30 Aralık 2016 Cuma

Hz. Davud, Aragorn, Hz. İsa, Beowulf, Kral Arthur ve Şarlman'ın formülü: Kral-Taht-Kılıç Üçgeni


 

Davud peygamber, kılıç ve krallık gibi kavramlar, tarihte çeşitli kültürlerde karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Britanya’nın Efsanevi Kahramanı Kral Arthur da aynı zamanda kraldır ve kılıcı kendiyle özdeşleşmiştir. Thomas Malory’nin kitabında Davud’un Calud adlı devle yaptığı savaşa benzer şekilde Arthur’un da bir devle yaptığı mücadeleye yer verilmektedir. Bilindiği üzere Davud peygamber, İsrail halkını rahatsız eden Calut ya da diğer adıyla Golyat’ın karşısına çıkmış ve onu yenmişti. Arthur da gemiyle Bretonya ülkesine gittiği bir vakitte şehri yakıp yıkan ve kimsenin başa çıkamadığı bir devle karşılaşmıştı. Bu dev, bir dağın başında oturuyordu. Devin Bretonya düşesini öldürmesi, Arthur’u çıldırttı ve bu devle dövüşmeye karar verdi. Halk, Arthur’u engellemeye çalıştı çünkü onlara göre hiçbir insan devi yenemezdi. Fakat Arthur, bu korkunç devi Excalibur sayesinde yenebilmiş ve Bretonya halkına huzur getirmişti.

Beowulf, bir Anglo-Sakson efsanesidir. Efsaneye göre Beowulf adındaki gözüpek genç savaşçı, Danların[1] başına bela olan Grendel adındaki bir devi yenerek onların gözünde büyük bir saygınlık kazanmıştır. Kral Hrothgar onu himayesine alır ve diğer tehlikelerle de savaşmasını ister. Beowulf zamanla krallığa kadar yükselir. Ülkeyi 50 yıl süresince adaletli şekilde yönetir fakat günlerden birgün bir ejderha ülkeye saldırır ve her şeyi yakıp yıkmaya başlar. Beowulf bu ejderhayı öldürmeyi başarır ama ağır bir darbe alır. Beowulf’un da Arthur gibi Hrunting adlı büyülü bir kılıcı vardır.  

Kısaca serüven şöyle işliyor: Güçlü ve kendine has özellikleri olan bir kılıç, bunu kullanan bir adam, halkı rahatsız eden bir dev ve tüm süreç sonucunda huzura kavuşan bir krallık(taht). İşte Davud, Arthur ve Beowulf, bu serüvene kesinlikle uyar. Bu durumu ben Kral-Taht-Kılıç üçgeni olarak açıklarım. Devleri denklemin içine almadım çünkü bu üçgen sadece saydığım üç kral için değil; İsa, Şarlman veya başka güçlü kral ve liderler için de uygun düşmektedir. Dev orada sadece, aktörlerin kahramanlaşmasını ve ün kazanmasını sağlayan bir piyondur. 

Özetle, formülüm şu: Efsanevi bir kahraman yani kral; mükemmele yakın bir yönetim yani taht; ve bunlarla uyumlu güçlü bir kılıç.

 

Excalibur ve Davud’un kılıcı bana çağrışım olarak hep benzer gelmiştir çünkü aynı zamanda Davud ve Arthur halkın sevgilisi olan adaletli krallardır. Kur’an’a göre Davud peygamber, demiri yumuşatıp işleyebiliyor ve zırhlar, kılıçlar yapabiliyordu.[2]Excalibur kavramının etimolojisine bakıldığında, kelimenin latince “Caliburnus” sözcüğünden gelmektedir ve bu kelime Ortaçağ Latince’sinde “Chalybs” yani çelik olarak kullanılmaktadır.[3]Hikâyelerin geçtiği dönemlerde savaşlar, toplum hayatında çok baskındı. Bu yüzden savaşlarda kullanılan çelik ve bu çelikten yapılan malzemelerin iki hikâyede de kritik önemde olması, şaşırtıcı değildir. Bir iddiaya göre dünyaya yeniden gelecek olan mesih yani İsa da, Davud’un kılıcını kullanacaktı. Bu bilgiye bir de İsa’nın gelecek olan kral olarak da adlandırılmasını eklediğiniz de örtüşen benzerliklerin şaşırtıcılığı arasında kalabiliyorsunuz. Öte yandan bazı gnostiklere göre İsa, Meryem ve nişanlısı Yusuf’un gayri meşru oğluydu. Bazı anlatılara göre Kral Arthur’un babası Uther’le Igraine’in ilk birleşmesi de bir nevi gayri meşru ilişkiydi. Merlin, Uther’in suretini geçici olarak Igraine’i kocasının sureti olarak değiştirmişti. 

