7 Temmuz 2016 Perşembe

Suriye’de muhaliflerin siyasi, askerî durumu ve gelecek senaryoları









 Özet



Bu makalede Arap Baharı sonrası Suriye’de meydana gelen politik, ekonomik, sosyal istikrarsızlık ve iç savaş, muhalif gruplar ve bu grupların birbirleriyle olan ilişkileri çerçevesinde ortaya konulmaya çalışılacaktır. Bu bağlamda bu grupların ortaya çıkışı, tarihi geçmişi ve gruplar aarasındaki ideolojik, siyasi, dini farklılıklar karşılaştırmalı ve kalitatif olarak ortaya konulmuştur. Suriye’deki mevcut gelişmelerin doğru tahlil edilebilmesi hedeflenmiştir. Makalede ilk önce Suriye’deki taraflar ve aktörler anlatılmıştır. Daha sonra mevut durum, sorularla beraber irdelenmeye çalışılmıştır. Sadece bugünün resmini çıkarmaktan ziyade geleceğe dair de tahminlerde bulunulmuştur. Bu amaçla temel olarak iki ihtimaller bütünü belirlenmiş, bunlar üzerinden gelecek okuması yapılmıştır. Suriye’nin geleceği, mevcut savaş göz önüne alındığında çok ihtimalli gözükse de, bu makalede ulaşılan sonuca göre Suriye’nin tekrar eski üniter ve toprak bütünlüğüne sahip yapısına dönmesi zordur. Çünkü Suriye’deki grupları bir bütünlük içerisinde tekrar biraraya getirmek çok zor görünmektedir. Makalede ulaşılan sonuca göre üniter yapı ve güçlü devlet sistemi Suriye’nin ve bölgenin istikrarı için gerekli olsa da parçalanmışlık, federalizm veya konfederalizm, iç savaş sonrası oluşacak düzen itibariyle kaçınılmaz görünmektedir. 
 
 
Giriş

2011’den sonra Suriye içerisinde başlayan savaşta muhalif gruplarla ilgili yabancı çalışma (White, Tabler, 2013; Cafarella, 2015; Pollack, 2014) sayısı, Türkiye’deki çalışmalardan niceliksel olarak daha fazla, niteliksel olarak daha kapsamlıdır.

Türkiye’deki çalışmalar, genellikle Düşünce Kuruluşların kolektif raporu şeklindedir. Bu raporlardan bazıları (SDE, 2012) genel olarak diğer ülkelerin Suriye dış politikalarını izlerken bazıları da (BİLGESAM, 2012) Suriye krizinin bütün boyutlarını irdelemeyi hedeflemektedir. Bunun dışında Suriye’deki aktörleri müstakil olarak ele alan makaleler (Erdoğan, Deligöz, 2015; Terkan, Zayıf, Yaşar, 2015; Orhan, 2013)  bulunmaktadır. Suriye’nin geleceğini konu alan çalışmalar (Akol, Kardaş, 2012; Semin, 2012) yeterli sayıda olmasa da mevcuttur. Askeri olarak Suriye’deki savaşı değerlendiren çalışmalardan bazıları (Bingöl, Varlık, 2014) istatiski veriler üzerinde yoğunlaşırken bazıları da (Kasapoğlu, 2013) Suriye’deki savaşı niteliksel olarak analiz etmiştir.

Bu çalışmanın literatürden farkı, sahadaki gruplar arasındaki ilişkiyi, gelecek okuması şeklinde analiz etmeye çalışması ve Suriye’nin iç savaş sonrası alacağı yeni şekli, bugünden okumaya çalışmasıdır. Bu konuyla alakalı çoğu çalışma, var olanı ve bugünü olduğu gibi aktarmaktadır. 

Geleceği öngörmeyi hedefleyen bu makalede ilk önce Suriye’deki muhalif kültürün tarihsel geçmişi anlatılırken, ilerleyen sayfalarda rejime muhalif aktörler tek tek ele alınacaktır. Son bölümde ise Suriye’nin geleceğine dair iki ana başlık altındaki senaryolar incelenecektir. Suriye’nin mevcut durumu ve geleceği bazı kritik sorular çerçevesinde işlenecektir.

Suriye’de Esadlar döneminin başlamasıyla beraber, çeşitli dönemlerde isyanlar da görülmeye başlanmıştır. Bu isyanlarda rol oynayan en önemli aktör olarak Müslüman Kardeşler Teşkilatı görülmektedir. Yönetimin Nusayri azınlık elinde olmasından dolayı, isyanlar genellikle mezhep temelli Sünni aktörlerin başı çektiği hareketler neticesinde gerçekleşmiştir. Sünni nüfusun yanında ülkenin kuzeyinde yoğunlaşan Kürtlerin, Baas yönetimi tarafınca fazla yardım ve değer görmemesi, onların da ülkeye bağlılıklarında çeşitli sorunlar yaşamasına neden olmuştur.  

2011’deki ayaklanmanın Suriye’nin çoğunda ve bütünlüğünde hissedilmesi, yönetimin Nusayri azınlık elinde olmasının sonucudur. Rejimi destekleyen Sünniler ve isyancıları destekleyen Nusayrilerden bahsedilse de, bugün gelinen noktada Suriye’deki savaş daha çok mezhep temelli çizilen sınırlar neticesinde gerçekleşmektedir. İran’ın, Hizbullah’ın ve El Kaide’nin bölgeye giriş mezhep temelli savaşı derinleştirmiştir. Beş yıllık süreçte muhaliflerin ve rejim destekçilerinin çok katmanlı hâli, çözümü zorlaştırmakta ve birbirlerine üstünlüklerinin önünde bir engel teşkil etmektedir. 

Küresel güçlerin ülkede kendisine sadık gruplar oluşturma hedefi, ülkedeki karmaşayı artırdığı gibi savaşın uzamasına da sebep olmuştur. Suriye’ye komşu ülkelerin ise bu gruplara söylemsel ve fiili manada destek vermesi çatışmanın etkisini derinleştirmekte, yıkımın şiddetini artırmakta ve çözümü zorlaştırmaktadır. 

Suriye’de savaşan kesimler arasında amacı herkes tarafından net olarak anlaşılamayanlar, genellikle muhalif gruplardır. Muhalifler arasında İslâmi anlayışların farklı olması, Post-Esad sürecinin işleyişine dair fikir ayrılıkları, grupların farklı ülkelerden destek almaları gibi konular yüzünden çeşitli ihtilaflar yaşanmaktadır. 

Esad rejimi taraftarlarının en büyük kozlarından biri de muhaliflerin bu birlik olamayan görüntüsüdür. Çünkü bu görüntü, profesyonelleşememiş ve sürekli birbirleriyle kavga eden muhalif gruplar yüzünden Esad’ın gitmesi sonrasında, ülkenin daha büyük bir karışıklığa gideceği yönünde bir izlenim vermektedir. Esad’ın, muhaliflerin bu durumundan faydalandığını PYD(Partiya Yekîtiya Demokrat)’ye[1] yönelik politikasına bakarak anlaşılabilir. Esad’ın, Suriye’nin kuzeyindeki PYD’ye bu bölgeleri kolaylıkla bırakarak çekilmesi, kendisine karşı savaşan muhalifler arasında yeni bir çatışma sahasının doğmasına neden olmuştur. Kuzey Irak’taki Kürdistan tecrübesi PYD’yi cesaretlendirmektedir. Tarihe ve geleceğe baktığımızda PYD için bu şansın bir kez daha gelmesi çok zor olarak görünmektedir. Bundan dolayı ne pahasına olursa olsun PYD, Suriye’nin kuzeyinde etkinliğini tutmaya ve kabul ettirmeye çalışacaktır. Bu amaçlarını sağlamada kendilerine yardım edecek her güçle iyi ilişkiler geliştirecekleri izlenimi vermektedirler. Kendileri açısından mantıklı görünen bu politika, Suriye’nin bütünlüğünü zedelemekte ve muhalifleri zor durumda bırakmaktadır. Bu yönüyle tam olarak Esad’ın istediği gibi davrandıkları söylenebilir.

Suriye’deki mücadele, günümüz siyaset yapma biçimlerini ve savaşın seyrini göstermesi açısından önemli bir kaynaktır. Bundan dolayı da iyi izlenmesi, gözlemlenmesi ve analiz edilmesi gerekmektedir. İran’dan, Irak’tan, Lübnan’dan ve diğer ülkelerden Suriye’ye gelen milis güçler, katmanlar içerisinde katmanlar yaratmaktadır. Özellikle Suriye sahasında fiili durumlar yaratarak herkesin kendi ideolojisine göre bir düzen belirleyebilmesi için bir fırsat doğmuştur. Bu, diğer insanların da iştahını kabartmaktadır. Mezhep fanatikleri, cihatçılar ve radikaller için Suriye, bulunmaz bir hint kumaşı gibidir. Üzerlerinde hayatları boyunca bulamayacakları önemi, Suriye meselesine dâhil olarak bulmuşlardır. 

1.      Suriye’de muhalefet kültürü ve tarihi geçmiş
Mart 2011’de Dera’da başlayan isyanı iyi anlayabilmek için Suriye’de yönetime muhalif hareketlerin dününü bilmek çok önemli bir husus teşkil etmektedir. Şu anki isyan yoktan var olan bir ayaklanma değildir. 

Bu makalede Suriye’nin genel tarihinden ziyade Baas iktidarının başa geldiği 1963 ve Esadlar döneminin başladığı 1971’den bugüne meydana gelen gelişmeler anlatılacaktır. Esadlar dönemini anlamak için Baas rejimlerini ve Nusayri’lerin iktidarla olan ilişkisini iyi irdelemek gereklidir. Bilindiği üzere Hafız Esad, Suriye’nin ilk Nusayri devlet başkanıdır (Cop, 2011).

