30 Mart 2016 Çarşamba

Dış politikada kararlılık, Anglo-Sakson cüretkârlığı ve ittifakı





- “Haritalar yeniden çiziliyor.”

- “Yeni bir oyun oynanıyor.”

- “X ülkesindeki mesele bir satranç oyununa dönüşmüş durumda.”

Okumuş-okumamış veya eğitimli-eğitimsiz olması fark etmeksizin dünyada meydana gelen uluslararası ilişkilere dair insanların genellikle yaptığı yorumlar bu şekildedir. Elbette bu liste fazlasıyla genişletilebilir. Profesöründen kahvede okey oynarken karşısındaki televizyonda gündemi seyreden insanına kadar hemen hemen herkesin kullandığı bu tarz cümlelerin reel politikte yer yer karşılığı olabilse de, bu tarz söylemler, karar alıcılar ve sorumluluk sahibi insanlar için pek fazla anlam ifade etmemektedir. Etmemesi de gerekir; çünkü artık geleceği istediğiniz kıvama getirebilmeniz için bu tarz söylemleri bırakın; dünyanın en iyi analizlerini bile yapsanız yeterli olmamaktadır.

Günümüzde medyanın artan önemi, devletleri, uluslararası ilişkilerde çok yönlü düşünmeye itmiştir. Medyanın üstüne bir de küreselleşmenin ve teknolojinin yarattığı artan farkındalık, devletleri irade koyma noktasında çekingen kılmaktadır. Bu çekingenliğin sebeplerinden biri medya demeçlerinin kolaycılığı ve salt retoriğin çekiciliğidir. Sadece konuşarak her şeyi halledebileceğini sanmak, bir sanrıdır. Bu sanrının yaratacağı bedel, çekingen tavırla alamadığınız kararların yaratacağı bedelden daha ağır olabilir.

Eğer dünyanın en büyük devletlerinin bile dâhil olduğu bir mesele var ise ve bu meseleye bir ‘satranç tahtası’ deniyorsa; siz de ‘kalenizi’, ‘şahınızı’, ‘filinizi’ oynamaktan çekinmeyeceksiniz. Mesela Rusların son zamanlarda yaptıklarını bu çerçevede okuyabiliriz. Anti-Amerikancı bayrağın taşıyıcısı, Avrasyacılığın simgesi ve diğer devletler nezdinde alternatif hegemon güç olabilmesi için Rusya, bu tarz hamlelerin zorunlu olduğunun farkında. Tabii bu biraz da kapasiteyle ilgilidir.

Hamle yapmadan stratejik tıkanmışlıkları çözmeniz zorlaşıyor. Biriken ve yığılan sorunların üstüne bir de hamlesizlik, gün geçtikçe çökmenize ve daha sonra hiçbir manevra kabiliyetinizin kalmamasına neden oluyor.

İran da buna örnek olabilir. Şunu unutmamak gerekiyor; her ülkenin özellikleri, her bölgenin şartları ve her aktörün önceliği farklıdır. Uluslararası ilişkilerde her konuya matematik formülü gözüyle bakmak, bizi her zaman hüsrana uğratacaktır. İran’a dönelim. Suriye özelinde sahanın gücünü ve her anın önemini bilen İran, generallerini kaybetmekten bile çekinmeyecek bir politika izliyor. Ayrıca stratejik bir refleks olarak tanımlayabileceğimiz şekliyle de ABD ile olan ilişkilerini bir nebze de olsa makul sınırlara çekmeye çalışıyor. İran’ın burada çok yönlülük gerektiren sisteme yönelik, kapasitelerini, bu çok yönlülüğü bilerek uyguladığını söyleyebiliriz.

Anglo-Sakson ittifakına doğru mu?


İngiltere ve ABD için vereceğim örnek genellikle istihbarat örgütleri üzerinden olacak. Konuyla az çok ilgilenen herkes, ABD’nin National Security Agency(NSA) adlı kuruluşunu ve faaliyetlerini duymuştur. ABD’nin cüretkâr politikalarını gözleme adına en önemli ‘deney faresi’ şu an NSA’dir. Bunun yanında bir dönem sessiz sedasız Afganistan, Pakistan, Yemen ve Somali’de sürdürdükleri ‘silahlı dronelarla terörist avı’na çıkma stratejisi de bu kapsamda değerlendirilebilir. El Kaide militanlarının yanında masum sivillerin de yaşamlarını yitirmesi, basın tarafından haber değeri taşımıyor olsa gerek ki, üzerinde neredeyse hiç durulmadı. 2008’den başlayarak yapılan bu silahlı drone saldırılarında, hesap vermeyen suçlu motifi yanında sonra bazı devletlerin ABD’den drone talepleri olmuştu; fakat ABD bu istekleri geri çevirmişti. Ayrıca ABD, Suriye’deki IŞİD mevzilerini sadece kendi envanterinde bulunan F-22’lerle vurmuştu. Bunları göz önünde tuttuğumuzda ABD açısından maddi gelirlerin, bu yazıda tartışılan ilkeler yanında o kadar bir önemi olmadığı yorumu yapılabilir.

ABD’nin NSA, diğer istihbarat örgütleri ve güç unsurları eliyle yürüttüğü politika, dost-düşman fark etmeksizin diğer devletleri de endişelendirmektedir. NSA üzerinden ilerlersek, daha önceki yazılarımda belirttiğim bir hususu burada da söyleyeceğim: “Artık dünyada her ülke, ulusal güvenlik politikalarında, gittikçe ‘big brother’laşan, tehlikeli bir şekilde insanların gözünde makulleşen ve ‘zaten engellemek imkânsız o zaman meşru görelim’ mantığıyla yaklaşılmaya başlanan NSA’yi iyi değerlendirmek ve buna göre politikasını belirlemek zorundadır. Küreselleşme ve medya, gizliliği zorlaştırırken bir yandan da değerini artırmaktadır.”

Haber toplamaya yönelik sistemler konusunda gelecekte daha çok milli yazılımlar görebiliriz. En azından devletler nezdinde bu konuya daha fazla bütçe ayrılacağı söylenebilir. Ki buna dönük teknolojileri zaten görüyor olmakla birlikte, istihbarat amaçlı teknolojik gelişmelerin ileride de bir sıçrama yapacağı, olağan karşılanabilecek bir durum. Teknoloji üzerinden yürütülen mücadele çok yönlü bir özellik taşımaktadır. Devletleri bir bilgi savaşının içine soktuğu kadar, teknoloji merkezli müdahaleci tezahürlere de yol açabilecek bir konudur.

