü çekim kuvvetinin negatif enerjisi maddenin poizitif enerjisini dengeliyor. Buradan yola çıkarak evrenin sıfırdan oluştuğu söyleniyor. Alan Guth'un ifadesiyle "Evren bedava."

Fizikçi Lawrence Krauss'a göre fizik yasaları evrenin sıfırdan olmasına izin veriyor. Sıfır toplam enerji ve kuantum dalgalanmaları bir evren yaratabilir. Düz olan evren sonsuz düzlem içerisinde bir parça olabilir. 

Şişme kuramının öngörüsü evrenin düzlemsel olması. Bir diğer öngörüsü kuantum dalgalanmaların esnemesidir. Şişme kuramına göre evrenimiz bir kuantum dalgalanmasıdır.

Lawrence Krauus'a göre laboratuvar ortamında evrenler oluşturmak için gerekli enerji koşullarını oluşturabiliyoruz. Eğer oluşturulursa bu evrenlerin içeriden bakıldığında katlanarak büyüdüğü görülür fakat dışarıdan bakılırsa bir kara delik oluşturmak üzere büzüldüğü görülür.

Bizim başka bir evren oluşturabileceğimiz gibi bizim evrenimiz de başka bir evrende oluşturulmuş olabilir.  

Laboratuvar ortmında oluşturulmuş olabilir miyiz?


Krauss'a göre şişen evrenler varsa bizden ışık hızından hızlı şekilde uzaklaşır. Dolayısyla onlar hakkında hiçbir deneysel bilgiye erişemeyebiliriz. Genişleme hızı arttıkça aradaki boşluk daha fazla artacak.

Krauss, fizikçilerin diğer evrenlerle iletişime geçemeyeceğini söylüyor fakat Daivd Deutsch adlı biliminsanına göre diğer evrenlerden bize bilgi sağlayacak süper zeki bilgisayarlar oluşturulabilir.
Şişme modeline göre sonsuz sayıda Big Bang olmuş olabilir. Evrenlerin doğumu ve ölümü sürekli olarak devam diyor. Şişme teorisine göre Big Bang veya Big Bangler olmadan önce her yeri kaplayan uzay enerjisi vardı. Bu enerji uzayın genişlemesine sebep oluyordu. Bu uzay içerisinde bazı yerlerde enerji birikmesi olarak Big Bang oluşuyor. Her yeni Big Bang genişlediği gibi Big Bangleri kaplayan evren de genişliyor ve bu genişleme sonsuza kadar gidiyor. 

Evrenimiz sonsuz baloncuklar içerisindeki sadece 1 baloncuk olabilir.


Kuantum bu model içerisinde yeni Big Banglerin doğmasının alt yapısını hazırlayabilir. Ana evren içerisinde enerjinin belirli bir noktada başkalaşıma uğramasının sebebi kuantumun kendine has varlık yapısı ve olasılık okyanusu olabilir. Böylelikle iki görüş biribirini tekikleyecek ve tamamlayack şekile birleşmiş olur.  Yani Kuantum, çoklu evrenlerin "nedeni"ni; Şişme Modeli ise "nasıl"ını oluşturmuş olur.

İnsan zihni açısından elbette sorular bitmez, sonuçta kuantum bir şeydir. Peki bu şeyin sebebi nedir? Neden kuantum vardır? Bunları hâlâ bilemiyoruz. Evrenin nihai cevaplarını bilmek için daha vaktimiz var. Belki de hiç bilemeyeceğiz fakat yine de araştırmaya devam etmeliyiz. Olasılıklar başka evrenleri açıkladığı gibi bizim evrenimizi de açıklayabilir.

Evrenimiz bilim insanları tarafından bir balona ve galaksiler de bu balonlar üzerindeki noktalara benzetiliyor. Ayrıca bizim için elektron boyutunda gözüken fakat içi çok büyük olan evrenler yaratabileceğimiz konuşuluyor. Bu bilgileri üst üste koyduğumuzda evrenimizin bütün olasılıkları içinde barındıran hiper evrende var olduğu ihtimali bence güçleniyor. Pek çok bilim insanı bu durumu su baloncukları ve köpük benzetmesiyle anlatıyor. 

Michiu Kaku'nun konu hakkındaki yorumu: "Bizler köpük banyosu içinde yüzen köpüğüz, baloncuğuz. Çoklu evrtenler bir bakıma köpük banyosu gibidirler. Bu balonlar çarpışıp birleşebilir ve böylelikle Big Bang dediğimiz hadise gerçekleşmiş olur.  Veya bir baloncuğun ikiye bölünmesi de Big Bang oluşturmuş olabilir."

Hayatın dallanan yapısının pek çok olası sonucu var.