Suriye’yi anlamak için Baas ideolojisinin ne olduğunu bilmek gereklidir. Baas ideolojisi temelde iki ana temele dayanır; Arap sosyalizmi ve Arap milliyetçiliği. Arap milliyetçiliği, 1958-1961 yılları arasında milliyetçi ve sosyalizm yanlısı Nasır’ın iktidar olduğu Mısırla beraber kurulan Birleşik Arap Cumhuriyeti’nde kendisini göstermektedir. Sosyalizm yönünü ise, Hafız Esad başa geçtikten sonra ekonomi politikalarında kendini göstermiştir. Mısırla olan yoğun ilişkiler, 1979 yılında Mısır’ın İsrail’le anlaşmasıyla bozulmaya başlamıştır. Suriye’nin en önemli dış politika nüvelerinden biri İsrail’le olan ilişkilerdir. Özellikle İsrail’in Filistin meselesindeki ve Lübnan’daki Hizbullah’la olan mücadelesi Suriye’yle olan ilişkileri de fazlasıyla etkilemiştir. 

Esad’ın Neo-Baasçı darbeyle iktidara gelmesiyle beraber, Suriye, Arap dünyası içerisinde yalnızlaşmaya başlamıştır. Hafız Esad, burada da İsrail kartını kullanarak Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan gibi Arap devletlerini İsrail’e karşı kendi yanında birleştirmeye çalışmıştır (Gürson, 2010: 91).

İç siyasette Esad’ın ve Suriye iktidarının en önemli uğraş alanı, ülkedeki İslâmi muhalefet olmuştur. Genellikle Sünni kesimden meydana gelen bu muhalefetin motivasyonu, yönetimin hem Nusayri olması hem seküler olması hem de Baas ideolojisi nedeniyle her zaman yüksek olmuştur. Fakat kalkıştıkları isyanlarda askeri olarak çok zayıf olduklarından dolayı çok fazla etkinlik gösterememişlerdir. Suriye ordusunun isyanı bastırmasıyla isyan da sona ermiştir. Ünlü Hama katliamı bu dönemde yaşanmıştır. 

Hafız Esad’la birlikte Suriye ordusu en parlak dönemini yaşamıştır denilebilir. Hafız Esad her zaman orduya ayrı bir önem vermiş, özellikle Nusayrilerin subay kadrolarına yerleşmelerini sağlamış, böylece Baas rejimi garanti altına alınmaya çalışılmıştır. Ordunun yanında istihbarat örgütlerine de Nusayriler hâkim olmuştur (Gürson, 2010: 71). Devlet kurumlarındaki bu Nusayrileşme, İslâmcı hareketleri yeni kalkışmalara zorlamıştır. 1973’teki anayasada devletin resmi dini olarak İslâm’ın geçip geçemeyeceği tartışmalarından dolayı Müslüman Kardeşler[2] ilk kitlesel hareketlere başlamıştır (Cop, 2011).

Çoğu ülkede sadece sivil gösterilerle bir şey elde edemeyeceğini düşünen muhalif gruplar genelde bir süre sonra şiddet yoluna başvurmaktadırlar. Devlete ve siyasi iktidarın meşruiyetine olan inancın yitirilmesiyle muhalif örgütler zamanla askerileşmeye başlarlar. Bu nedenle Suriye’nin siyasi görünümünün bir ayaklanmaya çok müsait olduğu söylenebilir. Çünkü Hafız Esad sonrası Suriye Devleti, çoğunlukla halktan kopuk bir görünüm sergilemektedir. Baas ideolojisine sahip, azınlık elit bir Sünni katılım olsa da genellikle Nusayri, seküler temelli ve ırk temelli bir milliyetçilikle beraber Suriye’nin genel demografik[3], ırki, mezhepsel, dinsel yapısını düşündüğümüzde Suriye’de muhalefetin zaman zaman silaha başvurmasının sebebi daha iyi anlaşılabilir. Kendi toplumsal gerçekliğiyle uyuşmayan bu Suriye tablosunun yanı sıra Esad ailesi, Nusayri yönetim için de bile çeşitli ayrımlara gitmiş ve kendi ailesine sadakatten ödün vermeyeceklerini düşündükleri insanları görev başına getirmişlerdir. 

1976’da Müslüman Kardeşler içerisindeki Mücahidin adlı radikal bir grubun ilk silahlı eylemlere başlaması ve akabinde Hama’da 70 kadar devlet yetkilisini öldürmesiyle Suriye ordusunun isyan bastırma anlayışı gün yüzüne çıkmıştır. Suriye ordusu Hama’daki ayaklanmayı sivil ayırt etmeksizin 30 bin insanı öldürerek bastırmıştır (Cop, 2011). Hama katliamından 2011’e kadar bu tarz büyüklükte bir ayaklanma meydana gelmemiştir. 

Müslüman Kardeşlerin Suriye’deki silahlı ayaklanmalarda başat rol alması, sürpriz görünmemektedir; çünkü hareketin kurucusu Hasan el Benna, İslâm’ın askerî güce önem verdiğini belirtmektedir. Hasan el Benna, İslâm’da askeri gücün en önemli farzlardan biri olduğunu söylemektedir. Devamında ise şehitliğin ve gaziliğin önemini Kuran ayetleriyle açıklamaktadır (Benna, 2014: 143-144).

2.      Arap Baharı sonrası Suriye’deki muhalif aktörler

Suriye’deki muhalif kültürün, 2011’de başlayan ve şu anda da devam eden Esad rejimine karşı yürütülen mücadeleden daha eski köklere sahip olduğu daha önce de söylendi. Hafız Esad dönemindeki Müslüman Kardeşlere bağlı grupların rejim aleyhine yürüttükleri mücadele kanlı bir yöntemle bastırılmış ve bu ayaklanmaya katılanlar ya öldürülmüş ya da sürgüne gönderilmişti.
Ülkedeki bu tarz muhalif grupların sert bir müdahaleyle bastırılması, muhalifleri gittikçe radikal bir hâle getirmiş ve artık tek çözümün silah kullanmak olduğunu göstermiştir. 

İnsan içinde yaşadığı ülkede kendi rejimine karşı faaliyet yürütürse, sürgüne gönderildiği zamankinden daha makul sınırlarda kalır. Fakat eğer siz o muhalifi ülke dışına gönderirseniz, bu sürgün, o kişinin daha fazla marjinalleşmesine sebebiyet verir. Hama katliamının yarattığı travma ve Baas rejimin dışlayıcı özellikleri, 1982-2011 arasında kendisini somut olarak göstermese de Suriye’de muhaliflerin her zaman dinç olarak var olmasını sağlamıştır. Bu dönemde dikkate değer bir reform yaşanmamıştır. 

Beşşar Esad, ilk göreve geldiğinde babasına göre daha modern daha reformcu ve daha çağı yakalayabilen bir profil çiziyordu. İngiltere’de eğitim almış, genç birinin gelenekselci yapıda olması zor bir ihtimal olarak gözüküyordu ama Beşşar Esad, babasının sert bastırma politikalarına ve sıkıyönetim kanunlarının uygulanmasına devam etti.

2.1. Kürtler

Suriye’de Baas rejiminin baskı politikasından ülkenin genellikle kuzeyinde yaşayan Kürt nüfusunda nasibini aldığı bilinmektedir. Suriye’deki Kürtlerin sayısı %6 oranında tahmin edilmektedir (Bozbuğa, 2015).

Birinci ve İkinci Körfez Savaşları, Amerikan işgali sonrası Irak’taki siyasi manzara, bölgede yaşayan Kürtlerin, Pan-Kürdist bir söylemi ön plana çıkarmalarına sebep oldu. Irak’ta Saddam sonrası Bağdat’taki merkezi hükümetin gücünün zayıflaması, Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtlerin merkezi hükümetten ayrılarak yeni bir özerk yönetim kurmasına ve PKK’nın silah stoklarını artırmasına sebep oldu. Suriye’ye baktığımızda ise Irak’taki bu gelişmelerin Suriye’deki Kürt nüfusunun da hareketlenmesine sebep olduğu görülüyor. Örneğin 2004’te Suriye’nin Kuzeyindeki Haseki bölgesinde Kürtlerin ağırlıklı olduğu Kamışlı’da bir ayaklanma meydana geldi. 1982 Müslüman Kardeşler ayaklanmasından sonra yaşanan en önemli karışıklık olarak değerlendirilen (Gürson, 2010: 224-225) bu ayaklanma, Kürtleri, Suriye’de muhalif unsur olarak daha fazla ön plana çıkarmaya başladı.

Mart 2011 ayaklanmasından sonra ise ülkedeki Kürtler için tarihi bir fırsat doğmuştur. Nusayri nüfusun yoğun olarak yaşadığı yerler haricinde neredeyse bütün bir ülkeye yayılan isyan ateşine Kürtler de katılmıştır. Bu isyanda Kürtler arasında PYD ve İslâmcı/Dindar Kürtler ayrımı ortaya çıkmıştır. 

Suriye’de PYD’nin pragmatik bir politika izlediği bilinmektedir. Kimi zaman Esad rejimiyle kimi zaman da Özgür Suriye Ordusu’yla(ÖSO) işbirliğine giderek ülkedeki kalıcılığını pekiştirmeye çalışmaktadır. Fakat son zamanlarda görüldüğü şekliyle PYD, daha çok Suriye rejiminin unsurlarıyla(istihbarat ve ordu) işbirliğine gittiği görülmektedir. ÖSO ve Ahrar’uş Şam[4] gibi muhalif gruplarla zaman zaman çatışmaya girdikleri görülmektedir. PYD’nin Mare-Cerablus hattını kapatarak kendi bünyesine katmak istemesi, Türkiye’yle ve muhaliflerle olan ilişkisini gittikçe kötüleştirmektedir. Türkiye, bu hattın kendisi için öneminin altını çizmek adına obüs toplarıyla PYD mevzilerini bombalamaktadır. Bu bombalama, bir nevi irade beyanıdır. 