ABD ve İngiltere, bir ülkenin haklarını ihlal eden girişimlerde veya hukuki sınırları aşan istihbarat faaliyetlerinde bulunduktan sonra herhangi bir özür, açıklama, düzeltme gibi eylemlerde genellikle bulunmuyorlar, böyle bir ihtiyaç hissetmiyorlar. “Özür, suçu kabul etmek olduğu için böyle bir ihtiyaç hissetmiyorlar” gibi bir karşı argüman ortaya atılabilir ama bu yeterli açıklama olmaz.

İstihbari ittifaklar anlamında en yoğun en sorunsuz ilişkilerden olan ABD-İngiltere-Yeni Zelanda-Avustralya ittifakını Anglo-Sakson müttefikliği olarak değerlendirmekte bir sakınca görmüyorum. Kimliği ve tarihsel vurguyu ön plana taşıyan bu yeni trend, bölgeselleşmeyi teşvik edebilir, devletleri daha içe kapanık hâle getirebilir. Tabii bugün baktığımızda, serbest pazar ekonomisi ve geliştirilen ekonomik ilişkiler, işbirliğini her zaman teşvik etmektedir. Fakat ileride devletlerin elde ettiği bilgiler konusunda bugüne nazaran daha korumacı davranması muhtemel.

Artık devletlerin güçlülük ölçütü, ekonomik, siyasi, coğrafi, askeri üstünlüğün yanı sıra, milli politikalarınızı-güç unsurlarınızı ne derece uygulayabildiğinize veya ABD’den/Batı’dan/NATO’dan/’büyük güçler’den ne derece bağımsız olarak politika yürütülebildiğinize bağlı olarak düşünülmektedir. Fakat icracılığında bir bedeli vardır. Sahada kendinizi daha güçlü var etmeniz, diğer devletlerle ilişkilerinizi kötü yönde etkileyebilir.
Sahada elde ettiğiniz kazanç > Dünya kamuoyunda aleyhinize yapılan propaganda. Eğer formülü bu şekilde işletebilirseniz, kararlılığın ödülünü almışsınız demektir.

Hedef aldığınız ülkenin tepkilerini önemsemeden o ülkede faaliyet yürütebilmek, saldırı ortaya çıktığındaki baskıyı düşündüğümüzde ancak güçlü devletlerin işi olabilir. Örneğin İngiltere’nin, dönemin Türkiye Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’i bir konferans günü dinlediği ortaya çıkmıştı. En azından görünürde müttefik olan İngiltere’nin bu tarz bir faaliyeti ve ABD’nin NSA aracığıyla Türkiye dâhil olmak üzere bütün dünyayı büyük bir vurdumduymazlıkla dinlemesini ben yine Anglo-Sakson cüretkârlığı olarak tasvir ettiğim karakter özelliğiyle açıklıyorum.

Aslında bu özellik tarihseldir. ABD’nin 1. Dünya Savaşı’ndan bu yana devam eden seyrinde ve bugün hâlâ hegemon konumda olabilmesinde veya İngiltere’nin kolonilerinin sayısını artırdığı dönem ve 1. Dünya Savaşı’nda bölge şekillendirici rolünde bu cüretkârlığın izlerine rastlayabiliriz. Cüretkârlık bu politikaların nedeni midir? Sonucu mudur? Bana göre hem nedenidir hem sonucudur. Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra ABD, yaşadığı boşluğu, sadece radikal İslâm’la değil; bu yeni davranış paket programıyla da doldurmaya çalıştı ve halen de çalışıyor.

Eğer büyük devlet olma iddiasındaysanız, bunu başarabilmek için sağlam bir iradeniz, kolektif bilinç eseri bir strateji ve yeterli imkânlara sahip olmanız gerekmektedir. Artık herkes her şeyin farkında; değişen trendler, meydana gelen olaylar, teknolojik gelişmeler, bölgesel değişimler vs. dünyanın çoğu bölgesinde de analiz edilmeye çalışılıp yeni değişimlere dair tespitler yapılıyor. Bu yapılan tespitler sonucunda da bireyler, kurumlar, devletler yeni dönüşümlere gereksinim duyuyorlar.
Çoğu devlet yöneticisinin/yetki sahiplerinin ‘Bakın burada şöyle bir oyun var, büyük güçlerin hedefi şu, komşularımızın gerçek maksadı şu’ gibi açıklamalar yapabilmesi tek başına bir anlam ifade etmiyor.

Zıtlıkları içinde barındıran küreselleşme, teknolojik gelişmeler ve sosyal medyanın çok yönlü etkileri burada da karşımıza çıkmaktadır. Bu saydığım etmenler, bir yandan farkındalığı artıyor ama bir yandan da seyirci kalmanın yeterli olduğunu bilinçaltımıza işliyor.


Özellikle terörizmin, devletleri iş birliğine zorlayan yönünü düşündüğümüzde, ABD ve İngiltere’nin bu tarz davranışlarına devam etmesi, çeşitli sorunlar yaratabilir. Avrupa Birliği’ni buna örnek olarak verebiliriz. AB özelinde baktığımızda kendi içlerindeki İngiltere ve Avrupacı(Fransa-Almanya) kanat kutuplaşmasının sebeplerinden biri de bu olabilir. İngiltere, gittikçe AB’den kopma eğilimi gösteriyor. İngiltere’yi buna zorlayan konulardan biri işte bu yazıdaki Anglo-Sakson ittifakı konusu olabilir. İleriki dönemlerde Avrupa Müdahale Gücü gibi AB bünyesinde geliştirilen yapılanmaların öneminin artacağı tahminini yapabiliriz. Ama dediğim gibi icracı kararlılığı ortaya koymadıktan sonra bu tarz girişimler bir tabela özgüveninden öteye geçemez. 

Ortaçağ ve günümüzde milis güçler: Suriye örneği




Suriye’deki savaşın yansımaları pek çok boyutta gerçekleşmektedir. Suriye, etkileri çok boyutlu olan bir mesele arz etmenin yanında, aynı zamanda yeni siyaset yapma biçimlerinin ve yeni savaşın da karakteristik özelliklerini yansıtan bir özellik taşımaktadır.