Benzerlikler üst üste konduğunda Arthur’un Excalibur’u eline aldığında mesihleştiği şüpheye yer vermeksizin görülmektedir. Dolayısıyla karşımıza bir soru çıkmakta: Hıristiyanlık mı pagan kültürden etkilendi yoksa Hıristiyanlığın yayılmasıyla pagan kültüre mi bu konular girdi? Sorunun en muhtemel cevabı iç içelikte yatmaktadır. Yani karşılıklı etkileşim söz konusudur. Hıristiyanlığın o dönemki Pagan Avrupa’da yayılmasıyla Pagan Tanrıları ya da Tanrıçaları, ismin önüne gelen “Aziz” gibi sözlerle Hıristiyanlık içerisinde eritilmiştir.

Kral-taht-kılıç üçgeni "Avrupa'nın babası" lakaplı Frank İmparatoru Şarlman için de uygun düşmektedir. Şarlman’ın kurduğu Saray Akademisi’nde takma adlarla yapılan eğlencelerde kendisine “Davud” unvanı verilmesinin yanı sıra kral ve tahtla beraber Joyeuse adlı ünlü kılıcı yapbozu tamamlamaktadır. Joyeuse’un açılımı Joyful’dur(Neşeli).[4]1270 yılından bu yana Fransız kralları taç giyme törenlerinde Joyeuse’u kullanmışlardır.[5] Kılıç, şu an Fransa’daki Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir.[6]Şarlman’ın bundan başka farklı bir kılıcı daha vardır. Kılıç, Sabre adı verilen Macar tipinde yapılmıştır. Kılıç şu an Viyana’da Kunsthistoriches Müzesi’nde sergilenmektedir.[7]
 
Üçgene uyan karakterlerden biri de Yüzükler Efendisi serisinden aşina olduğumuz Aragorn’dur. Kral Aragorn’un Anduril adında ünlü bir kılıcı vardır. Kılıcın eski adı Narsil’di ve İsildur bununla kötülerin lideri Sauron’un parmağını kesmişti. Kılıç daha sonra tekrar dövüldü ve Anduril adını aldı. Anduril dışında romanda anlatılan ve özel isimlere sahip savaş aletleri içerisinde kılıçlar dikkat çekiyor. Hikâyenin en sonunda Aragorn, insanların kralı olur.

Thomas Malory’nin kitabını 15. yüzyılda basan matbaacı William Caxton, yazdığı önsözde dokuz mükemmel insandan bahseder. Bunları üçlü gruba ayırır. Buna göre bir grup Yahudi bir grup Hıristiyan diğeri de pagandır. Paganlar: Truvalı Hektor, Büyük İskender, Jül Sezar. Yahudiler: Duke Joshua, Davud peygamber, Judas Maccabeus. Hıristiyanlar: Şarlman, Godfrey of Bouillon, Kral Arthur. Caxton’un saydığı liste kral-taht-kılıç üçgenini doğrulayan bir listedir. Saydığı Yahudi öncüleri askeri yönü ön plana çıkan isimlerdir. Ayrıca sayıyı dokuz olarak vermesi de ilginçtir. Dokuz isim sayması bana göre tesadüf değil; bence Tapınak Şövalyeleri’yle ilgili bir bağlantısı var. Biliyorsunuz Tapınak Şövalyeleri dokuz kurucuyla beraber kurulmuştu. Arthur’un Ölümü adlı kitabı okuduğumda Tapınakçıları andıran olaylara da rastladım; ama genelde yorum katarak bulduğum işaretlerdi. Yani gizlenmiş bir anlatım olabilir. Buradan çıkacak sonuçlardan biri Malory’nin ve onun yayıncısı olan Caxton’un bir Tapınak Şövalyesi olabileceğidir.



[1] Danimarka bölgesinde yaşayan Cermenlere verilen isim.
[2] Sebe Suresi: 10 & 11
[3] http://her-an.org/2014/09/kral-arthur-ekskalibur-ve-maden/ (Erişim Tarihi: 28.10.2016)
[7] Piotr L. Grotowski, Arms and Armour of the Warrior Saints, çev. Richard Brzezinski, Hotci Publishing, 2003, s. 358

29 Aralık 2016 Perşembe

Aynı anda eş, anne ve kardeş olabilenler: Meryem, İsis, Morgana





Hıristiyanlıkta İsa’nın annesinin adı, kardeşinin adı ve Katolik Kilisesi’nin reddetmelerine rağmen önemli bir Hıristiyan kitlenin gerçekten var olduğuna inandığı kimi kaynaklarda cariye kimi kaynaklarda fahişe kimi kaynaklarda eşi olarak sunulan Mecdelli Meryem’in isimleri aynıydı. Yani Meryem’di. Bu üç veya biraz daha ihtimalleri olağanlaştırırsak iki farklı kişinin de adının aynı olması, farklı hikâyeler ve efsanelerle benzerlikler kurmamıza yol açmaktadır.
 