IŞİD’in Ayn el Arab’ı[5] kuşatması, PYD için büyük bir avantaj sağlamıştır. PYD bu savaşla beraber diğer Kürtleri de kendi bünyesine katmaya başlamış ve dünya ölçeğinde kimi aktörler tarafından meşru bir yapı olarak görülmüştür. Örneğin Suriye’de daha fazla etkin olmak isteyen Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) önündeki en büyük engel PYD olarak gözükmesine rağmen Mesut Barzani[6], Türkiye üzerinden geçen peşmergelerle birlikte Ayn el Arap’taki savaşa katılmıştır. Bu gelişmeler tekrar Pan-Kürdist söylemleri ön plana çıkarmıştır. Bu savaş sayesinde PYD özellikle Amerika’nın sahadaki müttefiki olarak daha fazla ön plana çıkmaya başlamıştır. Ayrıca bazı Avrupa devletlerinden silah almaya başlamıştır. 

PYD’nin Suriye’deki artan etkinliğinden rahatsız duyan aktörlerin başında Türkiye gelmektedir. PKK’nın Suriye uzantısı olarak PYD’nin hiçbir meşruiyeti olmadığını her platformda dile getiren Türkiye, Mare-Cerablus hattını kendi ulusal güvenliğinin kırmızı çizgisi olarak açıklamıştır. Ankara’da meydana gelen son iki saldırının failinin PYD militanı olması, Türkiye’nin daha sert yöntemlere başvurmasına neden olabilir. Suriye’de muhtemel bir tam bağımsız PYD devleti, Türkiye içinde de yeni savaş alanları açabilir. 

‘Çözüme en yakın an’ yorumları yapılan Türkiye’deki çözüm sürecinin sonlanmasında ve yeniden çatışmalı bir döneme girilmesinin nedenlerinden biri de Suriye’deki bu PYD kazanımlarının olduğu söylenebilir. Kuzey Suriye’de kimi zaman kendi inisiyatifiyle kimi zamanda rejimle anlaşarak daha rahat hareket etme imkânı bulan PYD, Türkiye sınırları içerisine de cephane ve mühimmat sevkiyatı yapmaktadır. Bundan dolayı bu bölgede yaşananlar, Türkiye için sadece dış politika konusu olmaktan ziyade bir iç mesele haline gelmiştir.

Türkiye’nin Mare-Cerablus hattına yapacağı askeri operasyon hâlâ masadadır. PYD’nin ise geri adım atma gibi bir hevesi olmadığı faaliyetlerinden anlaşılmaktadır. Bu ortamda Türkiye’nin güneyi ve Suriye’nin Kuzeyi’nin, bölgenin geleceğini fazlasıyla etkileyeceğini ve yeni insani sorunlara yol açabileceği söylenebilir. PYD ve Türkiye arasındaki ilişkinin 2011’deki ayaklanmadan bu yana gelgitliği olduğu görülmektedir. Türkiye, Kobani’deki PYD-IŞİD çatışması sebebiyle PYD’ye yardım götürülmesini sağlayan koridora izin verirken, şimdi PYD’ye karşı çok sert söylemlerde bulunmakta ve topçu atışlarıyla saldırmaktadır.  

PYD’nin varlığı, Türkiye’nin manevra alanını kısıtlamaktadır. Bunun yanı sıra Amerika’nın IŞİD’le mücadelede PYD’yi partner olarak seçmesi, Türkiye-ABD ilişkilerine olumsuz şekilde yansımaktadır.

2.2. IŞİD

Bugün Suriye’de çok geniş bir alanı kontrol eden Irak Şam İslâm Devleti’nin (IŞİD), bilinen ilk kökü Musab el Zarkavi’nin kurduğu El Tevhit vel Cihat örgütüne dayanır. 1999 yılında kurulan örgüt, 2004 yılında El Kaide’ye bağlandıktan sonra ‘Irak El Kaidesi’ olarak anılmaya başlanmıştır (Erdoğan, 2015: 2). 2010’da örgütün liderliğini Ebubekir El Bağdadi aldı. 2013’te El Nusra’nın bir bölümüyle birleşmesiyle beraber adını Irak Şam İslam Devleti olarak açıkladı (Napoleoni, 2015: 13).

IŞİD’in radikalizmi ve kendisi haricinde neredeyse herkesi hedef tahtasına oturtan tavrı, Musul’u ele geçirmesiyle birlikte bütün dünyanın dikkatini kendi üzerine çekti. IŞİD’in bu dışlayıcı tavrı ve sivil ölümlerine neden olan saldırıları, kısa sürede devletler nezdinde terör listesine alınmasına neden oldu. Bir terör örgütünün Musul gibi büyük bir şehri ele geçirmesi, Batı nezdinde, askeri operasyon seçeneğini biraz daha ön plana çıkardı.

IŞİD, coğrafi yayılmasının yanı sıra petrol havzalarını da ele geçirerek bölgede büyük bir ekonomik güç haline geldi. ‘IŞİD’ten petrol alanlar’ adlı yeni bir cüzzamlılar grubu uluslararası arenada meşruiyet savaşlarının ilk sinyallerini verdi. Irak’ta Maliki’nin Sünni’leri dışlayıcı politikası, bazı Sünni aşiretler için IŞİD’in normal görünmesine neden olduğu gibi Bağdat yönetiminin etkinliğini de zayıflattı. 

Musul’un IŞİD tarafından çok kısa sürede ele geçirilmesinin ana müsebbibi olarak Irak merkezi hükümeti değerlendirilmeye başlandı. Irak ordusundaki askerlerin şehri göz göre göre IŞİD’e teslim etmesi, Maliki yönetiminin tekrar sorgulanmasına yol açmıştır. Maliki’den sonra görev başına geçen İbadi’nin de aynı yanlışları sürdürerek Irak’ı tamamen İran etkisine soktuğu görülmektedir. Bölgedeki savaşçı sirkülâsyonuna baktığımızda Irak’ın bir Şii milis üssü olduğu görülmektedir. İbadi’nin bu politikası Türkiye’yle olan ilişkilerin de kötüleşmesine yol açmış ve Türkiye’nin daha çok Suudi Arabistan’la partner olmasına sebep olmuştur. Bu tarz etnik, mezhepsel veya dinsel dışlayıcılıklar her zaman bir etki-tepki yaratmıştır. Yani Sünni bir aktör, Şiicilik yapan bir Şii aktörle karşılaştığında o da, Sünnicilik eksenine gelebilmektedir. Rakiplerin radikal tavırları ve üst söylemleri, birbirlerine sirayet etmektedir. Fakat burada Türkiye’nin tamamen Sünni bir politikaya angaje olduğu fikrinin doğru olmadığını söylenebilir. Çünkü Suriye meselesi bir tarafa bırakıldığında, bugüne kadar Türkiye’nin, İran’la her zaman diyaloga sıcak baktığı bilinmektedir.

IŞİD’i bu kadar korkutucu yapan özelliklere bakıldığında, çağın teknolojisini kullanarak güçlü bir propaganda yapması, Esad rejiminden ve muhaliflerden elde ettiği silahlarla büyük bir askeri güç olması, kendi varlığına karşı başlatılan hava operasyonları sonrası bu saldırılara cevap olarak hiçbir kanlı eylemden çekinmemesi, yaptığı propaganda sayesinde geniş bir yabancı savaşçı ağına sahip olması ön plana çıkmaktadır. 

IŞİD’in benimsediği radikal selefi görüş ve tekfircilik anlayışı, örgütü manipülasyona ve kullanılmaya açık hâle getirmektedir. Küresel ve bölgesel güçler, IŞİD’in bu özelliklerini kullanarak istihbarat operasyonlarında bulunabilmektedir.

IŞİD, tank, top, füze gibi konvansiyonel araçların yanında gerilla savaşını da başarılı bir şekilde sürdürmektedir. Propaganda gücünü de bunların üstüne koyduğumuzda IŞİD’in askeri stratejisinin yer yer değişmekle beraber genel olarak hibrid savaş niteliğinde olduğu söylenebilir(Yeşiltaş, 2016: 2). 

IŞİD, Irak’ta ve Suriye’de yaptıklarıyla terörü yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Yarı-devlet kıvamına gelebilen bir terör örgütü niteliğindedir. Bütün dünyaya meydan okuyabilen, bir devletin en büyük şehirlerinden birini ele geçirebilen, iki devletin sınırını anlamsızlaştırıp iki ülkede de topraklarını genişletebilen, önemli enerji kaynaklarını ele geçiren, bazı insanların umutsuzluğunu ve içindeki kini kullanarak kendi bünyesine katabilen bir örgüt düşünüldüğünde, dünya üzerinde otorite boşluklarının nasıl sonuçlar doğurabileceği acı bir şekilde yaşanmaktadır.

IŞİD’in yarattığı bir diğer tehlike de, “Hilafet Devleti” iddiasını kısmen de olsa hayata geçirebilmesidir. Bu gelişme, ileride bu tarz farklı örgütlere de bir motivasyon sağlayabilir. “Hilafet Devleti” veya “Sosyalist Devlet” gibi idealler çoğu terör örgütünde kendini göstermektedir. Her terör örgütü, meşruiyetini sağlamak, güçlü bir propaganda oluşturabilmek, eleman sayısını artırabilmek için kendisine ideolojik idealler çizer ve ütopyalar oluşturur.

