24 Ekim 2016 Pazartesi

Monty Python and the Holy Grail filminin incelemesi: İşaretler, semboller, anlamlar






Monty Pyton isimli grubun sinemaya kazandırdığı 1975 tarihli bu film, insanların hafızalarında “Kral Arthur ve Kutsal Kâse efsanesini tiye alan bir film” olarak yer etmiştir. Böyle düşünülmesine sebep olan şey ise her konudaki muzip ve absürt tavırlarını filmin bitişine kadar sürdürmeleridir. Öyle ki, film de hemen hemen dalga geçilmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat filmdeki yoğun sembolizma, bu filmi sadece bir absürt komedi olarak yorumlamanın yetersiz olacağını hissettirmektedir.

Filmi anlattığı konuyu efsane bazlı ele alacağım için öncelikle filmin konusu olan Kral Arthur ve Kutsal Kâse efsanesini doğru bilmek gerekli. Eğer konuyla ilgili bilginiz yoksa bu efsanenin önemini anlatan yazımı okuyabilirsiniz: "ABD neden Kral Arthur efsanesine atıf yapıyor? Brexit, Naziler, Kutsal Kâse, Edward Teller, Excalibur, Armorica ve ötesi..."

O yazıdan sonra bu yazıyı okumanız sizin için daha faydalı olur. Eğer efsane hakkında bilginiz varsa hiç beklemeden doğrudan yazıya geçebilirsiniz.

Kubrick, Dr. Strangelove ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri

Monty Pyton ekibinin İngiliz komedyen Peter Sellers’tan ilham aldığı belirtilmektedir. Bu, benim açımdan ilginç bir ilişki zincirini ortaya çıkarmaktadır. Bilindiği üzere Stanley Kubrick’in Dr. Strangelove filminde Peter Sellers, üç farklı karakteri canlandırmaktaydı. Bu karakterlerden birisi filme de ismini veren Dr. Strangelove’du. Kubrick’ın bu karakteri, Edward Teller’dan ilham aldığı belirtilmektedir. Edward Teller, Reagan döneminin bilim adamlarından biriydi ve ilk atom bombasının yapımında ve testlerinde yer almış, hidrojen bombasının öncülüğünü yapmış, Reagan’ı Yıldız Savaşları konseptine ikna etmiş ve uzayın silahlandırılmasını ısrarla savunmuş biridir. Ayrıca hidrojen bombaları ve x ışınlarıyla ilgili Excalibur Programı'nın da kurucusuydu. Excalibur bilindiği üzere efsanede Kral Arthur’a gölün leydisi tarafından verilmiş büyülü bir kılıçtır. Kral Arthur’un başarılırında birincil rol oynayan etmenlerden biridir. Öbür taraftan Strangelove filmindeki ünlü yuvarlak masa sahneleri en azından benim açımdan açıkça Kral Arthur’un Yuvarlak Masa Şövalyleri’ni anımsatmaktadır.  Gerçi, internette Kubrick'in bu masayı bir rulet masası olarak düşündüğüne dair bilgiler mevcut. Yine de kamera açıları ve kişilerin konumlanışı açıkça Yuvarlak Masa Şövalyeleri'ni andırıyor.


Sol taraf filmdeki yuvarlak masa sahneleri sağda ise Kral Arthur'un ünlü Yuvarlak Masa Şövalyeleri'nin çizimleri


Kral Arthur’la ilgili diğer kurgusal yapımların aksine bu filmde hikâye, 10. yüzyılda 932 yılında başlar. Filmde bu tarihlerde Ortaçağ’ı kasıp kavuran veba salgının ve cadılara karşı girişilen yakma eylemlerinin başladığı görülmektedir. 

Filmde dikkatimi çeken hususlardan biri, Kral Arthur’un elbisesinin üzerinde büyük bir güneş figürü olmasıdır.