Bu benzerliklerden birisi Kral Arthur Efsanesi’dir. Kral Arthur Efsanesi’ni kısaca anlatıyım. Roma’nın 5. yüzyılda çökmesiyle Avrupa büyük bir kaos dönemine girmişti. Kaosun sebeplerinden biri barbar Cermen kavimleriydi. Bütün Avrupa’ya yayılan bu kavimler bugünkü Avrupa’nın kökenlerini oluşturmaları açısından son derece önemliydi. O dönemde Britanya’da Kelt kökenli Britonlar’ın hâkimiyeti devam ediyordu. Kıta Avrupa’sına yayılan barbar Cermenlerin sonraki hedefi Britanya adasıydı. Bu istilada rol oynayanlar ise Anglelar, Saksonlar ve Jutelar’dı. Aynı zamanda Hıristiyanlıkta hızla yayılmaya devam ediyordu. Pagan inanışa sahip Cermenler zamanla Hıristiyan olmaya başlamışlardı. İşte Kral Arthur efsanesi de tam böyle Pagan-Hıristiyan ikileminin yaşandığı karmaşık bir ortamda cereyan ediyor. Kral Arthur efsanesi Britanya ve Kelt kökenli bir efsanedir. Roma’nın çöküşüne rastlayan döneme tekabül eden bir dönemde o dönem Britanya’da yaşayan Kelt kökenli Britonları Sakson istilacılara karşı koruyan, adaletiyle, gücüyle ve onurlu ama zaafları olan Yuvarlak Masa Şövalyeleri’yle nam salmış olan Kral Arthur’u konu alır.

Kral Arthur ve Meryem anlatılarının benzeştiği nokta şu: Kral Arthur bir gün, üvey kardeşi olan Morgana’yla bilerek veya bilmeyerek cinsel ilişkiye girmiş ve kendi sonunu hazırlayacak Mordred isimli bir oğlan çocuk dünyaya gelmişti. Morgana, efsanedeki en önemli karakterlerden biridir. Arthur’un hayatında en önemli etkileri Morgana yapmıştır. Genelde kötü olarak resmedilir çünkü Hıristiyanlığa geçiş döneminde pagan kalmak için direnmiştir.  

Şimdi Morgana ve Meryem ismine dair anlatılardaki benzerlik tesadüf olarak değerlendirilebilir ama Kral Arthur’a atfedilen çeşitli özelliklerin birebir Hz. İsa’yı andırması, şüphemi güçlendirmektedir. Arthur efsanesiyle ilgili en ünlü kitaplardan birisini yazan Thomas Malory’nin eserinde, Arthur, sürekli olarak İsa’ya benzetilir. Kral Arthur sürekli olarak güçlü bir Hıristiyan görüntüsü çizer. Kimilerine göre o, Hz. İsa’dan sonra yaşamış en saf Hıristiyan’dır.  Ayrıca Arthur’un ünlü büyücüsü ve danışmanı Merlin’in de İsa’yla pek çok benzerliği vardır. Örneğin ikisi de daha bebekken konuşmaya başlarlar. Biz biliyoruz ki, Hıristiyanlık Britanya’da yayılmaya başladığından sonra güçlü Kelt mitolojisinden ve kültüründen etkilenmişti. Hatta Kelt rahipleri Druidlerin Hıristiyanlık içerisinde azizler olarak eridiği sıkça dile getirilen bir söylemdir. Zaten Kral Arthur efsanesi de Kelt-Hıristiyan birleşiminin bir ürünüdür. Kelt mitolojisindeki tanrıçaların özelliklerinden biri üçlü surete bürünebilmeleridir. Morgana’nın(Morgan, Morgause, Morgawse, Morgan le Fay gibi isimlerle karşımıza çıkabilir[1]) Kelt mitolojisindeki muadili olan Morrigan bu yeteneğe sahiptir. Buradan çıkarılabilecek sonuç, İsa’nın annesi, kız kardeşi ve eşinin Meryem olduğu iddiası Kelt mitolojisinden gelme bir iddia olarak gözükmektedir.

Anlatılardaki farkı da bilmek gerekli. Örneğin sadece Hz. İsa’nın en yakınındaki üç kadının isminin aynı olduğunu biliyoruz. Yani bunların ilişkileri genellikle belirtilmiyor. Fakat Hz. İsa’yla ilgili annesinin ve ilişkiye girdiği kişinin isminin aynı olması, bizi şüphelendirmeye itiyor.  Dediğim gibi bir Müslüman olarak Kur’an’ın Hz. İsa ve Hz. Meryem hakkında anlattıkları hakkında zerre şüphem yok. Kur’an’ın en az Hz. İsa kadar Hz. Meryem üzerinde de durduğunu ve onun temizliğine vurgu yaptığını biliyoruz.

Malory, Arthur’un kimsenin çıkaramadığı taşa saplanmış kılıçla kral olmasını İsa’yla özdeşleştirir.[2] Çünkü ona göre tüm insanlığa kral olarak doğan İsa doğduğunda büyük mucize ortaya çıkmıştı ve bu topraklara hükmedecek kralın da mucizeler göstermesi gerekiyordu.