Terörün asimetrik yapısı ve öngörülemeyen potansiyel gücü, devletleri teröre karşı daha hassas ve daha fazla işbirliğine açık bir hale getirmektedir. Buradan yola çıkarak eğer IŞİD, kısa süre içerisinde bertaraf edilemezse daha sert önlemlerin alınacağını söyleyebiliriz. Bu sert önlemlerim içinde küresel güçlerin katılacağı bir kara harekâtı en büyük seçenek olarak durmaktadır. Hali hazırda Amerika merkezli oluşturulan uluslararası koalisyon hava operasyonlarına devam etmektedir. Rusya da bombalıyor fakat daha çok muhalifleri ve sivilleri hedef aldığı basına yansıdı. Burada özellikle büyük güçlerin samimiyeti büyük önem kazanıyor. Gerçekten IŞİD bitirilmek mi isteniyor? Yoksa herkes IŞİD’i kendi politik kurgularına ve takvimlerine uygun hale mi getirmek istiyor? 

ABD, Rusya gibi güçler, gelecekte Suriye’nin alacağı şekil için IŞİD’i oyun hamuru gibi görmektedirler. Bu, IŞİD bahanesiyle yaptıkları eylemlerden anlaşılabilmektedir. Bunun sebeplerinden birisi de Obama döneminde ABD’nin Ortadoğu konusunda başarısız olmasıdır.

2.3. Sünni Muhalifler

1982’deki Hama katliamından sonra rejime yönelik büyük ölçekte bir isyanın olmadığı söylenebilir. Esadlar döneminde muhalif hareketlerin sert şekilde bastırılmasının, özellikle ülkenin çoğunluğunu oluşturan Sünni gruplar arasında bastırılmış psikolojik yoğunluğa ve yeni isyan hareketlerine yol açtığı söylenebilir. Böyle bir yoğunluğun patlaması için her zaman bir kıvılcım yeterlidir. Patlama ve kıvılcım metaforu, Suriye isyanı için rahatlıkla kullanılabilecek kavramlardır. Silahlı ayaklanma aşamasına geçildikten sonra geriye dönüş, taraflarca kabul görmemektedir. ‘Big Bang’den sonrası, artık sahanın işidir. 

Hem Hama katliamında hem de Beşşar Esad göreve geldikten sonra başlayan hareketlerde devletin isyan bastırma stratejisi genelde benzer olarak gözükmektedir. Yöntem olarak susturma, hapse atma, idam etme, sansür uygulama, sürgüne gönderme, eğer bunlar işe yaramazsa da askeri müdahale gibi seçenekler iki dönemde de görülüyor. Beşşar Esad’ın babasının mirasını hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan içselleştirmesi, Suriye’nin geleceğini çok ince bir çizginin üzerine oturtmuştur. Bu yönüyle belki şu anki iç savaşın bu kadar uzun süreceği tahmin edilmiyordu ama bir silahlı mücadelenin kaçınılmaz olduğu ortadaydı. Bu, diğer Arap Baharı’nı yaşayan ülkeler içinde geçerli.

2.3.1.      Muhaliflerin Siyasi Görünümü

2011’de başlayan isyana gelene kadar meydana gelen rejim-muhalefet çatışmalarında muhalif tarafın büyük çoğunlukla İslâmcı Müslüman Kardeşler öne çıkmaktadır. Fakat 2011’in ilerleyen dönemlerinde muhalefetin çok aktörlü olduğu gözükmektedir. Suriye’de muhalifler, ilk olarak Antalya’da 31 Mayıs 2011’de bir toplantı gerçekleştirmişlerdir (Ulutaş & Hoca, 2014: 15).

Muhalefetin bu çok aktörlü yapısı, çeşitli avantajları ve dezavantajları içerisinde barındırmaktadır. 5 yıldır devam eden savaşta muhaliflere siyasi ve askeri destek veren devletler, savaş boyunca muhalifleri tek açtı altında toplamaya yönelik çeşitli adımlar atmışlardır. Muhaliflerin bütünlüğünü sağlayabilmek için yurtiçi ve yurtdışında pek çok konferans ve buluşmalar gerçekleştirildi (Kuş, 2014: 3). Bu toplantıların en sonuncusu 15 Mart 2016 tarihinde Ankara’da gerçekleşti. 106 muhalif grubun Halep, Şam ve Dera’dan üçer temsilciğiyle katıldığı toplantı, Katar ve Türkiye tarafından düzenlendi.

Bu çeşitli ülkelerde ve şehirlerde gerçekleştirilen toplantı ve buluşmalarda muhalefetin siyasi anlamda çatı örgütü olarak bazı kuruluşlar kurulmuştur. Bu kuruluşlardan en etkilisi olarak Suriye Ulusal Konseyi(SUK) öne çıkmaktadır. SUK, Ekim 2012’de çeşitli muhalif aktörlerin(Müslüman Kardeşler, etnik gruplar, sekülerler, milliyetçiler) bir araya gelmesiyle oluşturulmuştur. Fakat kuruluşun farklı fraksiyonlardan bir araya gelmesi, ilerleyen dönemlerde çeşitli sorunlara yol açmıştır. Konsey’de fikir ayrılıklar gittikçe ön plana çıkmış ve gücü azalmıştır. Bu fikir ayrılıkları, farklı grupların farklı ve bağımsız muhalif gruplar oluşturmasına neden oldu. Muhalefetin bu çok parçalı görünümünü engellemek adına, farklı grupları bir araya getirmek için Kasım 2012’de Suriye Muhalefeti ve Devrimci Güçler Koalisyonu (SMDK) kuruldu (Ulutaş & Hoca, 2014: 17).

Şu an nihai olarak Suriye’deki muhalefetin meşru 3 siyasi temsilcisi gözükmektedir; SMDK, SUK ve ele geçirilen bölgelerde yönetimi sağlamaya çalışan Yerel Konseyler (Ulutaş & Hoca, 2014: 17).
Ağustos 2011’de İstanbul’da kurulan Suriye Ulusal Konseyi, siyaseten muhaliflerin en önemli çatı örgütü olarak ön plana çıkmaktadır. Bu oluşumu destekleyenler arasında Müslüman Kardeşler, Ulusal Demokratik Değişim için Şam Deklarasyonu Hareketi, Asurîler, bazı Kürt, seküler ve bağımsız muhalifler gruplar bulunmaktadır (Ulutaş, 2012: 50). Konsey, en büyük hedef olarak Esad rejimin tamamen yönetimden çekilmesini seçmiştir. Konsey ayrıca Suriye’de Birleşmiş Milletlerin müdahalesine sıcak bakmaktadır. Esad sonrası ise demokratik sivil yeni bir devlet kurmak istemektedirler (Kuş, 2014: 10). Son zamanlarda konsey içerisinde Müslüman Kardeşlerin daha fazla ağırlığını hissettirmesi, seküler grupların tepkisini çekmeye başlamıştır.

İsyanın başlamasıyla birlikte sahada daha etkili olabilmek ve hareketler için eşgüdümü sağlıklı bir şekilde sağlayabilmek için yerel halk komiteleri kurulmuştur.  

Suriye Ulusal Konseyi, Ulusal Koordinasyon Komitesi, Yerel Halk Komiteleri gibi yapılanmaların anlaşmazlık noktalarına baktığımızda genelde ideolojik ve mezhepsel bölünmeler ön plana çıktığı gibi aralarında kişisel anlaşmazlıklar da bulunmaktadır. Suriye’ye yabancı devletlerin veya Birleşmiş Milletlerin müdahale etmesi veya etmemesi ile ilgili konular da muhalifler arasında önemli ayrılıklara yol açmaktadır. Bu görüş ayrılıkları sahadaki mücadeleye de olumsuz yansımaktadır. Mikro ölçekli siyasi bir konuda anlaşmazlık olduğu anda yeni bir oluşumun oluşturulması, hem muhalifler için hem de Suriye’nin geleceği için pek olumlu sonuçlar doğurmamaktadır. 

Eğer Suriye’de yönetimin gerçek anlamıyla halka geçmesi isteniliyorsa, muhalefetin en azından en temel konularda fikir birliğine varması gerekir. Esad’ın devrilmesi ortak nokta olarak gözükmesine rağmen, halk hareketinin başarıya giden yolda uygulayacağı süreç ve Esad sonrası Suriye tahayyülü konularındaki anlaşmazlıklar, bütüncül ve ortak bir halk enerjisi ortaya çıkaramamaktadır. 

Güçlü bir siyasi ortaklık, sahada daha etkili olmayı sağlayacağı gibi uluslararası alanda da daha güçlü bir meşruiyet sağlayabilir. Çünkü savaş uzadıkça radikal grupların etkisi ve görünürlüğü artmaktadır.
Savaşa bölgesel ve küresel güçlerin gittikçe daha fazla müdahil olması, muhalifleri siyasi olarak sınırlandırmıştır. Büyük güçlerin mücadelesi dolayısıyla uluslararası toplum nezdinde bazı kesimler tarafından muhalifler Suriye’nin gerçek temsilcisi olmaktan çok, küresel ve bölgesel güçlerin ‘piyonu’, ‘vekili’, “maşası” olarak görülmeye başlanmıştır. 

ABD ve Rusya mücadelesinin yanı sıra Körfez ülkeleriyle İran arasındaki rekabet, Suriye’de de kendini göstermiş, savaşın başlangıcına dair çeşitli soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

2.3.2.      Muhaliflerin Askerî Görünümü

2011’de başlayan sivil gösterilerde rejim askerlerinin halka ateş açması, olayın kısa sürede askeri bir mücadeleye dönmesine sebep olmuştur. 