Filmdeki Kral Arthur ve güneş sembollü kıyafeti


Ezoterizmde güneş en önemli sembollerden biridir. Güneş, Mısırlılar ve Hıristiyanlar için ölümsüzlük anlamına gelmekteydi.[2] Güneşin Hıristiyanlar nezdindeki önemini anlamak adına şu parça okunmalı: 

“Hıristiyanlıkta Baba olan Tanrıyı; yani evrenin yöneticisini ve sürekliliğini sağlayanı, ışık ve sevgi yayıcısı olanı temsil eder. İsa, doğruluk güneşidir, Logos ise insandaki İlahi Öz’dür. Çarmıha germe ile ifade edilen Güneş ve Ay, İsa’nın iki doğasını ve Evrenin Tanrısı’na bağlı olan Doğa’nın güçlerini temsil eder. Bazı dördüncü yüzyıl mozaiklerinde İsa, Heliosa benzer bir figürde, bir güneş savaş arabasının içinde ve etrafı güneş ışınlarıyla veya güneşten bir hale ile çevrili olarak resmedilmiştir. Hıristiyan ikonografisinde doğunun üzerinde tekrar tekrar yükselen güneş ölümsüzlüğü ve yeniden doğuşu sembolize etmektedir. Roman sanatında ise İsa zamanı yenmiş olanlardan biri olarak sık sık güneşle özdeşleştirilir, çünkü güneş her günün uzunluğunu ölçmektedir. Eski Ahit’te güneş Tanrı’nın Gökkubbeye yerleştirdiği iki büyük ışıktan biri olarak kabul edilmiştir (Tekvin, 1:16).  Güneş, başmelek Mikail’in evidir, ay ise Cebrail’in. Aziz Thomas Aquinas göğsünde güneşle resmedilmiştir.”[3]

Ortaçağ'ın en önemli filozoflarından biri olan Thomas Aquinas ve göğsündeki güneş. Filmde Kral Arthur'un göğsündeki güneşe çok benziyor.


Güneş sembolü ayrıca Maniheizm açısından da son derece önemlidir. Maniheizm bilindiği gibi Ortaçağ’da kâse efsanelerinin yeniden gündeme oturmasına neden Katharların ilham aldığı inanışlardan biridir. Ayrıca Arthur'un içinden geldiği Britonlar bilindiği üzere Kelt kökenlidir. Kelt rahipleri olan Druidler Ba'el adını verdikleri Tanrı'yı Güneş'le özdeşleştirirlerdi ve ateşi kutsal sayarlardı. Dikkatinizi çekmiştir; Düalist inançtaki Zerdüştlere benzer bir inanışa sahipler. Bilindiği gibi Zerdüştler de Tanrı'yla ateşi özdeşleştiriyorlardı. İlginçtir; Katharlar'ın düalist anlayışı da Zerdüştlere benzerdi. Yani özetlersek düalist yapıdaki inançlarda Kutsal Kâse merakı veya güneş sembolü önemli bir yer teşkil ediyor.


Görüleceği üzere filmde Arthur’un göğsünde güneş olması, en azından benim açımdan tesadüf ya da gereksiz bir detay değildir.

Dikkatimi çeken bir diğer husus da şövalyelerden biri olan Sir Galahad’ın taşıdığı kalkanda ve giysisinde Santiago Şövalyeleri’nin haçının tıpatıp aynısının olması. Garip olan şu ki, Santiago Şövalyeleri(Order of Santiago) 12. yüzyılda kuruldu. Film ise 932 yılında geçiyordu. Santiago Şövalyeleri, İpanyollar tarafından kurulmuştu.[4] Aynı dönemdeki diğer Hristiyan şövalye tarikatları gibi amaçları, Hıristiyanlık için savaşmaktı. Santiago Şövalyeleri bu görevi İber yarımadasında Müslümanlara karşı gerçekleştirmişlerdi.[5]Las Navas de Tolose Muharabesi’nde Hrıistiyan birlikler, müslümanları ağır bir yenilgiye uğratmışlardı. Bu savaşta Santiago Şövalyeleri de büyük rol oynamıştı.[6]


Filmde Sir Galahad'ın kıyafetinde ve kalkanda Santiago Şövalyeri'nin haçı açıkça görülüyor (1)

Filmde Sir Galahad'ın kıyafetinde ve kalkanda Santiago Şövalyeri'nin haçı açıkça görülüyor (2)


Santiago Şövalyeleri'nin haçı. (1)

Santiago Şövalyeleri'nin haçı. (2)




Monty Pyton ekibi, Galahad ve kâseyle ilgili meselelerde İngiliz ressam Edward Burne Jones’un(1833-1898) eserlerinden yararlanmış görünmekte. Jones, eserlerinde Kral Arthur, Kutsal Kâse ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri gibi tamda konumuzla alakalı temalara sıkça rastlanmaktadır. Aynı zamanda eserlerinde kadın teması ön plandadır ve Arthur efsanesini de bu çerçevede değerlendirir. Efsaneyle alakalı bir çiziminde kâsenin olduğu kilisenin önünde duran Galahad’ın veya ölüm döşeğindeki Arthur’un çevresinde çoğunlukla kadınlar vardır. 