Mecdelli Meryem’in aynı zamanda İsa’yı mesheden Bethanya’lı Meryem’le aynı kişi olduğu ifade edilmektedir. Bazı yorumlara göre İsa’nın meshedilmesi pagan bir eylemdir ve Bethanyalı Meryem kadın bir papazdır. Meshetme geleneğinin paganlardaki kutsal kralın meshedilmesi ayininden geldiği belirtilmektedir. Bu geleneğe “Kutsal Evlilik” ismi verilmekteydi ve kraliçe-kadın-papazla kral-papazın evliliğini simgeliyordu.[3]Bu geleneğe göre kral gerçek gücüne ulaşmak için kadın-papazla cinsel olarak birleşmek zorundadır. Bu açıdan Kral Arthur’un neden üvey kardeşi Morgana’yla yattığını açıklayabilir. Gerçi Arthur’un gücünün temel esası adaletlilik, Merlin, Excalibur, savaşçılık, şövalyelik gibi hususlara dayanıyordu. Morgana’yla birleşmesi ona güç katmak yerine Mordred’ın yani kötülüğün doğmasına neden olmuştur. Bunun sebebi çok büyük ihtimalle Morgana’nın aslında kötü biri olması olabilir. Gerçi Morgana genelde kötü olarak anlatılır ama az da olsa iyi olarak resmedildiği çalışmalar[4] da mevcuttur. Anlatılarda Morgana’nın genelde kötü olmasının sebebi onun Hıristiyanlığa karşı durarak Pagan kalması olabilir. Malory’e göre Morgana sihir yeteneklerini gittiği rahibelik okuluna borçludur. 

Arthur’un gayrı meşru oğlu olan Mordred’la yaptığı son savaş sonrasında ölü bedenini veya yaralı hâlini Avalon’a kayıkla götüren leydi/kraliçe/periler arasında Morgana’nın da olduğu bazı kaynaklarda geçmektedir.

İsis

Bu benzerliğe bir de Mısır mitolojisindeki İsis’i ekleyerek işi biraz daha ilginçleştirelim. Bu iddiayı ben ilk Zeitgeist adlı belgeselde görmüştüm. Belgesele göre İsis’in oğlu Horus, İsa anlatıların kökenini oluşturuyordu. 

Yazımız açısından kritik önemdeki husus, Mısır mitolojisine göre İsis adlı tanrıçanın, Osiris adlı tanrının hem kız kardeşi hem de karısı olmasıdır. İsis’in lakaplarından biri Bereket Efendisi’dir. Kaynaklarda hem karısının hem de kardeşinin isimlerinin aynı olması gibi benzerliklere rastlanılması çok ilginç bir husus. Bu benzerlikler, ya açıktan birbirlerini reddeden inançların örtülü olarak aynı havuzdan beslendiğini gösterebilir ya da hikâyelere bir gizem katılmak isteniyor olabilir. Bir Müslüman olarak Hz. Meryem’le ilgili düşüncem Kur’an’dan farklı olamaz. Ama Hıristiyanların kabul ettiği ve İncil’de de yer alan söylemler açıkça pagan kültürü çağrıştırmaktadır. Zaten İncil tahrif edilmese belki de Kur’an inmeyecekti. Allah’ın hak öğretisi zamanla bozuldu. 

Kral Arthur’la olan benzerliği gördükten sonra Hıristiyanların Mısır Mitolojisiyle olan benzerliklerine biraz daha ikna olmaya başladım. Belli bir karşılıklı etkileşimin oldu muhakkak. 

Kelt haçı ve Antik Mısır'ın en bilinen sembollerinden olan İsis'le özdeşleşmiş Ankh'ın benzerliği de, İsis ve Morgana arasındaki benzerliği açıklayabilir. 

Solda Kelt Haçı. Sağda Ankh
 



[1] Patricia Monaghan, The Encyclopedia of Celtic Mythology and Folklore, Facts on File, New York, 2004, s.339
[2] Thomas Malory, a.g.e. s. 35
[3] Lynn Picknett & Clime Prince, a.g.e. s. 373
[4] Bu çalışmalardan belki de en ünlüsü Marion Zimmer Bradley’in Avalon’un Sisleri adlı romanıdır.

Keltler




Giriş


Öncelikle tarihçilere bir sitemim var. Avrupa Tarihi’nin önemli bir donum noktası, Cermenler, Keltler ve Romalılar arasındaki her türden savaşlar, barışlar ve kaynaşmalardı. Buna rağmen kaynaklarda Keltlere yeterince süre ayrılmadığını düşünüyorum. İlk Çağ tarihi, genel dünya tarihi veya uygarlık tarihi kaynaklarında Avrupa daha çok Antik Yunan ve Roma ağırlıklı anlatılıyor. Yazarların iyi niyetli olduğunu varsayarsak öne çıkan ihtimal Keltlerin çok geniş alana yayılmasıdan dolayı sabit bir Kelt topluluğundan ve izinden bahsetmenin zor olması söylenebilir. Ayrıca Keltlerle ilgili bilgiler ve yorumlar genelillikle geniş arkeolojik çalışmalar neticesinde bulunan alet edavatlarla mümkün olabildiği için de fazla ayrıntılı ele almıyor olabilirler. Türk tarihçi veya yazarlardan hiç bahsetmek istemiyorum; çünkü onlar dünyada sadece Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in olduğunu zannediyorlar. Abartı gibi geliyor ama gerçekten de yapılan çalışmalara baktığımda gerçekten böyle bir anlayışları var maalesef. Gariptir, güya kendi tarihimize bu kadar önem veriyoruz ama kendi tarihimizi yine Bernard Lewis gibi yazarlardan öğreniyoruz. Türkiye’de hemen hemen her konu pastadan pay kapma üzerine olduğu için bence kolaycılığa kaçılıyor. Uygarlık Tarihi kitapları birbirinin aynısı. Literatür taraması şeklindeki eserlerde yenilik bulmak çok zor. Her sektörde belirli bir formül bulunmuş ve akademisyenler veya diğer yazarlar da bu formülü uyguluyor. Nasıl olsa okuyucu hiç sorgulamıyor. Kitapçılara vs gittiğinizde görürsünüz ki, ortalık Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti Yakın Tarihi’ni konu edinen kitaplarla doludur. Hepsinde de hemen hemen benzer bilgiler vardır. Bu sektör Türkiye’de popülerleştiği için geliri iyidir. Birbirinin kopyası eserler yayınevini hiç rahatsız etmemekte hatta tüccar kafasnda oldukları için onları mutlu etmektedirler. Öyle bir duruma gelindi ki, bu tarih kitaplarının cıvık aşk kitaplarından hiçbir farkı kalmadı. Sonuçta iki sektörde de mantık aynı işliyor. 