Beni bu yazıya iten sebeplerden biri, özellikle Suriye ve Ortadoğu özelinde meydana gelen gelişmelerin, Ortaçağ dönemiyle –kısmen de olsa- benzerliğidir. Yanlış anlaşılmaya sebep olmaması için şunu belirtmem gerekli: Burada kastettiğim oryantalist bir bakış açısıyla Ortadoğu’yu bir bataklığa veya ‘Ortaçağ karanlığı’na benzetme çabası değildir. Bölgedeki gelişmeleri analiz etmek adına uzman, analist vb. sıfatlı insanların bu tarz söylemleri, yaptıkları analizlerinin dikkate değerliğini düşürüyor. Stereotypelardan sıyrılamamış bir zihnin sağlıklı değerlendirme yapması zordur.   

Benzerliğe gelirsek, savaşın bir siyaset yapma biçimi olduğu temelinden ilerleyelim. Şu an Suriye’deki mevcut savaş, tarafların saha performansları neticesinde yaratılan gerçekliklerin politikaya yansıtılması mücadelesi şeklinde gerçekleşiyor. Ortaçağ’daki savaş ve siyaset ortamı da buna benzerdir. Hukukun ve meşruiyetin geri plana atıldığı, sistemin sert güçle ve saha mücadelesesiyle kalıcılaştırılmaya çalışılmasını iki dönemde de görmemiz mümkün. Durum böyleyken sahada varlık gösterebilmeniz için belli başlı araçlarınız olması gerekli. Özellikle de pek çok devletin dahlinin olduğu Suriye gibi meselelerde bu araçları bilmek, savaşı anlamak için hayati bir önem taşıyor. Ortaçağ’da kesin zaferli savaşların azlığıyla günümüzdeki sıcak çatışmaların doğası birbiriyle örtüşmektedir.


Bugünkü Suriye ve Ortaçağ’daki milislerin aynı olmadığını, yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için belirteyim. Burada kastım, devletler açısından milislerin kullanışlığının artmasıdır. Yoksa Suriye’deki genelde mezhepçi çizgide olan milislerle Ortaçağ’da paralı asker, din savaşçısı, köylü, çiftçi gibi birlikler tam anlamıyla aynı değildir. Suriye’de süregiden savaşın bir iç savaş olması, bu makası biraz daha açıyor.


Devletler bir ülkede kendi siyasetini uygulamak veya hissettirmek için çeşitli güç projeksiyonları yaparlar. En çok bilinenleri ise sert güç ve yumuşak güç projeksiyonlarıdır. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle beraber küreselleşmenin hızlanması  ve medyanın öneminin artması gibi sebeplerle yumuşak gücün ön plana çıktığını görmüştük. Fakat Suriye’deki durum, buna anti-tez teşkil edebilecek bir noktada duruyor. Uzun süredir uluslararası ilişkiler analizlerinden diplomasinin gücünden de çokça bahsedilirdi; fakat Suriye’de diplomasiye de bir rağbet olduğunu söylemek zor.


Tabii ki sadece Suriye’de değil; Ukrayna’da da bunu kısmen gördük. Rusya’nın bu ülkedeki savaşı fırsat bilerek Kırım’ı ilhak iddiası, yine sahanın gücünü gösterebilir. Tabii burada Rusya’nın gitgide siyasi-askeri devlete doğru bir kayışının yansıması var. ABD hegemonyasına alternatif olmak için kimi zaman rasyonelliği bir tarafa bırakabilen Rusya’nın agresif tutumunu, yukarıda anlattığım savaş ortamını düşünerek değerlendirmeliyiz. Richard Rosecrance'in ünlü "Dünyada iki sistem vardır; siyasi-askeri devlet/ticaret devleti" tezinin günümüzü okumada yetersiz olacağı görüşündeydim. Fakat Rusya'nın son hamleleri bu tezi doğrular nitelikte sanki. Putin, Rusya'nın büyümesi ve daha fazla güçlenmesi için temel stratejisini çatışmacı politikalar üzerine kurmuş görünüyor. Yani karma devletten siyasi-askeri devlete doğru bir gidiş söz konusu.


Suriye ve Ukrayna’nın yanında Kuzey Kore-Güney Kore gerilim hattı, Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki askeri faaliyetleri, gittikçe güçlenen ABD-Japonya askeri ittfakı gibi konuları düşündüğümüzde sert gücün dünya genelinde yükselen önemini görebiliriz. Şunu unutmamak lazım; zıtlıkları içinde barındıran bir dönemdeyiz. Teknolojik gelişmeler, nüfusun artması, etkileşimin artması gibi nedenlerle günümüzü okurken çok yönlülüğü hiçbir zaman elden bırakmamk gerekli. Her bölgenin kendine has özellikleri, her her devletin kendine has politikaları ve yöntemleri vardır. Benim burada anlattıklarımı ve anlatacaklarımı kesinlikle bir matematik formülü gibi değerlendirmeyin; hele de gerçekliğin gittikçe göreceleştiği bir dünyada. Basında yapılan en büyük hatalarından biri budur. Emekli büyükelçilerin böyle yorumlar yapmasını sahip oldukları memur zihniyetiyle açıklayabiliriz ama günümüzü anlamak isteyenlerin bu hataya düşmemesi gerekir.


Yukarıda söylediğim gibi bir ülkenin güç projeksiyonu uygulayabilmesi için çeşitli araçları kullanmak zorundadır. Bu araçlardan biri milis güçlerdir. Milis kavramının pek çok tanımı var ama bu yazımda ele alacağım boyutu devlet tarafından kullanılan sivil, yarı-askeri ve bazen de profesyonel olarak değerlendirebileceğimiz güçlerdir. Suriye’de Vekâlet Savaşının (Proxy War) aşıldığının izlerini görebilsek de bu savaşta taraf olan devletlerin destek mahiyeti, teşvik ettiği çeşitli yerel unsurların savaşa dahlini içerir. Zaman zaman da kendi politik, sosyolojik ve psikolojik kültürün elverdiği ölçüde geliştirdikleri propaganda araçlarıyla bütün dünyadan savaş için örtülü davet sunarlar. Bu savaşçılar, din, mezhep, para, ideoloji gibi nedenlerle hayatlarını feda etmekten çekinmiyorlar.


Milis güçler genelde gayri nizami harp yaparlar. Asimetrik mücadele trendinin bütün dünyaya yayılması olarak tanımladığım bir dönemden geçtiğimiz için ani saldırılar yapabilen, hızlı, çevik, dinamik, mobilize birliklerin ön plana çıktığını görüyoruz. Buna dördüncü nesil savaş veya postmodern savaş diyenler de mevcuttur. Bir süper gücü bile sarsabilen bu yöntemler, devletlerin de iştahını kabartıyor haliyle.