Edward Burne Jones'un Arthur ve kâseyle alakalı çizimlerinden bazıları:

Arthur, Avalon'da yatıyor.

Kâse Şövalyeleri ve leydiler.

Morgana

Galahad, kâsenin bulunduğu kilisenin kapısının önünde diz çökmüş.


Arthur ve yanındaki şövalyeler, Kutsal Kâse görevini Tanrıdan direkt alırlar. Gökyüzünde Tanrı belirir ve onlara görevi iletir. Tanrı olarak insan yüzü seçilmiştir. “Berbat Mezmurlar”[7] gibi ağır ifadeler de Tanrıya söylettirilir. Daha önce belirttiğim gibi filmde dalga geçilmeyen hemen hemen hiçbir şey yoktur. Tanrının insan başı olarak belirmesi ve muzip tavırları, Monty Pyton ekibi açısından sınırlarının olmadığını göstermesi açısından en kolay yoldur.

Arthur ve şövalyeler görevi aldıktan sonra yola koyulurlar ve karşılarına bir kale çıkar. Dinlenmek için bu kaleye girmek istediklerinde kalenin burçlarındaki askerlerden biri aşağı doğru bakarak şövalyelerle konuşmaya başlar. Aksanından Fransız olduğu bellidir, ki sonra kendisi de açıklar. Fransız asker, İgilizlerle ve Kral Arthur’la olabildiğince dalga geçer. Kral Arthur, Kutsal Kâse’yi bulma görevini yürüttüklerini, kalacak yer aradıklarını ve eğer kalenin efendisi kendilerini kabul ederse onun da kutsal göreve katılacağını söyler. Burçdaki asker ise “Efendimizde zaten bir tane var.” der. Burada açıkça kâse kastedilmektedir ama diyalog süratle farklı bir yöne çekilir ve kaledekiler, şövalyelere saldırmaya başlar. Bu diyalog ve “Efendimizde bir tane var” sözü çok önemli. Filmin sonlarına doğru bu konuya bir kez daha değineceğiz.

Santiago Şövalyeri’nin haçını taşıyan Sir Galahad’ın hikayâsi ayrı olarak anlatılır. Galahad, bir kalenin üzerinde beliren kâse silüteni görür ve derhal kaleye yönelir. Kaleye girdiğinde tamamen genç kızların olduğunu görür. Kalenin yöneticisine Kutsal Kâse’yi gördüğünü yöneticiye ilettiğinde yönetici telaşlanır ve onun sadece bir meşale olduğunu söyler. Sadece bayanlardan oluşan bir kalede kâsenin belirmesi bana ilginç geldi çünkü kâsenin önemli yorumlarından biri onun bir rahim olduğu yönündedir. Yani dişilikle bir önemli bir ilişkisi vardır. Bu kaledeki kızlar bakiredir ve yalnız olduklarından dolayı erkek meraklısı olarak sunulur. Yöneticinin telaşlanması ve seyirciye açıkça kâsenin açıkça belirdiğinin gösterilmesi, bilerek yapılmışa benziyor. Çünkü kaledeki bakire kızlar, Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryem’e veya kimi kaynaklarda eşi kimi kaynaklarda havari olarak sunulan Mecdelli Meryem’e bir gönderme olabilir. Mecdelli Meryem, kâse efsanelerinin kilit anahtarlarından biridir.

Galahad’ın öyküsünden sonra film yine Arthur’a yönelir. Arthur, kâseyi bulmak için bir büyücüye danışır. Büyücü, kâsenin mağarada olduğunu, mağaranın içerisinde sonsuz tehlike geçidinin olduğunu ve son olarak ölüm köprüsünü bulmasını söyler. Thomas Malory’nin Kral Arthur anlatısında büyücü Merlin, Numia isimli sevgilisi tarafından tuzağa düşürelerek bir mağaraya girer ve bu mağaranın kapısı Numia tarafından hiç açılmayacak şekilde büyüyle kapatılır. Merlin de bu kapıyı açamaz ve zaten ölümü beklediği için kaderine razı olup burada ölür. Bu açıdan mağara motifinin bu filmde de kullanılması önemlidir. 