Kelt Tarihi, Yaşantıları, Özellkleri

Keltler sözcüğü ilk kez M.Ö. 5. Yüzyılda Yunanlı yazar Miletoslu Hekataios tarafından kullanılmıştır.[1]Kelt tarihi genelde M.Ö. 700’lerden başlatılır; ama onların ilk ortaya çıkışları M.Ö. 1000 ve hatta Neolitik döneme(M.Ö. 8000-5500)  kadar geri götürebilmektedir.[2]  Yunanlılar onlara soylu ve yüce anlamında Keltoi diyorlardı.[3]Romalılar ise güçlü kudretli anlamında Galli diyordu.[4] Sınırları batıda Britanya ve İrlanda’ya, doğuda Anadolu’ya ve Balkanlara, kuzeyde Kuzey Avrupa’ya, güneyde İtalya ve İber yarımadasına kadar ulaşıyordu. Avrupa’nın neredeyse tamamında ayak izleri görülebiliyordu. Bu geniş yayılımı Roma’nın büyümesi ve Cermen istilasıyla beraber gittikçe küçüldü. Küçülme neticesinde Keltler için İrlanda, Galler, İskoçya ve Fransa’nın uç bölgeleri sığınak konumu görmeye başladı. Ama buradaki varlıkları da zamanla yok olmaya başladı. 

Keltler 3. yüzyılda yaklaşık 278-279 yıllarında Anadolu’ya geldiler ve Orta Anadolu’da Kızılırmak çevresinde yerleşim kurdular.[5]Buraya yerleşen Keltlere Yunanlılar Galatyalılar dedi. Bu isim Avrupa’da zaman zaman Keltlerin tamamını niteleyen bir isim olarak kullanıldı. Keltlerin çok geniş alana yayıldığı değerlendirildiğinde Keltlerin tamamına Galatyalılar demek kafa karıştırıcı olabilir; bu yüzden sadece Anadolu’ya yerleşenlere Galatyalılar demek daha doğrudur.

Anadolu’ya gelen Keltler yani Galatlar, Ankara, Yozgat ve Nevşehir arasındaki bölgeye yerleşmişlerdir. Arkeolog Mustafa Metin’e göre Galatlar Anadolu’da hakim bir kültür eser bırakamamıştır çünkü küçük bir gruptular ve Helenistik döneme denk gelmişlerdi. Metin, yine de Galatların etkisinin şu an hâlâ Anadolu’da yaşadığını iddia etmektedir.[6]

 Galatlardan günümüze Yozgat’ta bulunan Tavium Antik Şehri ve Gordion’da bulunan kalıntılar, İstanbul’daki Galata semti gibi bazı yer isimleri ve çeşitli buluntular kalmıştır. Ayrıca Arthur’un sarayı Camelot olması en muhtemel yerlerden biri olan Tintagel’de yeni yapılan kazılarda bulunan bulgulara göre çevrede yaşayanlar Anadolu’dan şarap ve Yunanistan’dan zeytin yağı getirip içmişlerdir.[8]İçerken kullandıkları bardaklar Fransa’da ve tabaklar Kuzey Afrika’da yapılan ürünlerdir.[9]Büyük ihtimalle farklı bölgelerin ve kültürlerin ürünlerini kullanmalarının, Keltler’in yayılımıyla ilgisi vardır. 

Araştırmacı Aytunç Altındal, Anadolu’daki Keltlerin bulundukları bölgeye “Türkije” ismini verdiklerini iddia etmiştir.