Hayattaki Tercihler

Her olasılığı temsil eden evren fikrini makul bulmamdaki ana sebeplerden biri hayattaki tercihlerin ağırlığıdır. Çoğu zaman farkında olmasak da yaşadığımız her an bize yön veren tercihler yaparız. Önemsiz zannettiğimiz her tercih hayatımıza yön verir. Hatta hayatımızın bizzat kendisi tercihlerdir. Dolayısıyla hayatın kendisi ve hayatın içinde bölünebilen her parça çok ağır bedelleri olan bir süreçtir. Bir tercih yaptığımızda geride kalan ihtimalleri düşündüğümüzde paralel evrenlerin ne kadar makul olduğu da kendiliğinden açığa çıkar. Heisenberg'ün belirsizlik ilkesini olaya dahil ettiğimizde bizim bu dünyamızdaki yaşamımızın sonsuz olasılık okyanusun içindeki bir gözlemcinin etkisiyle oluşmuş bir tecrübe olduğunu söyleyebiliriz.

Şöyle de diyebiliriz: Hayattaki mümkün senaryolar içerisinde böyle bir senaryonun var olmasından dolayı bu senaryo gerçek olmak zorundaydı. Aksi takdirde evren fazlasıyla olasılık israfı gibi duruyor. Sadece tek bir evrenin var olup bitmesi dini yorumları bir kenara bırakırsak sonsuz evren fikriyle karşılaştırıldığında daha düşük bir ihtimal gibi duruyor.

Zamanın göreceliliği bizi yeni sorgulamalara itiyor.


Geleceği gören uzaylı örneği

Bu kavramı Teist felsefeci Enis Doko'dan duymuştum. Kavramı, Tanrı'nın her şeyi bilmesinin insanın özgür iradesini engellemeyeceğini anlatmak için kullanmıştı. Bu kavram zamanın göreceliliği ve evrenin yapısına dair hususları anlamak için çok güzel bir örnek.

Sonsuz evrenler fikrini güçlendiren detaylardan biri de zamanın göreceliliğidir. Bu durumu uzaylı örneğiyle açıklayım. Şimdi dünyamızın 100 yıl sonrasını Genel Görelilik sayesinde görebilen bir canlı hayal edelim. Bu canlı için biz yapacağımızı yapmış ve ölmüşüsüzdür. Biz şimdi o canlıyı evrenin doğumundan ölümüne kadar bütün süreçleri görecek şekilde hayal edelim. Yine aynı şekilde onun için evrende olacak olanlar olmuştur. Zaten biz bugün biliyoruz ki geçmiş, şimdi, gelecek ayrımı bir ilüzyondan ibarettir. Tabii bu noktada özgür irade problemi açığa çıkıyor ama bu başka bir konu. İşin içine kuantumu da dahil ettiğimizde yine aynı noktaya geliyoruz: Evrenle birlikte biz sadece bir olasılığı temsil ediyoruz. Kuantum bize evrenin tek başına 1 olasılığı temsil etme noktasında bütün olasılıkların olabilirliğine dair fikirsel altyapı sunuyor. 

Bilinci abartma ihtimalimiz

Hayattaki tercihleri örnek olarak versem de çoğu zaman canlılığa ve bilince sahip olmamızı abarttığımızı düşünüyorum. Evet bilinç hayranlık uyandırıyor fakat bu bilincin var olması bir ereği zorunlu kılar mı? Çokça konuşulduğu gibi canlılık ve bilinç bir tesadüften mi ibaret? Dolayısıyla hayattaki tercihlerimiz bizim için çok önemliyken evren için hiçbir önemi olmayabilir. Geride bıraktığımız olasılıklar ise zaten hiçbir zaman var olmayacak olan olaylar olabilir. Aslında evrenimizin tamamını gören canlı örneğinde tek bir olasılığın gerçekleşmesi tek bir evrenin var olması gerektiği fikrini destekleyecek şekilde de yorumlanabilir. Yani olacak olan olacaksa diğer evrenlere gerek yok denebilir. Doğru değerlendirme yapmak adına bu ihtimal de göz önünde tutmalıyız fakat sonuçta bizi meydana getiren evrenin kendisidir. Evren olmadan biz olmazdık. Dolayısıyla evrenin genişlemesiyle ortaya çıkan ihtimaller ve özellikler diğer evrenlerdeki potansiyel canlılığın farklı yönlerini ortaya çıkarabilir.


Neden bir şeyler yok da bir şeyler var?


Neden? Sorusu

Bilmsel açıdan Big Bang'den önce uzay-zaman olmadığı için "Neden?" sorusunun anlamsız olduğu söylense de sonuçta ortada bir varlığa geliş ve oluş söz konusu. Bizim ilk sebebi göremememiz varlığın bizzat kendisinden dolayı olabilir. Yani biz ne yaparsak yapalım evrenin dışını veya evreni oluşturan sebepleri göremeyebiliriz. Nereye bakarsak bakalım evreni göreceğiz. Evrenin dışına kafamızı uzatıp "Hmm, sanırım evreni bunlar yaptı" dememiz, imkânsıza yakın görünüyor.