Muhalefet içerisinde seküler ve ılımlı grupları da kapsaması açısından askeri olarak ilk öne çıkan grup Özgür Suriye Ordusu’dur (ÖSO). ÖSO, halk hareketleri ortaya çıktığında rejim güçlerinin halka ateş açmasına tepki olarak ordudan ayrılan askerlerden oluşan silahlı bir gruptur. 29 Temmuz 2011’de Riyad El Esad liderliğinde kurulan grup, kısa sürede gücünü ve eleman sayısını artırmıştır. ÖSO temel amaçlarını, rejimin ve rejim saflarında yer alan güvenlik güçlerinin tamamen bertaraf edilmesi olarak açıklamıştır.

Savaş boyunca muhalifler içerisinde pek çok gruplaşma meydana gelmiştir. Halk hareketleri sırasında rejimin silah kullanmasına karşı birlik görüntüsü veren muhalefet askeri safhada aynı birliği ve beraberliği gösterememiştir. ÖSO’nun erken kurulduğuna dair yorumlar da mevcuttur (Sandıklı & Semin, 2012: 21).

Sorunun silahlı mücadeleye evrilmesinden sonra dünya kamuoyu ve diğer devletler nezdinde savaş, aynı güce sahip iki tarafın birbirleriyle olan mücadelesi olarak algılanmıştır. Sahaya baktığımızda ise hem başlangıçta hem de bugünkü şartları düşündüğümüzde iki tarafın da aynı imkânlara haiz olduğunu söylemek çok güçtür. Silah, cephane, mühimmat vb. olarak rejim ve destekçileri daha üstün görünmektedir. Fakat azınlık iktidarı oldukları için insan kaynağı sağlamada sıkıntı çekmektedirler. Bu eleman ihtiyacını ise savaşa sonradan dahil olan, Hizbullah, Şii milisler ve İran güçleriyle kapatmaya çalıştılar. Savaşı sadece Esad ve muhalifler arasında düşündüğümüzde, silah olarak rejimle aynı düzey olmasalar da uzun vadede muhalifler ülkenin çoğunluğuna yayılabilecek bir potansiyel gösterebilirlerdi. Çünkü rejimin uzun vadede yıpratma savaşına dayanması zor gözüküyordu. Fakat daha önce saydığım rejim yanlısı dış ve yerel güçlerin olaya dahli bu durumu tamamen tersine çevirmiştir.

Muhaliflerin ağır silah eksikliği elde ettiği bölgeleri tutmakta zorlandığı zamanlarda daha fazla hissedildi. Bir bölge ele geçirildiğinde rejimin cevabı, sivil ayırt etmeksizin başlattığı ağır hava bombardımanları oluyordu. Muhaliflerin ise bunlara karşılık verebileceği imkânları yoktu. Savaş boyunca muhalifler açısından ilk dikkat çeken şey, hava bombardımanlarına karşı herhangi bir önlem alamamaları olarak gözükmektedir. Rusya’nın IŞİD bahanesiyle yaptığı saldırılardan da anlaşılacağı üzere Suriye, uçağı kapanın muhalif avına çıktığı bir yer haline gelmiş durumda. Buradan hareketle muhaliflere daha çok verilecek uçaksavar silahı Stinger, Suriye’deki denklemleri değiştirebilir bir güçtedir. Muhaliflerin kullandığı silahlar içerisinde şu an ön plana çıkanlar ise Grad füzeleri, el yapımı silahlar, anti-tank silahı TOW, Ak-47, RPG-7 ve rejimden ele geçirilen silahlar olarak sayılabilir.

Muhaliflerin eline daha fazla personel tarafından kullanılabilen hava savunma sistemi MANPADS(Man-portable air-defense system) sistemleri geçtiği zaman, savaşın seyri ciddi ölçüde değişebilir. Çünkü rejim açısından hava operasyonları hayati konumdadır (Kasapoğlu, 2013: 5). Bu üstünlüğünü kaybetmesi, birçok kritik bölgenin muhaliflerin eline geçmesine neden olabilir.
Savaş uzadıkça muhalefet arasında İslâmi söylem daha fazla ön plana çıkmıştır. Bu bir paradoks yaratmaktadır. Şöyle ki, muhaliflere destek veren bazı ülkeler muhalefet içerisinde İslâmcıların ağırlık kazanmasını eleştirerek verdikleri desteklerde azalmaya giderken, muhalifler ise desteğin azalmasından dolayı daha fazla İslamileşmektedirler. Hatta kimi yorumlara göre seküler diye tabir edebileceğimiz ÖSO gruplarının çoğunun tasfiye olup İslâmi hareketlere katıldığı belirtilmektedir (Şen, 2015: 13).

İslâmi gruplar deyince ilk öne çıkan (El Nusra devre dışı bırakıldığında) grup, İslâm Cephe’dir. Bu grup ÖSO ve SUK’tan ayrı olarak Esad sonrası bir şeriat devleti hedeflemektedir. Savaşçıları genelde Selefi-Vahabi çizgide olan bu grubun en büyük destekçileri Suudi Arabistan başta olmak üzere bazı Körfez ülkeleridir. Askeri olarak ÖSO’dan daha etkin olduğu söylenmektedir. İslâm Cephesi, şu an feshedilmiş durumdadır (Şen, 2015: 13). Gruplar genellikle kendi başlarına hareket etmekte, savaşılan bölgelere çeşitli koalisyon birlikleri kurmaktadırlar.

ÖSO, rejime karşı sürdürdüğü savaşta, daha çok rejim birliklerinin yok edilmesine odaklandığı için yeni bir devlet umudunu sağlaması çok zor görünmektedir. Fakat El Kaide’nin Suriye uzantısı olan El Nusra, ele geçirdiği bölgelerde belediyecilik hizmetlerini yaparak, devletleşme amacında ve yeni yönetim iddiasında ne kadar ciddi olduklarını göstermektedir.

İdeolojik, etnik ve kişisel anlaşmazlıkların etkisinin yanında muhaliflere destek veren devletlerin sadece kendilerine yakın olan gruplara destek vermesi de muhalifler arasındaki anlaşmazlıkları körüklemektedir. Eğer gayri-ciddi bir savaş oyunundan ziyade tam manasıyla Suriye yönetimi ve topraklarının ele geçirilmesi hedefleniyorsa bütünleşmenin mümkün olduğu kadar yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya olması gerekir. Muhalifler arasında sağlanacak bütünleşmenin en büyük meyvesi ve göstergesi olarak El Fetih adlı operasyonel çatının kurulmasıyla beraber İdlib’in tamamen ele geçirilmesi güzel bir örnek teşkil edebilir. Bölgedeki irili ufaklı çoğu muhalif grubun desteğiyle alınan İdlip savaş boyunca muhalif grupların en önemli kazanımlarından biridir. Tabii burada El Fetih’e Nusra’nın da dahil olduğunu unutmamak gerekir. Nusra’nın da bu kazanımda pay sahibi olması ve ÖSO’yla yan yana görünmesinin ÖSO’yu zayıflatacağı yorumları da yapılmaktadır (Semin, 2015: 4).

ÖSO-İslâmî muhalefet-El Nusra olarak üç sac ayağına oturtabileceğimiz Suriye muhalefetinin birbirleri arasındaki taktik ve operasyonel ittifakların nihai amaca ulaşmada yetersiz oldu görülmektedir. Çünkü Hizbullah, Şii milisler ve İran askerleri nedeniyle muhalifler saldırıdan ziyade daha çok savunma pozisyonunda durmaktadırlar. Muhalifler şu an PYD, IŞİD, Suriye rejim güçleri, İran askerleri, Hizbullah ve Irak ve Afganistan bölgelerinden gelen gruplarla ve hatta kısmen de olsa Rus askerleriyle aynı anda mücadele etmektedir. Böyle bir ortamda bırakın Suriye’nin tamamını ele geçirmeyi, bulundukları bölgede bir var olmaları bile zor gözükmektedir. Muhaliflerin bu aktörlerle olan savaşında yeterli desteği alamaması, bu gruplar içerisinde savaşan insanların daha fazla radikalleşmesine sebep olmaktadır. Ilımlı gruplar arasından İslâmi ve cihatçı gruplara katılım artmaktadır. Bu Esad rejimin elini de güçlendirmektedir.

Savaş başladığında muhaliflerin tahayyülü Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunarak rejimin değişmesi ve halkın taleplerine uyulması şeklinde olmasından dolayı PYD’nin kuzeyde kendine kantonlar oluşturması, muhalifler tarafından tepkiyle karşılanmış ve çatışmaya girilmiştir. Amerika’nın IŞİD’le mücadele söyleminden yola çıkarak PYD’yle işbirliğine gitmesi, muhaliflerin gücünü zayıflatmış, askeri olarak ise yeni cephelerin açılmasına yol açmıştır. Amerika’nın aynı zamanda CIA eliyle muhaliflere destek vermesi, ABD’nin bu konudaki samimiyetini tekrar sorgulatmıştır. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry “Suriye’de federasyondan ve bölünmeden yana değiliz.” demesine rağmen sahadaki gerçeklikler, Kerry’i yalanlamaktadır. 

Özet olarak muhalefetin neden başarısız olduğunu üç temel başlık altında toplanabilir:

1)      Muhaliflerin içerisindeki sorunlar ve yerel şartlar
Muhaliflerin parçalı ve bölünmüş yapısı bu sorunların başında gelmektedir. Bunun yanında IŞİD ve El Kaide’nin gittikçe güçlenmesi, muhalifleri uluslararası kamuoyu nezdinde zor durumda düşürmektedir. Dünya çapında teröre karşı oluşan hassasiyet Suriye’deki sahayı da etkilemektedir. Özellikle Batılı devletlerin Esad sonrası Mısır örneğinde olduğu gibi İslâmi söyleme izin verilmeyeceğine dair açıklamaları Suriye’de çözümü zorlaştırmaktadır. 