Bu yeni nesil savaş ortamının milis gerekliliğini, güvenlik ve savaş analizlerine en büyük akademik katkıları yapan ABD’ye bakarak anlayabiliriz(Birleşik Krallığı’da unutmamak lazım). Daha önce Sovyetlere karşı Afgan mücahitleri destekleyen ABD, bugün Suriye’de kendi politikasına uygun düşündüğü PYD/YPG’yi destekliyor. ABD’de de dahil olmak üzere IŞİD’i kendi politik takvimine ve kurgusuna uygun hale getirmeye çalışan herkes kendine bölgede bir partner arıyor. Orta Çağ’da batıda İsviçleri paralı askerler; doğuda Orta Asya’dan getirilen ‘kölemen’ denilen Türkmenler gözdeydi. O dönemki İslâm ordularının hemen hemen hepsinde Türk atlı okçuları bulunurdu.


Ünlü Hasting Savaşı’ndaki paralı Huscarl muhafız alayları, İspanya’da Aragon Krallığı bünyesinde yetiştirilen Almogavarlar, Haçlı Seferleri’nde hristiyan hacıları korumak ve yardım etme mottosuyla kurulan, kimilerine göre ilk gayri nizami harp yapan Tapınak Şövalyeleri, St. Jean Şövalyeleri, Töton Şövalyeleri (Daha sonra bu şövalye teşkilatları kralların ordularında da önemli bir pozisyon elde etmişlerdir. Genelde savaş yanlısı ve sert tutumlarıyla bilinirler. Haçlı seferlerinin sadece doğu kısmında değil; Avrupa kısmında da bu teşkilatlara rastlarız.), bölgelerinde kim güçlüyse onun askeri olan Berberiler, aynı anda hem hristiyanlar için hem de müslümanlar için savaşabilen Türkopol adlı yerel savaşçılar, İber paralı askerleri, Alman Tötonlara karşı direnen, Ruslar tarafından efsaneleştirilmiş Aleksandr Nevski’nin Rus milisleri, Orta Çağ’da krallar, soylular, hanedanlar ve devletler için kullanışlı milis güçleri için verilebilecek bazı örnekleridir. Orta Çağ’la ilgili çoğu kaynakta ‘savaş için birlikte yaşayan veya savaş için örgütlenmiş topluluklar’ yazılıdır. O dönemki savaşların önemli bir kısmı, yine bugün olduğu gibi Ortadoğu’da gerçekleşti.


Suriye söz konusu olduğu zaman insanların aklına genelde şii milisler gelir. Suriye Savaşı’nı bir mezhep savaşı olarak ele almaya insanları iten de bu şii milislerdir. Afganistan, Yemen, Irak, Lübnan gibi ülkelerden gelen İran destekli bu milislerin Hizbullah’la beraber rejimin bugüne kadar ayakta durmasını sağladığını söyleyebiliriz.



Suriye’de rejime karşı savaşan muhaliflere ise milis demek ne derece doğru tam emin değilim. Bir zamanlar çiftçi, öğretmen, esnaf olan halkın silahlı direnişe geçmesi ve bunlara ordudan ayrılan asker ve subayların da katılması, şii milislere nazaran çok daha doğal seyir içinde gerçekleşti diyebiliriz. Muhaliflerin Suudi Arabistan, Türkiye, ABD ve Katar gibi ülkelerden destek aldıığı biliniyor; fakat, bırakın koordinasyonu, verilen silahların yetersizliği bile muahliflere milis denmesinin önünde bir engeldir.


Bir devletin sadece silah verdiği gruplara o devletin milisi diyebilir miyiz? Bu da bir tartışma konusu olabilir. Bana sorarsanız olmaz. Çünkü o silahı alan grup, sırf silah veren devletin politikaları doğrultusunda bu silahı kullanacak gibi kesin bir cümle kurmak zor. Devletler açısından bazı güçlere silah vermek, sadece bir irade beyanıdır. Çünkü kendisine rakip bir gücün A ülkesinde faaliyetlerini yoğun şekilde artırması ve bu ülkedeki savaşta taraf olması, misilleme hakkı doğurur. Devletlerin mantalitesi genelde böyle işler.


Ortaçağ döneminde de kralların bahsettiğim yollarla kendilerine savaşçı devşirdikleri biliniyor. Günümüzde genellikle mezhepsel birlikler olarak gördüğümüz milisler, o dönemde paralı asker olarak karşımıza çıkıyor. Burada Haçlı Seferleri’ne bir parantez açmak gerekli. Eğitim müfredatlarımızda anlatıldığı şekliyle haçlıları düşündüğümüzde aklımıza sadece çapulcu sürüsü gelir ama kaynaklara baktığımızda gerçek öyle değildir. Gayet eğitimli, zırhlı ve savaşmayı bilen bir toplulukla karşılaşırız. Kılıçaraslan haçlılara karşı başarılı bir yıpratma savaşı yürütmüştür; fakat bu, haçlıların Antakya ve Kudüs’e ulaşmalarına engel olamamıştır. Elbette bu kadar büyük bir birliğin içerisinde çapulcular, maceracılar, suçlular vb. olacaktır. Ama bizim eğitim sistemimiz her konuyu stereotypelaştırarak anlatır. Batı’yı Oryantalist olarak suçlarken, kendimize de bakmalıyız.


Başka ülkelerden gelerek Suriye’de savaşan Şii milisler nedeniyle İran’ın ve Suriye rejiminin bu milislerin meşruiyetini sağlamak için Suriye muhalefetine “Suudi Arabistan’ın, Türkiye’nin, Katar’ın, ABD’nin milisi” demeye çalıştığını görüyoruz. Bu, kendileri açısından reelpolitiğe uygun bir tutum. Fakat iddialarının gerçekliği sorgulanmalı. Yani İran’ın ve rejimin Şii milislerle ilişkisiyle muhalifleri destekleyenlerin muhaliflerle ilişkisi aynı mıdır? Bence değildir. Artık Suriye’de vekaleten savaşı da bırakıp bilfiil savaşın içinde olan bir İran görüyoruz. Muhalefetin ise doğru düzgün hava savunma silahları bile yok.