Keltçe, Hint-Avrupa dil ailesine bağlıdır. Keltçe’nin kendi içinde bölünüşü, tarihi serüvenlere paralel olarak kıtasal ve adasal olarak bölünmüştür. İngiltere, Galler ve Bretonya bölgelerinde Britonik lehçe konuşulur. İrlanda, İskoçya ve Man adalarında Goidelic lehçe konuşulur. Kıta Avrupası’ndaki Keltlerin konuştuğu lehçe de Gaulish olarak tanımlanır. Bugün Keltçe’nin saf hâline rastlamak zor olsa da, Galler, Bretonya, İrlanda ve İskoçya’nın bazı bölümlerinde Keltçe’nin izlerine rastlanabilir.[10]

Keltlerin tarihi serüveni iki periyod şeklinde ele alınırsa daha rahat değerlendirmeler yapılabilir. Birinci periyod, ilk ortaya çıktıkları Demir Çağı’ndan M. S. 5. yüzyıla kadar olan dönemi kapsar. İkinci periyod, Hıristiyanlıştıkları dönemi içeren M. S. 5. yüzyıldan Ortaçağ’ın sonlarına doğru olan dönemi kapsar.[11]İlk periyodu, yayılma ve yerleşme dönemi olarak; ikinci periyodu ise dönüşme ve asimilasyon dönemi olarak isimlendirebiliriz. 

Keltlerle ilgili dikkatimi çeken detaylardan biri, yaşadığı bölgelerde hiç kalıntıları olmasa dahi yer isimlerini oluşturmadaki yetenekleri. Bazı örnekler: “Paris è Parisi, Belgium è Belgae, Rennes è Redones, Kent è Cantii, Chartres è Carnuti”[12]Bunun sebebi bence onların kendine has kültürleri ve yapılarıdır. Bu açıdan Avrupa’nın demografik temelini oluşturan Cermenler’den daha iyi durumda olduklarını söyleyebiliriz. 

Keltlerin Britanya’daki yaşamlarında sözlü geleneğin çok güçlü olduğu değerlendirilmekte. Ayrıca tarihi dönemlere doğru yaklaşıldığında Keltlerin yazıyı benimsediklerine dair önemli bulgular bulunmuş durumda.[13]Sözlü geleneğin güçlülüğünün somut doğrulamasını Kral Arthur efsanesi sağlamakta. Çünkü çok açık ki, Arthur efsanesinin bu kadar etkili ve uzun ömürlü olmasını sağlayan Ortaçağ şövalyeliği olduğu kadar Kelt kökenidir. Keltlerin gizemleri ve zaten başlı başına gizemli bir topluluk olmaları ilgi çekiciliklerini daha fazla artırıyor.  

Kelt topluluklar kabileler şeklinde yaşarlardı. Kabileler birbirlerine bağımlı değildi. Kabileler içerisinde hiyerarşik bir düzen vardı. Kabile bireylerden her zaman daha önemliyidi.[14] Fakat çok farklı coğrafyalarda hayatlarını sürdürmelerine rağmen kültürel havuzları ortaktı. Zaman zaman birbirleriyle savaşsalar da etnik birliktelik ve bilince sahiptiler. 

Keltler öbür dünyada orman ruhlarının yaşadığına inanırlardı. Druidler ayinlerini özellikle ormanlarda gerçekleştirirlerdi.

Keltlerle ilgili araştırma yaparken ilk karşılaşılan kavramlardan biri Halstatt kültürüdür. Bu kavram Keltlerin kökeniyle alakalı bulgulara dayanır. Avusturya’nın Halsstat bölgesinde Keltlerle ilgili önemki bulgulara rastlanmıştır.[15]

Keltler, Halstatt haricinde, bugünkü İsviçre’de kendileriyle özdeşleşen La Tene uygarlığı ve bugünkü Macaristan’da Urnfielders kültürü oluşturmuşlardır.[16] La Tene kültürü M.Ö. 5. yüzyıldan 1. yüzyıla kadar sürmüştür. Urnfielder kültürü ise M.Ö. 6. yüzyıl civarlarında ortaya çıkmıştır.

Keltler büyük yayılmalarını M.Ö. 600 ve 400 yılları arasında gerçekleştirmişlerdir. Roma egemenliğine girmeden önce yüksek medeniyet seviyesine ulaştıkları tarihi kaynaklarda geçmektedir.  

Farklı kaynaklarda kabul edilen ortak tespitlerden birisi, onların acımasız savaşçılığı ve savaşa verdikleri önemdi. Savaş, Kelt toplumları için toplum yapılarını sürdürmek ve korumak için hayati derecede önem arz ediyordu.[17] Boynuzlu miğferleri, uzun kılıçları ve kalkanları onları savaş alanında rahatlıkla ayırt etmeye yarıyordu.

Keltler demiri ve metali işlemekte ustalaşmışlardı.[18] Savaş aletleri, el sanatları, dokumacılık, “tekerlekli taşıma araçları”,[19] ve günlük yaşama dair malzeme yapımında kendi dönemlerindeki diğer topluluklara göre bir adım daha öndeydiler. Metali sadece savaş için kullanmamarı önemli bir detay. Ayrıca o dönemde Keltlerin Cermenlere nazaran tarımda çok daha yetenekli olduğu belirtilmektedir. İnançlarının ilkelliği haricinde bakarsak Keltlerin kendi dönemlerinde kendilerine has bir yaşayış şekli olduğu anlaşılmakta.