Arthur ve şövalyeler, büyücünün bahsettiği mağaraya geldiklerinde insanları acımasızca öldürdüğü söylenen canavarla karşılaşırlar. Bu canavar görünürde küçük beyaz bir tavşandır; fakat gücü, aynı anlatılanlar gibidir. Yapımcılar bu tavşanı kullanarak çok büyük ihtimalle Ortaçağ döneminde yazma eserlerinde karşılaşılan dev tavşan canavarlarına[8] atıf yapmaktadır. Böylelikle veba ve cadı yakma gibi işaretlerle beraber filmin vurguladığı zaman dilimi tamamlanmış olmaktadır.  
Filmdeki görünüşte sevimli ama yaptıklarıyla vahşi tavşan.

Ortaçağ yazmalarında canavar tavşan tasvirleri

    
Mağaraya girdiklerinde Kâse anlatılarında sıkça adı geçen Aramatyalı Yusuf’un Aramice dille yazdığı sözlerle karşılaşırlar. Sözler tam olarak şöyledir: “Bunlar Aramatyalı Yusuf’un son sözleridir. Yiğit ve kalbi temiz olanlar Kutsal Kâse’yi bulsun Aargh Şatosu’nda.” Aargh ismi dalga geçmek için seçilmiş bir isim olabilir.

Mağaradan çıktıklarında Kutsal Kâse’nin olduğu Aargh Şatosu’na gitmek için ölüm köprüsünü geçmek zorundadırlar. Köprünün başını tutan büyücü, insanlara üç soru sorarak bu köprüden geçirir. Mizahi unsurun ön plana çıktığı bu sahne de, sorular da pek ciddi değildir: “Neyin peşindesin?”, “En sevdiğin renk?”, “Asur’un başkenti neresidir?”, “Yüksüz bir kırlangıcın havadaki hızı nedir?” Kırlangıç sorusuna karşılık Arthur karşı soru olarak "Ne demek istiyorsun? Afrika kırlangıcı mı yoksa Avrupa mı?" diye sorar ve ilk soruyu soran kişi şaşırarak ölüm köprüsünün aşağısa düşer. Yani bir nevi cevaptan ziyade önemli olan soruların doğru sorulmasıdır. Buradaki ilginçlik kâse şövalyelerinin en çok bilinenlerinden biri olan Persival'in hikâyesinde, bazı anlatımlara göre kâsenin bulunduğu kiliseye girmesi için doğru soruları sormasının gerekmesidir. Yapımcıların iyi bir tarama yaptıkları daha net olarak ortaya çıkmaya başladı.

Köprüyü geçenler Arthur, Lancelot ve Bedievere’dir. Bedievere, Thomas Malory’nin anlatısında Kral Arthur ölmeden önce yanında olan son kişidir. Lancelot ise dünyadaki en ünlü şövalyelerden biridir. Lancelot, onu bekleyen polisler tarafından yakalanır. Arthur ve Bedievere ise Aargh Şatosu’na en sonunda varırlar. Şatoya geldiklerinde, daha önce onlarla dalga geçen ve onlara saldıran Fransız askerleriyle karşılaşırlar. Bu asker öncesindeki gibi yine sataşmaya başlar ve bu sefer Arthur büyük bir orduyla şatoya saldıracakken, günümüz polisleri gelir ve film sonlanır. Burada filmin bize anlatmak istediği kâsenin Fransa’da olma ihtimali olabilir. Çünkü çoğu kâse anlatımı bilindiği üzere Fransa’da yoğunlaşmaktadır. Mecdelli Meryem’in(Mary Magdalene) Fransa’ya kaçtığı söylenir. Ölüm köprüsünün sonunda yine Fransız askerle karşılaşmaları, bu açıdan sürpriz görünmemektedir.
Arthur’un ordusunun, filmin geçtiği döneme göre gelecekten gelen polisler tarafından engellenmesi ve tarihin en güçlü şövalyelerinden biri olarak bilinen sir Lancelot’un da bu polisler tarafından tutuklanması ilginç bir detaydır. Belki de bugünkü kâse arayışları için verilen “daha vakti gelmedi” mesajıdır.
Günümüz polisleri Lancelot'u tutukluyor.



Mağaradaki yazıya göre Kutsal Kâse'nin olduğu Aargh Şatosu'na saldrımak isteyen Kral Arthur'un ordusu, günümüz polislerince engelleniyor.