Bizim için evrenin ilk kaynağı olmaması bir nedenin olmadığı anlamına gelir mi? 

Sonsuzluk tek başına nedensiziliği mi ifade ediyor? 

Evrenin nedeni olmayabilir fakat evrenin nasıl olduğunu çözmemiz, "Neden?" sorusunu düşürür mü?


"Olacak olan olur." 

Evrenin gözlemlenebilir olup canlılığın ortaya çıkması dünyanın en önemli bilim insanlarını bile hayretler içerisinde bırakıyor. Şimdi Big Bang öncesi zamanın olmadığını düşünürsek şu an evrenin hayret verici özelliklerinin zaten olacak olan olduğu için böyle olduğunu söyleyemez miyiz? Yani benzetme yapmak gerekirse kendi kendini gerçekleştiren bir tür kehanetten bahsediyoruz. Evrenimizin içinde olduğunu varsaydığımız sonsuz evrenler fiki bu açıdan da gayet makul görünüyor.

"Evren neden var?" sorusunun cevabı basitçe "Çünkü olması gerekiyordu." oluyor.

Evrende bir anlam var mı? Olmak zorunda mı?


Sonsuz evrenler ve anlam

Evrenin başlangıcından sonuna kadar her şeyi gören bir canlı hayal ettiğimizde evrene göre bizim çoktan öldüğümüz açığa çıkıyor. Dolayısıyla esas mesele evrenin veya evrenlerin başlangıcından sonuna kadar ne anlam ifade ettiği veya etmediği. Biz anlamı sadece insanın sınırlı yaşamında var olması gereken bir nitelikmiş gibi algılıyoruz.

Fakat yine de şöyle bir sorun var: Biz esas ölçüt olarak evreni alsak bile evrenimizin bir gün yok olacağını biliyoruz. Bu da demektir ki, evrenimiz aslolan değil. Evrenin başlangıcından önce ne olduğunu bilmediğimiz için yok olduktan sonra nereye kaybolacağımıza dair de kesin bilgilerimiz yok. Bu durumu çoklu evrenlere uyarlarsak evrenin başlangıcının ve sonunun çok önemli olmadığını sadece sonsuzlukta bir damla olduğu sonucu bir ihtimal olarak ortaya çıkar. Şu anki mevcut yaşama yüklediğimiz anlamlar düşünüldüğünde bu görüş nispeten rahatsız edici olsa da bir ihtimal olarak önümüzde duruyor.

Evren için çoktan ölü olduğumuzu ve bize hayat sağlayanın evren olduğunu üst üste koyduğumuzda evrenin de içinde bulunduğu sonsuz evren sistemi için veya evren dışında hangi varlık varsa onun için çoktan evrenin yok olduğunu söyleyebiliriz. Buradan yola çıkarak bizim hayatımızda daha önemli olanın eğer evren tek başınaysa kendi kendinin anlamının ne olduğunun, çoklu evrenler içindeyse o evrenler için anlamın ne olduğunun değerlendirilmesi gerekir. Belki de hakkaten her türlü ihtimal içerisinde hiçbir anlam yoktur ve her şey sadece birer tesadüften ibarettir. Ben yine de bir olasılığı temsil etmeyi ve gerçekleştirmeyi çok anlamsız bulmuyorum. Anlam konusu ister istemez göreceli olduğundan bu konuda ortak bir yargıya varmak çok zor duruyor.



Kaynakça 


* Alan Guth - Enflasyon Teorisi Kurucusu

* Alan Guth – Evren Nereye Kadardır
https://www.youtube.com/watch?v=vRx7Bgde6mw
* Bilimin Ta Kendisi – Paralel Evrenler
* Don Lincoln - Çoklu Evren (Multiverse) Nedir?
* Enis Doko - Evrenin Tanrı Dışında Fiziksel Bir Nedeni Olabilir Mi?

* Enis Doko - Paralel Evrenler (Çoklu Evrenler)

* George F. Smoot - "Big Bang ve Şişme (Enflasyon ) Kuramı Hakkında"

* Joanne Baker – Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Fizik Fikri, Domingo Yayınevi
 
* Kerem Cankoçak – “Başka dünyalar” var mı? (Çoklu Evrenler veya Paralel Evrenler)

* Lawrence Krauss – Yoktan Var Olan Evren

* Max Camenzind - The Inflationary Universe
https://www.slideshare.net/atner/day-6-cosmoinflationss09

* Michiu Kaku - Karanlik Enerji ve Bedava Evren

* Michiu Kaku – Olanaksızın Fiziği, ODTÜ Yayıncılık 

* Namık Kemal Pak - Büyük Patlama ve Kozmik Enflasyon-Evrenin Kısa Tarihi