Keltler Avrupa ticaretinin oluşmasında ve canlanmasında önemli rol oynamışlardır. Tuz, bronz, şarap, tarımsal ürünler ve hatta o dönemde lüks görülen malları ticarette kullanmışlardır.[20]
 
Fakat okumalarımdan elde ettiğim değerlendirmelerine göre Keltler tarımdaki yeteneklerini, ileri dönemlerde savaş ve siyaset gibi alanlarında gösterememişlerdir. Cermenler tarımda zayıf olsalar da yöntemsil sistemlerini güçlü şekilde kurdular, bir aristokrasi yarattılar ve Avrupa siyasetinde gittikçe daha fazla rol oynamaya başladıdır. Keltlere baktığımızda ise sürekli geri çekilen ve küçülen bir topluluk görüyoruz. Tarımdaki yetenekleri, ilerleyen dönemlerde onların sadece basit birer köylü ve serf olmalarına neden olmuştur. Gizemlerini, mitolojilerini ve kahramanlarını söyleyediğimiz gibi bazı gerçeklikleri de açıklamamız lazım. Aslında Keltlerin bu serüveni çoğu toplum için ibret alınasıdır. Tabii daha önce dile getirdiğim gibi eğer siz tarihe klişe yaklaşımlarla ve takıntı sorunlarla yaklaşırsanız bu serüveni bırakın, Keltlerin kendisinden dahi haberiniz olmaz. Hatta şu an Keltler ve Kral Arthur’la ilgili söylediğim bilgi ve çıkarımların çoğunu ilk defa ben açıklıyor olabilirim. Sadece ezberleyen, sorgulamayan, kronoloji okuyup geçen bir anlayışla toplumların ve bireylerin ilerlemesi çok zordur.

Romalılar, Britanya’yı fethetmek için çıkartma yaptıklarında adadaki Keltleri şöyle tanımlıyorlardı: “Tamamen çıplaktılar. Heybetli görünmek için metal yakalar giyiyorlardı. Uzun miğferler kullanıyorlardı. Ağır demir kılıç ve tahta sopalar taşıyorlardı. Piktlere benzer şekilde vücutlarını maviye boyuyorlardı.”[21]Saydıkları bu özelliklerden Kelt dediklerinin aslında Piktler olduğu sonucu çıkıyor. Yani insanların Kelt dedikleri aslında zaten Piktler. Fakat bu iddia kesin değil. En azından herkesçe kabul edilmediğini söylemem lazım. Birbirleriyle etkileşimde olmaları çok olası, bu doğru.
Kelt mitolojileri genellikle kahraman odaklıdır.[22]Bu yönüyle Arthur efsanesini toplama olarak değerlendirebiliriz. Çünkü öyle bir efsane var ki karşımızda; çok farklı ilgi alanlarına sahip olanların dahi kendine dair bir şeyler bulabildiği bir anlatıya sahip.

Keltlerde kadınlar savaşçı olarak üstün meziyetlere sahipti. Savaşçı Kelt kadınlarına verilebilecek en önemli örnek Kelt İceni kabilesinin lideri olan Kraliçe Boudicca’ydı. Boudicca, Roma’nın Britanya’yı işgaline karşı isyan bayrağını çekmiştir. İlk başlarda aldığı galibiyetlere rağmen son Watling Street Savaşı’nda Roma ordusuna yenilmiş ve savaş alanından kaçarak intihar etmiştir. Fakat bu yenilgiye rağmen Romalılar ondan çok korkmuş olacaklar ki, onu tanımlarken bilinçaltlarındaki korku adeta ön plana çıkıyor: 

“Çok uzun boyluydu, hatta erkeklerden bile daha uzundu. Sesi gür ve güçlüydü ve dağdan dağa yansıyacak kadar yüksekti. Ateş saçan delici güçleri ve belinden aşağı sarkan uzun, gür, kızıl-kahverengi saçları vardı. Dalgalanan ekose bir pelerin giyerdi. Boynunun etrafında kalın ve altın rengi bir gerdanlık takardı.”[23]

O dönemin genel atmosferini düşündüğümüzde bir lider, kral veya komutan gibi konumlarda olanlarla ilgili bu tarz abartılı benzetmeler son derece doğaldır. Mesela 1995 yılındaki Braveheart dizisinde ünlü bir sahne vardır. İzleyenler kesin hatırlar ama ben yine de izlemyenler için anlatayım; İngilizlere başkaldıran İskoçların lideri William Wallace, İngilizlerle yapılacak olan savaş esnasında, alana geldiğinde İskoç ordusunun bazıları onun gerçek Wallace olduğundan emin değildir; çünkü onun hakkında anlatılan hikâyelerde William Wallace için çok daha abartılı özelliklerden bahsedilir. Aslında bu durum sadece eski “gelişmemiş” toplumlar için değil, bugünkü toplumlar için de geçerlidir. Bugün güçlü liderlere inanılmaz özellikler atfetme eğilimi hâlâ devam etmektedir. 

Romalıların şaşkınlığının bir diğer sebebi büyük olasılıkla bir kadının komutan olması ve işini de başarılı şekilde yerine getirmesidir. Büyük ihtimalle bu sözler Keltlerle ilgili ilk izlenimlerden gelen bir parçadır. Adada yayıldıkça kadınların Kelt toplumundaki rollerini daha iyi görmüş olmalılar.