Suriye’de savaş başladığından beri yapılan en büyük yanlışlardan biri sahada iki eşit gücün olduğunun zannedilmesi. Uluslararası medya ve toplum nezdinde de bu böyle sanılıyor. Bu algının/sanrının da mimarı rejim taraftarları(Rusya, İran, Şii milisler, Hizbullah ve medya) olabilir. Hava savunma konusunda ise, Rusların ve rejimin, muhaliflerin yumuşak karnı olarak hava savunmalarının olmayışını gördüklerinin herkes farkında. Fakat muhaliflere destek verenler Stinger konusunda cimri davranıyor gibiler. TOW etkili ama Baas rejimlerinin zırhlı araç merakından olsa gerek yetersiz kalıyor. Gün geçtikçe güç çarpanları muhaliflerin aleyhine işliyor.


Ortaçağ dönemindeki paralı askerleri homojen sanmak yanlış olabilir. Bu askerlerin içinde de hayatını savaşarak idame ettiren ve genellikle profeyonel olan askerler de vardı. Yani bir tutku uğruna sivil yaşamı bırakıp savaşmaya giden askerler değillerdi. Ortaçağ’da paralı askerler konusunda Charles Oman (1885) “Ok, Balta ve Mancınık” adlı kitabında şunları söylüyor: “Her hükümdar savaş zamanında paralı askerleri bir zorunluluk gördü, ancak paralı askerlerin varlığı özellikle yasa tanımayan baskıcı hükümdarlar için kârlıydı: Savaş düşkünü soylular ancak çok sayıda paralı askerle denetlenebiliyordu. 13. Yüzyılın paralı askeri, askeri etkinlik bakımından sırdan atlı şövalyenin biraz gelişmiş haliydi. Paralı askerlerin tarihindeki son evre, uzun süren savaşlar boyunca hizmet eden bu askerlerin savaş sona erdiğinde dağılmak yerine bir araya gelip hizmetlerini satın almak isteyecek bir devlet arayışı içinde kıtayı kat etmeye başladıkları zamandır.”


 Sonuç kısmında geleceği konuşmaya çalışalım. Yeni uluslararası sistemde kendinizi belli bir yönteme endekslerseniz başarısız olmanız kaçınılmazdır. Kolay yayılan uluslararası sorunlar devletleri her bölgede farklı aktörlerle, farklı yöntemlerle, farklı ortamlarla başbaşa bırakmaktadır. Bir yandan sert güce önem verirken, bir yandan da yumuşak güce önem verebilmelisiniz. Bugünün ve geleceğin en büyük özelliklerden biri, çok yönlülüktür. Bu çok yönlülük, çağımıza verilen çeşitli isimlerden de anlaşılabilir; “Terör Çağı”, “Bilgi Çağı”, “Enformasyon Çağı”, “Asimetrik Mücadele Çağı”, “Teknoloji Çağı”, “Siber Yüzyıl” vb.



Güvenlik ve savaş politikalarında yeni trendleri iyi analiz edip çağın gerekleri ne ise uygulayabilmelisiniz. Devletler dış politika yürütürken artık sadece kamera önlerinde verilen pozlarla veya uluslarararası toplantılarla yetinmiyorlar. Zaten devletlerin ortaya çıkışından bu yana istihbarat faaliyetleri önemini koruyor ve dış politikanın da önemli bir parçasını oluşturuyor.. Bir savaş bölgesinde kendinizi var edebilmeniz veya bir irade beyanı açıklayabilmeniz için klasik diplomasinin ötesine geçmek zorunda kalabilirsiniz. 

Zaman, gelecek ve makulü aşan insan (Makuliyet Kuramı)



 


Konusu veya amacı önemli değil; insan her zaman bilmek ister. Tek derdi karnını doyurmak olan, sadece çocukları için yaşayan, sadece kendisi için var olan veya dünyayı ele geçirmeye çalışan insan da küçük veya büyük bir mesele olması fark etmeksizin bir arayış içerisindedir. Yani insanın minimalist olup olmaması kendi doğasını reddeden bir anlam taşımamaktadır. Bu arayışın en önemli nüvelerinden biri de gelecektir. 

İnsanın gelecek tasavvuru, her dönem makul sınırların dışına çıkma meyillidir. Bunun sebebi olarak ben, “Makuliyet Kuramı” adını verdiğim bir psikolojik durumu görüyorum. 

1950’lerde, 1960’larda veya daha öncesinde yaşayan insanların gelecek tahayyüllerine baktığımızda çoğunlukla makul sınırları aştıklarını ve gerçekleşmesi zor olan ihtimalleri, kendi dönemlerindeki aletleri geliştirerek mümkün kılabileceklerini düşündüklerini görüyoruz.


Örnek video ve dokümanlar için:


Geçmiş dönemlerde yapılan gelecek tahminlerinin çoğunluğu ulaşım üzerinedir. Ve genelde de ulaşımın göklere çıkarılması gibi bir tahayyül vardır. Bunun altında yatan sebeplerden biri insanların teknolojik gelişmeyi temsil ettiğini düşündüğü en önemli simgelerden biri olarak gökyüzünü, insanın kendi amaçları doğrultusunda daha fazla kullanabilmesidir.

 Gelecek ve zamanla ilgili algılarımız şekillenirken en önemli tetikleyicilerden biri de kurgusal yapıtlardır. Örneğin bugün kullandığımız bazı teknolojik aletlerde hem iç tasarım olsun hem dış tasarım olsun, kurgusal bir edebi eserden veya filmden esinlendiği anlaşılmaktadır. Bu, bize, geleceğin aslında tasarlandığını göstermektedir. Gelecek, tamamen olmasa da, insanoğlunun içsel tasarımlarından, özlemlerinden, fıtratından, endişelerinden ve hayallerinden etkilenmektedir. Teknolojik gelişmelerde veya tasarımlarda kurgusal yapımlardan yararlanılması, geleceği kendine doğru çekmeye benzer.

 Gelecek, bir salise sonrasıdır; "şimdi"dir; her "an"dır. Geleceği, 50 yıl-100 yıl-200 yıl sonrası olarak algılamak, insanoğlu için bir sanrıdır. Gelecek algısındaki bu yanlışın en az hissedileceği yer, teknoloji ve bilime daha fazla kafa yoran toplumlardır. Bu yazının konusu değil ama özellikle İslâm dünyasının buradan çıkaracağı çok fazla ders vardır.  