Görüldüğü üzere filmin absürtlüğünün bir parçası olan detaylar bile farklı çağrışımlar yapabilmektedir. 

Benim buradaki amacım, gayri ciddi şekilde kıytırık Türk dizilerinde tek göz arayanlar gibi popüler olan bir konu üzerinden ilgi toplamak değildir. Onlar, bu tarz işlerin tüccarlarıdır ve bu insanlar yüzünden doğru olan konular bile artık sulandırıldığı için insanlara uydurmaymış gibi gelebilir. Merlin’in Kral Arthur’a ölmeden önce tavsiye ettiği gibi insan her zaman aklını kullanmalıdır. 

Ben eminim ki bu filmde tespit edemediğim daha fazla atıf ve işaret var. Fakat benim bulabildiklerim şimdilik bunlar. Filmi izleyenlerden şüphelendikleri detayları yorum yaparak aktarmasını isterim.

Bu arada Asur'un başkenti Ninova'dır.



[5] http://www.papalknights.org/santiago.html (Erişim Tarihi: 23.10.2016)
[7] Mezmur, Hz. Davud’a inen Zebur kitabındaki şiirlere verilen addır. 23. Mezmur’da bir kâseden bahsedilir: "RAB çobanımdır, Eksiğim olmaz. Beni yemyeşil çayırlarda yatırır, Sakin suların kıyısına götürür. İçimi tazeler, Adı uğruna bana doğru yollarda öncülük eder. Karanlık ölüm vadisinden geçsem bile, Kötülükten korkmam. Çünkü sen benimlesin. Çomağın, değneğin güven verir bana. Düşmanlarımın önünde bana sofra kurarsın, Başıma yağ sürersin, Kâsem taşıyor. Ömrüm boyunca yalnız iyilik ve sevgi izleyecek beni, Hep RAB'bin evinde oturacağım." (http://www.incil.biz/, Erişim Tarihi: 23.10.2016)

16 Ekim 2016 Pazar

ABD neden Kral Arthur efsanesine atıf yapıyor? Brexit ve Anglo-Sakson ittifakı






Devletler özellikle kendi sermaye ve imkânlarıyla elde ettikleri teknolojilerde, ürünlerde, yazılımlarda veya projelerde genellikle kendi tarihleri açısından önem arz eden kişilere, olaylara, motiflere atıf yapmaktadırlar. Bu eğilim, hemen hemen her ülkede görülmektedir. Böylelikle ulusal bilinçlerini tarihsel motivasyonla tekrar sağlamlaştırma amacı gütmektedirler. Tarihsel derinliği olan isimler, bu gelişmelerin aslında sadece maddi bir görünüm veya araç olmanın da ötesinde yıllardır süre giden devamlılıklarının simgesi olması hasebiyle de önem arz etmektedir.

Aynı zamanda şu anki mevcut büyük devlet olma stratejilerini geçmişteki büyük imparatorluklarıyla beslemeye çalışmaktadırlar. Tarih, milletlerin ortak sevinç ve hüzünlerini taşıması itibariyle bugünkü devletlere bağlılığı destekleyen bir unsur olabilmektedir. Bir sorunla karşılaşıldığında tarihteki zaferler ön plana çıkarılmaya çalışılır ve birliğin gücüne vurgu yapılır. Etkisi tartışmalı olsa da, bu tarz atıfların birliği pekiştirmesi ve hissi yoğunlaşmayı sağlaması açısından kaosu nispeten önlediği değerlendirilebilir. Tarihsel atıfların işlerliği bu örneklerden de görüleceği üzere hâlâ devam etmektedir.

Son günlerde dikkatimi çeken tarihsel atıflar ise ABD tarafından yapılıyor. Çeşitli tarihlerde Kral Arthur efsanesine vurgular yapmaya devam ediyorlar.

Öncelikle Kral Arthur efsanesini özetleyim...

Kral Arthur'a dair bir illüstrasyon

Kral Arthur efsanesi, yazılı olarak 12. yüzyılda Monmouthlu Geoffrey’in yazdığı “History of the Kings of Britain(Britanya Kralları’nın Tarihi)” adlı eserinde ve 8. yüzyıldaki “Annales Cambriae (Galler Tarihi Olayları)” adlı eserlerde geçmektedir. Öncesinde Kelt şiirlerinde isminin geçtiği belirtilmektedir. Günümüzdeki Arthur anlatılarının da çoğunluğu bu kaynağa dayanır. Kral Arthur efsanesi Britanya ve Kelt kökenli bir efsanedir. 400-500 tarihleri arasına tekabül eden bir dönemde o dönem Britanya’da yaşayan Kelt kökenli Bretonları Sakson istilacılara karşı koruyan, adaletiyle, gücüyle ve onurlu yuvarlak masa şövalyeleriyle nam salmış olan Kral Arthur’u konu alır.