Boudicca’nın mezarının Londra’da King’s Cross tren istasyonunda olduğu iddia edilmiş fakat bilimsel olarak ispat edilememiştir.[24] Yani Kral Arthur gibi onun da mezarının yeri belli değildir ve ikisi de Roma’ya karşı savaşmıştır. Keltik tanrılar arasında erkek tanrılar olduğu gibi kadın tanrılar da vardır. Kadın tanrılar bereket tanrıçalarıdır.  

Keltlerle ilgili radikal bulduğum görüşlerden biri Clive Panting’e ait. Ona göre Keltler, sadece İrlanda’nın bazı bölgelerinde yaşayan tarımla uğraşan köylülerdir. İddiasını temellendirmek için Keltler hakkında yeteri kadar bulgu olmadığından bahseder.[25]Bu görüşünü “Absürt bir şey söyleyim de gündem olayım” mantığıyla açıklamış olabilir. Ancak Keltler hakkında bu tarz yorumlar daha önce saydığım gizemli özellikleri çerçevesinde beni şaşırtmıyor ama elde edilen bulgular onu yalanlıyor diyebilirim. Mesela bir başka tarihçi de Keltlerin aslında özel bir ırk olmadığını sadece kendine has dilleri olan insanlar olduğunu söylemektedir. Bana göre ikisi de yanlış. Bir kere dilsel olarak Keltçe’nin etkileri, bugüne kadar ulaşan güçlü mitolojik zenginlikleri, kendilerine has inanışları, sembolleri, karakterleri ve kendine özgü eşyaları gibi bulgular netken onların, basit birer köylü veya dilsel parçalanmaların oluşturduğu topluluk olarak sunulmasını doğru bulmuyorum. 

Avrupa ve Kelt tarihinin örtüştüğü noktalara bakarsak, Keltler bir yönüyle her şeyin başlangıcı gibidir. Kendinden önce fazla bilinmeyen kabileleri katlederek yok ettikleri söylense de sonraki kültürel birikimleri ortadadır. Bir nevi Avrupa’ya temel atmışlardır. Onları, Avrupa zeminindeki tuğla ve çimento olarak değerlendirebiliriz. Tabii dönemin şartları göz nüne alındığında, coğrafyadaki her insanın ve kültürün zeminin kurulmasında bir rolü vardır. 

Arthur’un Keltler için önemi, onun birleştirici özelliğinden gelmektedir. Çünkü Keltler, Britanya’dan Anadolu’ya ve Akdeniz’e kadar yayılmalarına rağmen tek bir birleşik krallık kuramamışlardır. Arthur bu yönüyle onlar açısından özel bir anlam ifade etmektedir.

Notlar ve Kaynakça


[1] Venceslas Kruta, Keltler, çev. İsmail Yerguz, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 2009, s. 8
[2] Norman Davies, Avrupa Tarihi, çev. Burçu Çığman & Elif Topçugil, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 2011, s. 105
[3]John Morris Roberts, Avrupa Tarihi, İnkılap Yayınevi,  s. 82
[4] Stephen Allen, Lords of Battle, Opsrey Publishing, New York, 2007, s. 8
[5] Stuart Piggott, The Druids, London Thames and Hudson Publiciation, 1968, s. 36
[10] Angus Konstam, The Forts of Celtic Britain, Osprey Publishing, New York, 2006, s. 5
[11] Paul Marie Duval, The Celts, The Unesco Courier, 1975, s. 5
[12] Graeme Davis, Advanced Dungeons & Dragons: Celts, Campaign Sourcebook, Cambridge, 1992,  s. 13
[13] Venceslas Kruta, a.g.e. s. 21
[14] Adam Hart Davies, Tarih Atlası, çev. İpek Djafer, Esra Okutan, Ahu Erkıvanç vd., Boyut Yayıncılık, İstanbul, 2011, s.
[15] Adam Hart Davies, a.g.e. s.
[16] Peter Wilcox & Angus McBride, Rome’s Enemies 2: Gallic And British Celts, Osprey Publishing, Toronto, 1995, s. 5
[17] Wayne Reynolds & Stephen Allen, Celtic Warrior 300 BC-AD 100, Osprey Publishing, Oxford, 2001, s. 10
[18] D. W. Harding, The Archaeology of Celtic Art, Taylor & Francis Group, New York, 2007,  s. 27
[19] John Morris Roberts, The New Penguin History of the World, s. 157
[20] Tim Newark & Angus McBride, Ancient Celts, Concord Publications, Hong Kong, 1997, s. 4
[21] Susan Wise Bauer, Dünya Tarihi: 1. Cilt İlk Çağ, çev. Mihriban Doğan, İstanbul, 2012, s. 231-232
[22]Henri Hubert, The Greatness and Decline of the Celts, Taylor & Francis Group, New York, 1996,  s. 308
[23] Susan Wise Bauer, a.g.e. s. 262
[25] Clive Panting, Yeni Bir Bakış Açısıyla Dünya Tarihi, çev. Eşref Bengi Özbilen, Alfa Yayınları, İstanbul, 2011, s. 210