Bazı Gelecek Tasavvurları (1)


 Bu kaynaklarda göründüğü kadarıyla genelde insanların kullandıkları eşyalardan beklentileri her zaman daha fazla olmuştur. Belki de bizi teknolojik gelişmelere ulaştıran noktalardan biri de budur. Örneğin uçan araba veya insanları uçabilmesini sağlayan ‘jetpack’ tarzı aletler, sadece o dönemde değil bugün dahi geleceği temsil eden düşüncelerdir. Günümüzde bu tarz teknolojilere yaklaşıldığı(hatta hedefe ulaşılanların olduğu da söyleniyor) için bu sorgulamanın gereksiz olduğu kanısına varmak yanlış olur; çünkü örneğin 1900-1950 arası olan 50 yıllık periyotla 1950-2000 yılları arası olan 50 yıllık periyodun teknoloji ve yenilik konusundaki hızlarının aynı olduğunu söylememiz mümkün müdür? 

Her yeni teknolojik gelişme insan kapasitesini de doğal olarak artırmaktadır. Yeni üretilen veya geliştirilen bir makinenin yapısını çok daha fazla kişinin çözebilmesi yeni gelişmelerin habercisi olmaktadır. Tarihteki bu tarz gelişmelerin hemen hemen hepsi kolaylıkla anlaşılacağı gibi bir birikim üzerinedir. 

Sokaklarda gezen uçan araba örneğini hatırlayalım. 1950’lere nazaran bu gelişmeye yakın olmamız, geçmişin daha kolay bilinebilmesiyle beraber insana daha fazla özgüven kazandırmaktadır. Bu özgüvenin sağlanması için illa sofistike buluşlara, keşiflere, icatlara, vb.ne gerek yoktur. İnsan öğrendiği her yeni bilgiyi abartır. Abartılı önem verilen bilgi insana özgüven sağlar. Bilginin ve bilmenin insanda yarattığı mutluluğun sebeplerinden biri de budur. Bu mutluluk insanı tembelleştirme tehlikesi taşır. İnsan sadece gündemi takip ederek veya teknolojiye, ürüne ulaşarak kendini tatmin eder. 

Bazı Gelecek Tasavvurları (2)

İşte bu ufacık bir bilgiyle bile kendine özgüven sağlamayı başaran insanoğlu bu yeni teknolojik gelişmeleri de düşünerek bugüne ve geleceğe dair abartılı sonuçlara ulaşır; diğer bir anlatımla makul sınırların dışına çıkar. Bu sefer, önceden sadece hayatını kolaylaştıracak gelişmeleri hayal edebiliyorken, artık günümüzdeki insanların olması zor ihtimallere de bakışı, olması gerekenin de üstüne çıkmaktadır. Örnek olarak ben buna zamanı veriyorum. 

İnsanların (ki bunlara bilim adamları, gazeteciler, araştırmacılar, düşünürler vb.nin de dâhil olduğu unutulmasın.) geçmişle bugünü kıyasladıklarında zamanın bizim için engel olmaktan çıktığı veya daha az engel teşkil ettiği sonucuna vardıklarını görürüz veya söylediklerinden bilinçaltında böyle bir düşüncenin yattığını anlayabiliriz. 

Şimdi zamanın insan için bir pranga olduğunu düşünelim ve zamanın insanoğlu için engel olmaktan çıkmaya başlamasını bu pranganın esnemesi olarak düşünelim. “Bu prangayı koparması” demiyorum çünkü olan sadece bu pranganın esnemesidir. Yani geçmişe göre insan biraz daha rahat hareket edebilmektedir. 

Bazı Gelecek Tasavvurları (3)

Pranganın kopmasını yani zamanın insan için engel olmaktan tamamen çıkmasını, makul sınırların aşılması olarak değerlendirebiliriz. Bu sınırın aşılabilmesi için geleceğe gitmek değil; geleceğin buraya gelmesi gerekmektedir. Gün geçtikçe buna yaklaşıldığı, en azından buna dönük bir çabanın ortaya konmaya çalışıldığı söylenebilir. Bunlardan biri de ‘Avatar Projesi’ olarak bilinen projeyi yürüten 2045 Organizasyonu’dur.

Evet, pranga esniyor, zaman, insan için engel olmaktan çıkmaya başlamış görünüyor fakat bu realite insanlara sunulurken sanki insanlığın zamanı kendisi için pranga makamından azlettiği izlenimi veriliyor. 

Geçmişi, bilinci, anıları ve düşünceleriyle varoluşunun sacayaklarını oluşturan insanoğlunun zaman konusundaki insan odaklı yaklaşımı, vurdumduymazlığı, kolaycılığı, yaklaşık 250 yıldır devam eden ve dogmalara karşı çıktığını belirttiği hengâmda kendi dogmalarını yaratan anlayışı, ileride insan için tatminsizlikler doğurabilir. ‘İleride’ dedim çünkü gelecek görecelidir. Kimisinin geleceği 5 dakika sonrası iken kimisi için 300 yıl sonrasıdır. Bundan 50 veya 100 yıl önce yaşamış insanların günümüzü yanlış tahmin etmesinin nedenlerinden biri de budur. Aslında takvimlerden, aylardan, günlerden, yıllardan bağımsız kendimizi çıplak düşünürsek bir saniye (hatta 1 salise) sonrası bile bizim için bir gelecek değil midir? 

Siz bu yazıyı okurken bile geleceğe ulaşıyorsunuz. Yani şu an gelecektesiniz. “Şimdi”nin içinde geçirdiğimiz zaman, farkına varamadığımız bir jelin içinde çırpınmaya benziyor; anların içinde debelenmekten geleceğe bir merdiven dayadığımızın farkına varamıyoruz.

Günümüz ‘teknoloji çağı’, eğitimi, mesleği veya dünyaya bakışı ne olursa olsun ortalama bir insanın kapasitesini artırmaktadır. Bunun yanında ilerleyen teknolojiyle birlikte yukarıda bahsettiğim gibi zamanın insan için daha az engel teşkil etmeye başlamasının üst üste binmesi ne gibi sonuçlar doğuracaktır?