Bu efsanesinin gerçekliği tartışmalıdır. Kimilerine göre o aslında Britanya’yı işgal etmeye çalışan Saksonlara karşı savaşan Arturius adındaki bir süvari komutanıydı, kimilerine göre Riothamus adındaki Britanya Kral’ıydı. Kral Arthur’un gerçekte kim olduğuna dair pek çok tartışma bulunabilir. Gerçekliği kesin olmasa bile hakkında anlatılan efsanelerin günümüze kadar ulaşması ve bu konuya dair pek çok film, dizi, roman vb.nin yapılması, efsanenin ilgi çekici olmasından ve Britanya’yı kurtarıp ada için bir altın çağ başlatmasından kaynaklanabilir. Türkiye’de nasıl “ziyaretçi geliyor, reklam oluyor” diye çoğu yerde yatır vb. uyduruluyorsa, burada da efsanenin ilgi çekiciliğinden kaynaklanan bir yayılma söz konusu. Fakat son yapılan çalışmalarla beraber Kral Arthur’un gerçekten var olduğu hemen hemen kesinleşmeye başladı. Örneğin 4 Eylül 2015’teki bir habere[1] göre “İspanya’daki Navarre Üniversitesi için çalışan Kelt kültürü uzmanı ve filolog Dr Andrew Breeze, 9. Yüzyılla Galli Nennius’un kaleme aldığı ‘Britanyalıların tarihi’ isimli Latince eseri inceledikten sonra efsanevi Kral Arthur’un gerçek bir tarihi kişilik olduğu sonucuna vardığını açıkladı.”

Bunun yanı sıra Kral Arthur’un ve yuvarlak masa şövalyelerinin ikamet ettiği ünlü Camelot şatosunun kalıntılarının İngiltere’nin güney şehirlerinden olan Cornwall’deki Tintagel köyünde kesin olarak bulunduğu tahmin ediliyor. Yakın zamanda İngiltere ve ABD medyasında yer alan bu haber[2], çoğu kişiyi şaşırtmadı; çünkü Camelot Şatosu’nun muhtemel yerleriyle ilgili en fazla yoğunlaşılan yer zaten Tintagel bölgesiydi.  

Kral Arthur’un gerçekliğine yönelik “Aslında Kral Arthur şu tarihte şuradaki komutandı/kraldı” gibi haberleri daha çok duyacağa benziyor gibiyiz. Bu yüzden bu tartışmaları bir kenara bırakarak biraz daha efsanenin içeriğine dalalım…

Roma’nın 5. yüzyılda çökmesiyle Avrupa büyük bir kaos dönemine girmişti. Kaosun sebeplerinden biri de barbar Cermen kavimleriydi. Bütün Avrupa’ya yayılan bu kavimler bugünkü Avrupa’nın kökenlerini oluşturmaları açısından son derece önemliydi. O dönemde Britanya’da Kelt kökenli Bretonlar’ın hâkimiyeti devam ediyordu. Kıta Avrupa’sına yayılan barbar Cermenlerin sonraki hedefi Britanya adasıydı. Bu istilada rol oynayanlar ise Anglelar, Saksonlar ve Jutelar’dı. Aynı zamanda Hıristiyanlıkta hızla yayılmaya devam ediyordu. Pagan inanışa sahip Cermenler zamanla Hıristiyan olmaya başlamışlardı. İşte Kral Arthur efsanesi de tam böyle Pagan-Hıristiyan ikileminin yaşandığı karmaşık bir ortamda cereyan ediyor. 

Kral Arthur, efsaneye göre Britanya’nın bütünlüğünü sağlamış, adaletli, onurlu ve şerefli bir kraldı. Bu yüzden çok sonraları hükümdarlık süren örneğin Aslan Yürekli Richard ve VIII. Henry gibi krallar tarafından pek çok kez atıf yapılan biriydi. Bazı anlatılarda Arthur’un efsanenin sonunda ölüp ölmediği hâlâ belli değildir. Bu yüzden geri geleceğine dair de en azından temenni olarak bir beklenti olabilir.