Şu ana kadar devam eden süreçte ve gelecekte de savaşan taraflar açısından motivasyon, savaşın geleceği belirleyecek en önemli unsur olarak görünmektedir.

2)      Bölgesel rekabette devletlerin Suriye’yi daha fazla güvenliksizleştirici politikaları

İran’ın, Şii milislerin, Hizbullah’ın Esad rejiminin yanında savaşa girmesi, Suriye’deki mücadeleyi daha çok aktörlü bir duruma getirmiş ve bu mücadeleyi rejim-halk savaşı parantezinden çıkararak mezhepçi bir çizgiye evirmiştir. İlk halk gösterilerinde mezhepçi dilden ziyade demokratik hak, çoğulculuk gibi söylemleri kullanan muhalifler, mezhebî hassasiyeti yüksek askerlerle karşılaştıklarında onlar da mezhepsel argümanları ön plana çıkaran bir tavır sergilemiştir.

Şii güçlerin savaşa girmesi etki-tepki etkisi yaratarak Suriye’ye gelen Sünni-Selefi cihatçı sayısında büyük bir artış olmasına yardımcı olmuştur. Suriye son zamanlarda Suudi Arabistan ve İran arasındaki gerilimlerin uygulama sahası olarak görülmeye başlanmıştır. Bu algı, uluslararası düzeyde Suriye’ye yönelik farkındalığı azaltabilir. 

Bu mezhepsel gerilimin Suriye sahasında kendini göstermesi bir yana aynı zamanda bu gerilimin tarafları olan ülkelerin iç politikalarında da kendini gösterebilir. Çünkü bu tarz kimliksel konular sosyal gerilimlere de yol açabilir. İnsanlar arasındaki psikolojik kırılmalar yeni çatışma alanları doğurabilir. Türkiye’nin bu ayrımda Suudi Arabistan yanında yer aldığını da eklemekte yarar var.
Esad rejiminin varlığıyla %12 civarındaki Nusayri nüfusun varlığının eş olarak görülmesi, Suriye için yine bir çözümsüzlük kaynağıdır. Buradan hareketle muhalifler, Nusayri nüfusa yönelik propaganda çalışmalarında bulunabilirler veya daha güçlü şekilde onların da can ve mal güvenliğinin sağlanacağına dair açıklamalarda bulunabilirler.

3)      Küresel düzeyde dünyanın başat güçlerinin arasındaki rekabetin Suriye’ye yansımaları

İlk halk gösterileri başladığında ABD ve Avrupa devletlerinin Esad’a reform çağrısı yaptığı ve sonrasında Esad’ın görevden çekilmesine yönelik irade beyanlarında bulundukları bilinmektedir. 2008-2009 dönemlerindeki Rusya-Gürcistan Savaşı ve Ukrayna meseleleri gibi sebeplerden dolayı Rusya-NATO ilişkileri ve Rusya-ABD ilişkileri daha da bulanıklaşmaya başlamıştı. Kimilerince yeni bir Soğuk Savaş Dönemi veya Doğu-Batı çekişmesi olarak değerlendirilen bu gelişmelerin Suriye’deki taraflaşmada da etkisi olduğu söylenebilir. 

Rusya ve Çin’in Esad’ın, ABD ve Avrupa’nın ılımlı muhaliflerden yana tavır koyması, Suriye’nin Proxy War sahası olduğuna dair söylemlerin artmasına yol açmıştır.

Suriye’nin geleceğini Suriye halkına bırakmayan bu ittifaklaşmanın da çözümsüzlüğü tetiklediği görülmektedir. IŞİD’in varlığı, bu büyük güçler için bir ortak düşman yaratsa da, tarafların ülkede kendi politik takvimlerinden ve politik kurgularından ödün vermemesi, savaşın çok daha uzun süreceği tahminlerde bulunmamızı sağlamaktadır. Suriye’deki çözümsüzlüğün, terörist oluşturan bir bataklık haline geldiği aşikârken hâlâ güçlü ve kararlı politikaların çözüm için harekete geçirilememesi, gelecek için Suriye halkını ve diğer insanları endişelendirmektedir.

ABD’nin ‘Obama doktrini’ olarak adlandırılan, insani hakların çiğnenmesi hâlinde tek taraflı askeri müdahaleden ziyade daha çok yaptırım bazlı ilerleyen stratejisinin, Suriye’de başarılı olduğunu söylemek zordur (Akgün, 2012: 11). Obama’nın Suriye konusunda ‘kırmızı çizgi’ olarak açıkladığı şartların birçok defa aşılmasına rağmen kararlı bir politikanın yürütülememesi, ABD’li karar alıcıların tutarsız açıklamaları, Rusya’nın Ortadoğu’da kendini daha fazla hissettirmesine izin verilmesi gibi konuları göz önünde bulundurulduğunda, ABD’nin son yıllardaki Ortadoğu politikasının sorunları çözüme yaklaştırmaktan ziyade iyice karmaşık hâle getirdiği yorumları yapılabilir. 

Diğer tarafa, yani Rusya’ya baktığımızda ise, IŞİD kartı öne sürülerek askeri varlığını artıran Rusya’nın, Ortadoğu’daki en güçlü müttefiki Suriye’yi ve Tarsus’taki limanlarını korumak adına her türlü seçeneği masaya yatırdığı anlaşılmaktadır. Rusya hava operasyonlarına başlamadan önce muhalifler ‘Esad’ın Kalesi’ olarak değerlendirilen Lazkiye ve Tarsus hattını zorladıkları bilinmekteydi. IŞİD için askeri seçeneği kullandığını iddia eden Rusya’nın hedefi, Rusya’nın kırmızı çizgisi olarak değerlendirilebilecek bu Lazkiye-Tarsus hattını zorlayan muhalif gruplar oldu. Rusya’nın Suriye’deki hamleleri, Rus dış politikasına dair de ipuçları taşımaktadır. Rusya’nın son yıllardaki Ukrayna, Doğu Avrupa ve Suriye’deki hamleleri ve sert askeri güce dayalı politikaları, diğer devletler açısından da yeni değerlendirmelerin yapılmasına yol açmıştır. Avrasyacı bir dış politika tarzı, kendi taraftarını artırdığı kadar karşısındaki ittifakları da güçlendirmektedir. 

3.      Gelecek Senaryoları

Suriye’de geleceği düşünmek, sadece Suriye’yi değil; Ortadoğu ve yeni küresel ittifak sistemini anlamak için de çok önemli bir konu teşkil etmektedir. 

Silahlı mücadele evresine geçildiğinden bu yana, Suriye’nin kontrol edilen bölgeleri sürekli el değiştirdi. Şu anki görünümde, IŞİD’in ele geçirdiği bölgeleri es geçildiğinde rejim güçleri ve muhalifler arasındaki mücadelenin belli bölgelerde sıkıştığı söylenebilir. Hem kuzeyde hem de güneyde rejim ve muhalifler arasındaki savaşın şiddeti ilk yıllardaki kadar sert geçmemektedir. Suriye’nin iyice çok aktörlü bir hâl alması, rejimle muhalifler arasındaki savaşın sonucuna göre Suriye’nin şekilleneceği düşüncesini yıkmıştır. 

Muhalifler, Esad rejiminden çok artık Hizbullah, Şii milisler, İran ve yer yer PYD’yle karşılaşır hâle gelmiştir. Muhalefet üzerindeki bu askeri ve coğrafi baskı, siyasi alanda da hissedildiğinden olayı, muhaliflerin Suriye’nin tamamında varlık göstermeleri pek mümkün görünmemektedir.

Esad rejiminin de muhalifler gibi Suriye’nin tamamını kontrol edecek bir pozisyondan uzaklaştığı söylenebilir. Son günlerde IŞİD’ten Palmira’nın alındığı haberleri gelse de, rejimin daha çok Nusayri ağırlığın olduğu bölgelerde güçlü olduğu söylenebilir. Fakat rejim yanlısı yabancı savaşçıların desteği ve Rus bombardımanına müteakip başlattığı operasyonlarda belli bölgelerde kazanımlar elde ettiği bilinmektedir. 

Suriye’nin geleceğini anlayabilmek için bazı ihtilaflı konular ve cevabı belirsiz soruları irdelemek gerekmektedir. Savaş derinleştikçe sorular artmaktadır. Geleceğin ihtilaflı konularını bugünden değerlendirmek, sürprizlerin önüne geçme şansını doğurabilir.

A)    IŞİD’in elindeki topraklar ne olacak?

Daha önce de belirtildiği gibi istihbarat oyunlarını bir kenara korsak, IŞİD bütün aktörlerce ortak düşman olarak gözükmektedir. Türkiye sınırından Irak içlerine kadar uzanan ve hâlâ Suriye’nin önemli bir bölümü elinde bulunduran bu örgütün geleceği, sadece Suriye için değil; bütün Ortadoğu, İslâm dünyası ve diğer dünya devletleri için de önemlidir. IŞİD’in hava operasyonlarına karşılık diğer ülkelerde kanlı eylemlere girişmesi, bunun önemli kanıtlarından biridir. 

Bu örgütün kimin tarafından tamamen bertaraf edileceği de önemli bir sorudur. Genellikle Sünni nüfusun yaşadığı yerlere yayılmış olan bu örgüt, gerektiğinde halkla yakınlaşmaya çalışmaktadır. Bu bölgelerin tekrar Esad’a verilmesi zor olduğuna göre, IŞİD sonrası bu bölgelerin muhaliflere verilmesi daha olası gözükmektedir.