Şimdi insan kapasitesine A sayısı diyelim. İnsanın en büyük prangalarından biri olan zamanın insan için daha az engel teşkil etmeye başlamasına, yani pranganın esnemesine ise B sayısı diyelim. Geleceğe dair çok önemli olan bu iki çıktının çarpılmasıyla bulacağımız yeni sayı, gelecek tahminlerinde de pek ala kullanılabilir. AxB=K, her zaman iyi senaryolara bizi götürmeyebilir. İnsanın doğası iyi midir kötü müdür tartışmaları bir yana, herbiri birbirinden farklı 7 milyar mahsulün varlığı, ihtimallerin ve senaryoların çeşitlerini ve boyutlarını o kadar çok genişletiyor ki, dünyanın distopik bir yere gittiğine dair düşünceler için de yeteri kadar delili ortaya koyabiliyor.

Bana göre geleceği düşünürken yapılan yanlışlardan biri de, sadece iyimser ya da kötümser bakış açısı belirlemek ve bunlar üzerinden çeşitli tahminlerde bulunmaktır. Öncelikle gelecek, zamanın stabil ve statik şekilde aktığı bir çizginin sonu değildir. Geleceğin temelinin günümüzde olduğunu unutmamalıyız. Nasıl bizden önce yaşamış insanların bilgileri ve birikimleri üzerine biz yeni bir medeniyet inşa etmeye çalışıyorsak gelecek de buna benzer olacaktır. 

“Hayat devam ediyor” retoriğine sığınarak kendisini rahatlatmaya çalışan insanoğlunun, geleceği tahayyül ederken, sürekli, sanki insanoğlu tamamen yok olacak ve onların yerine daha gelişmiş insanlar bir anda ortaya çıkacaklar gibi bir mantık yürütmesi, insanın çelişkisi olarak değerlendirilebilir.

Dünyanın en önemli siyasetçisinin veya en önemli bilim adamın ölmesi bile tek başına gelecek projeksiyonlarındaki düzeni değiştirecek bir etki gösterememektedir. Şu an yaşayan insanlarla yeni neslin tamamen yer değiştirme süresi, her şeyi değiştirmeyi amaçlayan insanın önünde bir engeldir. Ayrıca burada diğer bir zıtlık veya ironi; her anın, her şeyi değiştirebilecek potansiyele sahip olmasıdır. Her insanın veya her canlının her anında farklı bir senaryo yazılıyor. Dünya bu yönüyle bir senaryolar karmaşası/curcunasıdır.


Küreselleşme Örneği



Bundan 100-200 yıl sonra bizi düşünecek insanlar, bizleri zamanı çabuklaştıran bir küreselleşmeyle karşı karşıya olanlar olarak değerlendireceklerdir. Sovyetlerin dağılmasından sonra, iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin hızlanması, insanlar arası etkileşimin artması gibi nedenlerle çokça konuşulan ve son zamanlarda üzerinde yapılan değerlendirmelerin sayısının azaldığını gözlemlediğimiz günümüzdeki küreselleşmenin tanımlarına dair katkım bu yöndedir; yani bence günümüzdeki küreselleşmenin en önemli özelliği zamanı çabuklaştıran bir sıçrayış niteliğinde olmasıdır. Bunu sağlayan en büyük etkenler de teknoloji ve bilgidir.

İnsanların makulü aşmasının etkileri küreselleşme tartışmalarında da kendini buluyor. İnsan psikolojisinde yer alan bir konu olduğu için her zaman kendine bir kuluçka kurabilen makuliyet sorunu, küreselleşmenin etkileri incelenirken genelde günümüz şartlarını aşmasının yanında gerçekliğe pek uymayan sonuçlara ulaşılmasına neden olabiliyor. Örneğin insanlar arasındaki etkileşimin artması, her şeyin sonucu olabilen bir konuymuş gibi sunulabiliyor. Buradaki eleştirim, bu haklı ve realitelere uygun sonucun derecesinedir.

Küreselleşmeye dair tespitleri okursanız kendinizi, şimdi bazı insanların kafasında geleceğe dair ütopik bir yer olarak geçirdiği bir dünya tahayyülünün içinde hissedebilirsiniz. Bu, günümüzü tek bir tanımla tanımlamaya çalışmak kadar yanlıştır. İstisnası olmakla birlikte buna benzer yorumlarda bulunanlar genelde sırf söylemiş olmak için söyleyen, sırf yazmış olmak için yazanlar veya tembellik gösterenlerdir. En iyi ihtimalle farklı kaynaklardan yararlanma imkânı bulamamış insanlardır.
Küreselleşme eğer dünyanın tek bir küre olarak tahayyülünün kolaylaşması ise, küreselleşme incelenirken sadece Kuzey Amerika ve Avrupa gibi gelişmiş bölgelerin göz önünde tutulması, kendi içinde bir çelişki değil midir? Ayrıca küreselleşmenin etkileri olarak konuşulan konuların çoğunu şu an değil; ‘gelecek’te görebileceğimizi tahmin ediyorum. Örneğin, sürekli dünyanın en ücra yerine bile rahatlıkla gidebildiğimizi konuşuyoruz. Geçmiş dönemlerle kıyasladığımızda evet ulaşım kolaylamıştır; fakat hâlâ önemli süreler harcanmaktadır ve zaman konusu bizim için hâlâ önemli bir sıkıntıdır. Bundan bir 100 yıl sonra ulaşımın kolaylaşması ne gibi sonuçlar doğuracaktır?

Tabii şunu unutmamak gerekli: Geleceği çekici yapan belirsizliğidir. Bu belirsizliğin içindeki ani kırılma risklerini aklımızın bir kenarında tutmamız, günümüzü ve geleceği okumamızda sağlıklı sonuçlara ulaşmak için bir zorunluluktur.


İran'ın güç projeksiyonu ve artan etkinliği



23.01.2015

Ortadoğu'da dengeler ve sınırlar değişirken, artık herkes kartlarını daha hızlı harcamaya ve daha agresif olmaya başladı.

Bölgedeki etki savaşında bölge ülkelerinin politikalarını analiz ettiğimizde herkes süregiden savaşların proxy war niteliğinde olduğunu kabul ediyor. Fakat şu anki görüntü -ileride daha da belirginleşmeye başlayabilir- ülkelerin bilfiil bu savaşlarda yer aldığı ve bunu medyaya sunmaktan çekinmeyip bunu bir propaganda aracına dönüştürdüğünü görüyoruz. Özellikle İran, hem devlet olarak hem de desteklediği Şii gruplarla beraber daha cüretkar bir görüntü sergiliyor.