B)    PYD’nin kantonlaşmasına veya kuzeyde yeni bir devlet oluşturulmasına izin verilecek mi?

ABD ve Türkiye, PYD’nin bu bölgede kantonlar kurmasına izin verilmeyeceğine yönelik açıklamalar yapsa da, Rusya’nın PYD’ye verdiği destek ve IŞİD’in Ayn el Arab kuşatması sonrası ABD’nin de PYD’ye destek vermesi, PYD’yi kantonlaşma konusunda teşvik etmektedir. ABD, ikircikli tavrını burada da sürdürmektedir. Bir yandan PYD’ye destek verirken bir yandan da muhaliflere destek vermektedir. Bu politikanın Suriye’yi bütüncül kılmayacağı aşikârdır.

C)    Batı’nın muhalifler arasındaki İslâmi söyleme ve İslâmcı grupların yükselişine bakışı.

Genel olarak Esad karşıtı bir politika izleyen ABD ve Avrupa yavaş yavaş bu politikasından vazgeçerek İslâmcılarla Esad arasındaki ihtilafta Esad’ı daha makul görmektedir. IŞİD’in El Kaide içinden doğması ve El Nusra’nın güçlenmesi, muhaliflere olan bakışı da etkilemiş, askeri ve siyasi desteğin azalmasına yol açmıştır.

Sahada savaşan insanlar için dini motivasyon çok önemlidir. Bundan dolayı ‘tekbir getirerek kafa kesen muhalifler’ algısı, Esad ve ona destek olan kesimlerce bolca kullanılsa da, bu retoriğin gerçekliğe oturtulabilen bir yönü yoktur. 

Eğer Esad gerçekten devrilmek isteniyorsa İslâmi söylemden korkulmaması gerekir.

D)    Savaş sonrası toprak bütünlüğünün sağlanıp sağlanamayacağı

Hem PYD’nin kuzeydeki etkinliği hem de ülke çapındaki Sünni-Nusayri ayrımı, gelecekte bütüncül bir Suriye oluşturulmasının zorluğunu göstermektedir. Savaş öncesi Suriye haritasının tekrar sağlanabilmesi için çok büyük ve kararlı bir askeri operasyon gerekmektedir. Fakat Rusya’nın ve İran’ın Esad’dan vazgeçemeyeceği düşünüldüğünde, bunun pek mümkün olmadığı söylenebilir.
Bütüncül bir Suriye’nin çok zor olmasının ötesinde şu an savaşın bitmesi bile çok zor görünmektedir. Ülkedeki otorite boşluğu, bütün ülke içerisinde yeni gruplaşmaları ve savaşa yeni katılan insanları doğurmaktadır. Herkes kendi dini, mezhebi veya etnik ütopyalarını gerçekleştirmek adına hayatlarına bir daha bulamayacakları bir ortamla karşı karşıya kalmışlardır. 

3.1. Gelecek senaryosu 1: Kimliklere dayalı bölünmüş bir Suriye 

Şu an kapasite ve demografiye göre Suriye’de 3 grup ön plana çıkmaktadır. Bunlar: Sünni Araplar, Nusayri Araplar ve Kürtlerdir.

Suriye’de Sünni nüfusun yaklaşık %75 olduğunu ve muhaliflerin ise şu an ülkenin yaklaşık %15-%20’lik bir kısmında etkili olduğu düşünüldüğünde, aradaki çarpıklık göze çarpmaktadır. Muhalifler arasında bazı Nusayriler olsa da muhaliflere Sünni nüfusun temsilcisi demek yanlış olmaz. Aradaki o %50’lik kısım çoğunlukla IŞİD olmak üzere IŞİD’in yanı sıra Esad’ın ve PYD’nin elindedir. Eğer bu senaryo, herkes için makulse, bu toprakların IŞİD, Esad ve PYD’den alınarak muhaliflere verilmesi gerekir. Fakat buna dönük ciddi bir çaba şu ana kadar gösterilmemiştir.

PYD’nin Türkiye’yle olan ilişkileri de bu bölünmede önemli bir tartışma konusudur. PYD’nin Suriye’de bağımsızlık kazanması PYD’yi IŞİD’le eş gören Türkiye’yi çeşitli önlemler almaya itebilir. Hali hazırda zaten PKK’yla mücadele edildiği için Türkiye’nin bu konudaki hassasiyetleri göz önünde tutulmalıdır. PYD’nin ele geçirdiği bölgelerde demografi mühendisliği uygulaması, dünya nezdinde meşruiyetini sorgulatmasının yanında Türkiye sınırına dayanan insanlardan dolayı Türkiye’yi askeri müdahaleye zorlayabilir.

Nusayri’lerin cephesinden baktığımızda ise, savaştan önceki iktidarlarını geride bırakmış gözükseler de, olası bir bölünmenin ülkenin tamamen Sünni ağırlıklı muhaliflerin eline geçmesinden daha iyi bir durum olduğu söylenebilir. Savaş boyunca Lübnan’daki Hizbullah ve İran’la geliştirilen ilişkiler kendileri açısından olumlu olsa da bir yönüyle yeni gerilimlerin ve yeni çatışma alanlarının habercisi olabilir. İran açısından Hizbullah’la olan bağının kesilmemesi için Nusayri’lerin bölgedeki varlığı İran için hayati bir önem teşkil etmektedir (Büyükkara, 2014: 478). Yoksa İran’ın Şiilik anlayışına göre Nusayri’lerin aşırı hatta kâfir olarak görüldüğü bilinmektedir. 

İran’ın Suriye’deki hamleleriyle Sünni Müslümanlar arasında daha fazla izole olduğu söylenebilir. İran’daki İslâm Devrimi ilk gerçekleştiğinde Sünni kesimlerin desteği hatırlandığında ve bugün düşünüldüğünde İran’ın geldiği durum adeta İslâm dünyasının mezhep taassupçu tarafının bir özeti gibi durmaktadır. Tabii burada İran’ın politikalarını sadece mezhep üzerinden okumak yanlış olabilir; sonuçta bütün dünya nezdinde en önemli dış politika nüvelerinden biri, menfaattir.

Ortadoğu’da küçük devletçiklerin her şeye çözüm olmadığı, Irak örneğini düşünürsek gayet ortadadır. Fakat görünen tabloda Suriye’nin Lübnan ve Irak’taki tabloyla benzer bir kaderi yaşayacağı, muhtemel gözükmektedir. Şu an zaten fiili olarak bölünmüş bir Suriye’yle karşı karşıyayız. Sahada ne kadar başarılıysanız o kadar meşrusunuz anlayışının ön plana çıktığı böyle bir ortamda haritalar her an değişebilir. Bundan dolayı iç savaş devam ettiği müddetçe hem bölünmüş bir Suriye için hem de toprak bütünlüğüne haiz bir Suriye için konuşmak erkendir. 

3.2. Gelecek senaryosu 2: Savaş öncesi sınırlarına sahip toprak bütünlüğünü sağlamış bir Suriye

Bu ihtimal şu anki mevcut ortamda çok zor olarak gözükse de, ihtimaller arasında değerlendirilmesi gerekli olan bir konudur. Ayrıca muhalif yapı içerisinde üniter devlete vurgu yapan fikirler de mevcuttur. Örneğin Suriye Ulusal Konseyi üyelerinden Halit Hoca, bir demecinde (Hoca & Semin, 2012: 6) konseyin, Esad sonrası Suriye tahayyülünde üniter bir devlet bulunduğunu söylemiştir. Ayrıca Kürtler gibi etnik ve kimlik temelli taleplerin olması durumunda adem-i merkeziyetçiliğin değerlendirileceğini sözlerine eklemiştir.

Eğer bütüncül bir Suriye sağlanacaksa bunu Ne Esad’ın sağlayabilmesi ne de PYD etkisindeki Kürtlerin sağlayabilmesi mümkün görünmektedir. Ülkenin çoğunluğunu oluşturan Sünni Araplar doğal olarak bu konuda bir adım öne çıkmaktadır. Fakat bunun önündeki en büyük engel daha önce de söylendiği gibi sadece Esad rejimi değil; kendisine destek veren örgütler, milisler ve devletlerdir.
Muhaliflerin böyle bir kapasitesi olup olmadığı konusunda kesin bir şeyler söylemek zordur. Çünkü muhaliflerin çok parçalı yapısı, kimin nihai düzene Suriye’yi ulaştıracağını muğlâk kılmaktadır. Elde edilen zaferlerde bile anlaşmazlığa düşen muhaliflerin demokratik, çoğulcu, insan haklarına saygılı bir ülke inşa etmeleri, ancak dış destekle mümkün görünmektedir. 

Muhalifler arasındaki Esad sonrası demokratik bir yönetim mi yoksa İslâmi bir yönetim mi olacağı tartışması, hâlâ devam etmektedir. Bu tartışma grupları çatışmalara bile sürüklemektedir. 

Batılı güçler, seküler muhalifleri güçlendirmek adına destek sağlasalar bile İslâmcı-Cihatçı muhaliflerin tamamen ortadan kaldırılmasının çok zor olduğu görülmektedir. Bunun önüne geçebilmek için İslâmî hassasiyete sahip bir anayasa inşa edilebilir. Fakat bu anayasanın çoğulcu ve adem-i merkeziyetçi olması gerekir. Üniter bir Suriye, tekrar yeni gerilimler doğurabilir.