Geçtiğimiz aylarda çokça konuşulan Kasım Süleymani 'motifi', İran’ın bölgeye dönük yeni stratejilerini ve metotlarını anlamamızda önemli bir örnek teşkil ediyor. Kasım Süleymani, İran'ın bölgedeki etkinliğinin ve rahatlığının simgesi olarak değerlendirilebilir. ‘Görünmeyen ordu' niteliğinde olması gereken bir birimin başında olmasına rağmen gayet açık bir şekilde propaganda ve PR malzemesine dönüştürüldü. Öne çıkan mesajı ‘biz buradayız’ olan bir malzeme. "Değişen istihbarat paradigması" başlıklı yazımda "Artık başarı insanlara ulaşabildiğiniz noktada ölçülmektedir." demiştim. Aslında Kasım Süleymani ve buna benzer medya hamleleri bunu kanıtlıyor diyebilirim.

İran'ın hamlelerinde bir 'İsrail özgüveni'ne benzer bir özgüven hissediliyor. 'İsrail özgüveni'nden kastım şu: Dünya kamuoyunu önemsemeden, bağımsız, milli çıkarı için gerektiğinde hiç kimseyi dinlemeyen bir güç projeksiyonundan bahsediyorum.
İran'ın hamleleri, yukarıda bahsettiğim yazıda geçen "istihbarat örgütünün operasyonları/faaliyetleri imaja ve insanların bilinçaltına oynamaktadır" cümlesini bir adım öteye taşıyarak vurdumduymaz bir şekilde ana devlet propagandası şeklinde ve anladığımız kadarıyla bütün devlet kurumlarının işbirliği ve koordinasyonu şeklinde yürütülüyor. Gizlenmeye ihtiyaç duymadıkları topyekun bir hegemonya ihtiyacı ve mücadalesi.

“Vardır bir hikmeti”

Güncel meseleleri takip eden hemen hemen her insanın bilinçaltında ABD için "her politikasında bir hikmet var" gibi bir düşünce vardır. Politik sonuçların ABD lehine veya aleyhine olması bu düşünceyi pek fazla değiştirmez. Nedret Ersanel’e göre bu, ABD’nin en büyük başarılarından biri. Bu algı, Çin ve Pasifik'in artan önemi ve gücüne istinaden azalıyor gibi dursa da, uzun bir süredir devam etmekte ve daha da devam edecek gibi duruyor. İran da buna benzer bir algı oluşturmaya -bilerek ya da bilmeyerek- çalışıyor olabilir.

Mezhepsel motivasyon

İran'ın bu alenileşen özgüvenin altında yatan nedenlerden biri de bence mezhepsel motivasyon. İran’ın geçmişten bu yana Şiiliğin yaygınlaşması adına örtülü veya açık birtakım faaliyetlerde bulunduğu biliniyor. İran’ın, Şiiliği hem yumuşak güç projeskiyonunda hem de sert güç projeksiyonunda kullandığını söyleyebiliriz. İran, kendi milli çıkarlarıyla Şii mezhebinin yayılmasını ve –her ne kadar ‘İran bu söyleme karşı’ diyen olsa da- Şii hilalini örtüştürerek bunu bir jeopolitik kazanıma dönüştermeyi, –kendileri reddetse bile- bir devlet politikası olarak benimsiyor. Fakat tabii bu İran’ın, bütün Şiilerin siyasi olarak desteklediği bir ülke olduğu anlamına gelmemeli. Sonuçta etki gücünü artırmak isteyen bir devletin bir argümana ihtiyacı vardır ve İran’ın da seçenekleri bellidir.

Son zamanlarda dünya kamuoyu nezdinde İran, hem IŞİD’e hem PKK/PYD’ye hem İran’a karşı kendini ispatlamak zorunda bırakılan bir Türkiye’ye göre çok daha rahat bir görüntü çiziyor. İki ülkenin yükümlülükleri, jeopolitik konumun getirdikleri ve konjoktürel bazı meselelere baktığımızda; İran iç siyasette Türkiye’ye göre çok daha rahat. Türkiye iç meselelerle İran’a göre daha fazla meşgul ve ilginçtir; son zamanlarda dünya kamuoyunun baskısı Türkiye üzerinde daha fazla hissediliyor. İran, devrimden bu yana ağırlıklı olarak dış politikayla gündeme geliyor.

Karşısında kim var?

İran’ın politikalarına karşı fiili olarak mücadele eden en önemli güç olarak Suudi Arabistan ve Selefi çizgisini görüyoruz. İran’ın destekledikleriyle Suudi Arabistan’ın destekledikleri arasında pek çok ülkede ve pek çok cephede mücadaleler devam ediyor. El Kaide ve IŞİD gibi güçlerle anılmaya başlayan Suudi Arabistan’a karşı daha az bilinmeyeni olan ve askeri açıdan daha tecrübeli olan İran destekli milislerin, paramiliter güçlerin veya Devrim muhafızlarının şansı elbette daha fazla olacaktır ve zaten bunun sonuçları şu anda izlenmektedir.

Bölgede sahadaki durumu göz önüne alırsak gayrinizami harbin ön plana çıktığını görüyoruz. Hizbullah’ın ve diğer bazı Şii milislerin bu konudaki marifetleri biliniyor. Eğer bu bu tarz grupları ne kadar iyi kullanırsanız bölgede o kadar çok etkin olursunuz. Bölgedeki savaşların niteliği, dinamik, manevra kabiliyeti yüksek birimler ve alan olarak şehirlerin ön planda olduğu bir mücadele tarzını gösteriyor.

Daha önce “İsrail’e ve Amerika’ya kafa tutan yegane müslüman ülke” imajına şimdi “kafa kesen, cani selefilerle mücadele eden ülke” ve “Batı’ya karşı durabilen bir Avrasya ülkesi” özellikleri de eklenmiş durumda. İran’ın özgüvenin altında Batı politikalarını reddeden bağımsız Avrasyacı kimliği de unutmamak gerekli. Suriye’deki Rusya ile yaptıkları ittifak da bu Avrasya kimliğine bir katkı sağlıyor. Yani şu anki görüntüye baktığımızda bölgedeki her gelişme İran’ın manevra kabiliyetini biraz daha artırmasına yol açıyor ve İran’ın daha başarılı bir sert güç ve yumuşak güç projeksiyonu yürütmesine olanak sağlıyor.


İran’ın bu agresif Ortadoğu politikası, ileri de –sürprizlerin de olabileceği- yeni Arap ittifaklarını doğurabilir.