Suriye’nin geleceğine federalizm-konfedarilizm ayrımı çerçevesinde bakıldığında, iki seçeneğinde gelgitlerinin olduğu görülmektedir. Konfederalizm, herkesi belli bir anayasaya bağlamamasından dolayı, Suriye’deki aktörler açısından ilgi çekici olabilir; fakat aynı aktörler çıkar ortaklığına yanaşmayabilirler. Yani tam bağımsızlık ile konfederalizm arasında kalan aktörlerin tercihi her zaman tam bağımsızlık olacaktır. Kuzeydeki Kürtler açısından Irak’taki Kürt bölgesi bir örnek olarak öne sunulabilir. Irak’taki Kürt Bölgesel Yönetimi tam bağımsız olmasa bile o yöne doğru gitmektedir. Bu, Suriye’deki Kürtleri de etkileyecektir.

Suriye’deki aktörlerin bir araya gelmesi, en büyük ihtimalle sınır güvenliğinin tekrar sağlanması noktasında olabilir. Motivasyonun bu yönde sağlanması, psikolojik kırılmaları tamamen ortadan kaldıramayacağı için yine sekteryen bir anlayışla oluşturulmuş yerelliklerle kurulan bir Suriye karşımıza çıkabilir.

Federalizmin uygulanabilmesi için aktörlerin bu konuda dış yardımla birlikte teşvik edilmesi gerekir; çünkü her anlamda yıkım derecesi yüksek iç savaştan sonra aktörlerin federal yapıda olsa bile bütüncül bir Suriye’de olmak istemeleri zor gözükmektedir. Bu sistem benimsendiğinde federal yapılar uzun vadede bağımsız devlet olma yönünde ilerleyebilirler çünkü böyle bir yapı kurulduğu anda en ufak bir anlaşmazlık bile yeni kopuşlar doğurabilir.

Sonuç

Dünyada genel olarak değişen yeni uluslararası yapı içerisinde, dış politika değerlendirmelerini genellikle belirsizlik belirlemektedir. Suriye’de ise bu özellik, çok daha katmanlı bir belirsizlik olarak karşımıza çıkmaktadır. Karmaşıklık ve ani değişimler, Suriye’nin geleceğini öngörmeyi zorlaştırmaktadır. Bu yüzden bu makalede olağabildiğince çok yönlü bakılmaya çalışılmıştır. Siyasi ve askerî görünüm olarak sadece sayısal verilerle var olanı doğru anlayabilmek veya yeni resim ortaya çıkarmak, Suriye için çok zordur. Bütün bu zorluklara rağmen şu an hâlâ olağanca hızıyla etkisini gösteren Suriye Savaşı, yeni siyaset yapma biçimlerini, yeni ittifak yapılarını ve yeni savaş ortamını anlamamız açısından çok önemli bir konu arz etmektedir. Bu savaşı değerlendirmek ve öngörebilmek, sadece Suriye özelindeki siyasi yapıyı ve haritayı anlamanın da çok ötesinde yeni fırsatlar ve bakış açıları sunmaktadır. 

Suriye muhalefetinin savaş döneminde ve sonrasında karşılaşacağı önemli konuların başında radikalizmle mücadele gelmektedir. Suriye’nin gittikçe yerel bir savaşın ötesine geçmesi, radikalizmi ve yabancı savaşçı olgusunu beslemiştir. Esad yönetimi, bu radikalleşmeden muhalefeti sorumlu tutarken; muhalefet de Esad’ı ve rejimini sorumlu tutmaktadır. İki tarafa da destek olan pek çok radikal grup vardır. El Nusra veya IŞİD gibi yapıların yanı sıra rejim saflarında yer alan bazı Şii milis örgütler ve Şebbiha gibi rejime destek veren paramiliter güçler de radikal olarak değerlendirilen sınıflar içerisinde yer almaktadır. 

Suriye’de bir yandan savaş sürerken bir yandan da siyasi çözüm arayışlarının devam edeceği rahatlıkla söylenebilir. Fakat sahadaki askeri mücadelenin mi siyasi çözümü getireceği yoksa siyasi çözümün mü sahadaki barışı sağlayabileceği hâlâ muallâktadır. Kısa vadede bu sorulara cevap bulunması çok zor görünmektedir. 

Sonuç olarak Suriye’deki nihai çözümün, sahadaki durum, bölgesel taraflaşma ve küresel çıkarların harmanlanmasıyla ve eşgüdümüyle ortaya çıkabileceği söylenebilir.

Kaynakça


Akgün, B. (2012), Suriye Krizinde Bölgesel ve Küresel Aktörler, SDE Analiz
Benna, H. (2014), Müslüman Kardeşler Teşkilatı, çev. Hüseyin Yılmaz, Özgü Yayınevi, İstanbul
Büyükkara, M. A. (2014), “Ortadoğu’da Mezhepler ve İslami Hareketler”, Ortadoğu Konuşmaları, editör Kor, Z. T., Küre Yayınları
Bozbuğa, R. (2015), Suriye’nin Kuzeyinde Etnik Yapı ve Kürt Nüfusu, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/orta-dogu-ve-afrika-arastirmalari-merkezi/2014/01/21/7393/suriye-kurtleri-suriyenin-kuzeyinde-etnik-yapi-ve-kurt-nufusu (Erişim Tarihi: 31.05.2016)
Cafarella, J. (2015), Syrian Opposition Guide, ISW Backgrounder
Cop, Burak. (2011), Hafız Esad’ın Mirası, http://www.ntv.com.tr/dunya/suriyeyi-anlamak-hafiz-esadin-mirasi,oe_5C4lUi0eRb1aWSgO5sQ (Erişim Tarihi: 31.02.2016)
Erdoğan, Ş. ve Deligöz, E. (2015), IŞİD: Gücü ve Geleceği, Savunma Bilimleri Dergisi
Gürson, P. (2010), Suriye, Atılım Üniversitesi Yayınları, Ankara
Hoca, H. ve Ulutaş U. (2014), Suriye: Devrim mi, Bölünme mi?, SETA Analiz, Sayı 95
Kasapoğlu, C. (2013), Suriye İç Savaşı’nın Askeri Stratejik Değerlendirilmesi, EDAM Tartışma Kâğıtları Serisi
Kuş, Ö. (2014), Suriye Muhalefetinin Siyasal Görünümü: Geriye Dönük Bir Analiz, ORSAM Dergisi, No 15
Napoleoni, L. (2015), İslam ve Modern Cihat, çev. Fulya Çeçen-Ahmet Faruk Çeçen, Altın Bilek Yayınları, İstanbul
Özdağ, Ü. (2012), Küçük Ortadoğu Suriye, Kripto Yayınevi, Ankara
Pollack, K. (2014), Building A Better Syrian Opposition Army, Center of Middle East Policy
Sandıklı, A. Ve Semin, A. (2012), Bütün Boyutlarıyla Suriye Krizi ve Türkiye, Bilge Adamlar Kurulu Raporu, No 52
Semin, A. ve Hoca, H. (2012), Esed Sonrası Suriye, Bilge Söyleşi
Semin, A. (2015), Suriye Krizindeki İç Dinamikler: ÖSO-IŞİD-PYD Denklemi, BİLGESAM Analiz, No 1234
Şen, A. (2015), Suriye Askeri Muhalefeti, ORSAM Dergisi, No: 202
Ulutaş, U. ve Bölme, S. (2012), Suriye’de Aktörler: Rejim, Muhalefet, Dini Yapı ve Medya, SETA Raporu
Yeşiltaş, M. (2016), IŞİD: Terörün Jeopolitik Yönetimi, Ortadoğu Analiz Dergisi, Cilt 8
White, J ve Tabler, A. (2013), Syria’s Military Opposition, Policy Focus 128








[1] PKK, 2003’te Suriye’de faaliyet gösteren kolu olarak PYD’yi kurmuştur. PYD’nin kuruluşu 2003 olarak kayıtlara geçse de, PKK’nın kuruluşundan bu yana Suriye’de faaliyetlerde bulunduğu bilinmektedir. (Acun ve Keskin, 2016: 10)
[2] Müslüman Kardeşler Teşkilatı, Hasan El Benna tarafından 1928 yılında Mısır’da kurulmuştur. Arap dünyasında kendisini hissettiren en önemli İslâmi hareket ve muhalefet grubudur. Suriye’de ise 1945 yılında kurulmuştur ve Baas rejimlerine karşı gerçekleştirilen isyanlarda hep ön planda olmuştur.
[3] Suriye’nin 2011’de başlayan savaştan önceki nüfusu 22 milyondur. Etnik olarak %90’ı Arap’tır, geri kalanlar ise Kürtler, Ermeniler ve diğer gruplardır. Dini ve mezhepsel olarak %86 ağırlığı olan Müslüman nüfusun %74’ü Sünni ve %12’si Nusayri’dir. Hristiyanların oranı %10, Dürzîlerin oranı %3’tür (Özdağ, 2012;  s. 27).  Nusayriler, genellikle ‘Arap Alevisi’ olarak bilinmektedir. Bu ismi kullananlar arasında Fransızlar da vardır. Şiiliğin aşırı ucu olarak tanımlanmaktadır. Nusayri inancının Anadolu Aleviliğinden ve İran Şia’sından çok farklı olduğu genel bir kabuldür.
[4] Ahrar’uş Şam, İslâmcı isyancılar tarafından 2012 yılında kurulan Selefi-Cihatçı bir örgüttür. Hem ÖSO hem de Nusra Cephesi’yle ortak operasyonlarda bulunmaktadır. İdlib ve Halep’te etkindirler (Şen, 2015: 41). 
[5] Kürt kaynaklarında Kobani diye geçmektedir.
[6] Barzani’nin PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde özerk bölge veya kanton ilan etmesine karşı çıktığı bilinmektedir. Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin(IKBY) Suriye’deki faaliyetleri PYD’yi rahatsız etmektedir. Bunun en tipik örneklerinden biri 2015 yılında, PYD birliklerinin Suriye’de Kürdistan Bayrak Günü sebebiyle açılan IKBY bayraklarını indirmesidir.