Gizem, insanlar için her zaman ilgi çekicidir. Kral Arthur ve onunla ilgili çekilen film, dizi ve kurgusal yapıtların, bu gizemden beslenerek, hikâyeyi farklılaştırabilmektedirler. Örneğin 2008 tarihli “Merlin” adlı dizide ölümsüz olan Kral Arthur değil; Merlin’dir. Ölümünün belirsizliği, tekrar dirilip ortaya çıkacağı gibi iddialara da yer vermektedir. Bir döneme damgasını vurmuş ve ünü bütün dünyaya yayılmış insanlar hakkında bu tarz iddialar pek çok yerde görülebilmektedir. Örneğin çok farklı özelliklere sahip olsa da, dünya çapında ün kazanan Hitler’in de aslında ölmediği tartışılmaktadır. 



 

ABD, Brexit, Anglo-Sakson ittifakı, Edward Teller ve Kral Arthur

ABD’nin Kral Arthur efsanesine olan ilgisini ilk olarak 1983’teki hidrojen bombası çalışmalarını okurken fark ettim. Bilindiği üzere Reagan, Stratejik Savunma İnisiyatifiyle beraber “Yıldız Savaşları” konsepti de denilen dönemi başlatıyordu. Reagan’ın başkan olmasıyla aradığı fırsatı bulan “Hidrojen bombalarının babası” lakaplı Yahudi asıllı Dr. Edward Teller, aradığı fırsatı bulmuştu ve çalışmalarına süratle devam etti. Teller’in amacı uzayın silahlandırılması ve nükleer bombaların olabildiğince geliştirilmesiydi. Teller’in kilit projelerinden biri Kral Arthur efsanesindeki Excalibur kılıcından ismini alan Excalibur programıydı. Bu programa göre, x-ışını lazerlerine enerji vermek için hidrojen bombaları yörüngeye oturtulmalıydı. Teller’in Excalibur programıyla[3] hedeflediği şey şuydu: “Merkezindeki hidrojen bombasının çevresinde, radyasyon vurduğu anda güçlü X-ışını patlamaları yayan, uzun, ince metal çubuklar vardır. X-ışını savaş istasyonunun merkezindeki bomba patladığında, tüm istasyon bir nükleer alev topu haline gelip yok olmadan önce, birden fazla ışın demetiyle birden fazla hedefi vurmak üzere patlayacaktır.”[4]
ABD Başkanı Trump'ın yakın zamanda açıkladığı Uzay Kuvvetleri kararı, Edward Teller'ın uzayın silahlandırılmasına dair fikirlerin canlı olduğunu gösteriyor. Özellikle son yıllarda ABD ve Rusya arasındaki gerilimin artması iki devleti yeni önlemlere itiyor. Ayrıca pek gümden olmasa da ABD Çin'e dair de önlemler almaya başladı. Uzayın silahlandırılmasının altında yatan motivasyon büyük ihtimalle bu iki devlet ve olası tehditler. 
 
ABD kaynaklı bir diğer Excalibur atıfı da Raytheon isimli savunma şirketinden geldi. Dünyanın en önde gelen savunma şirketlerinden biri olan bu firmanın geliştirdiği güdümlü top mermisinin ismi: Excalibur. 

Bu mermiyle yapılan atışları şu linkten izleyebilirsiniz: 


Brexit ve Anglo-Sakson ittifakı

 

Benim Anglo-Sakson ittifakı gibi bir fikre kapılmamın ilk nedeni, yanlış hatırlamıyorsam 2012 ya da 2013 yıllarında ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda arasında yapılan istihbarat antlaşmasıydı. ABD’nin Elektronik İstihbarat Birimi NSA(National Security Agency) ve İngiltere’de aynı görevi üstlenen GCHQ(Government Communications Headquarters) adlı kuruluşun beraber yürüttüğü faaliyetler zaten daha önce de biliniyordu ama buna Yeni Zelanda’nın, Avustralya’nın ve Kanada’nın da katılmasını ilginç bulmuştum. Bunun üzerine “Dış politikada kararlılık, Anglo-Sakson ittifakı ve cüretkârlığı” isimli bir yazı kaleme aldım.[5]Aynı zamanda kitabımda da bahsettim.[6]

Blogdaki ve kitabımdaki yazıyı Brexit’ten çok önce kaleme almıştım. Brexit, bana göre bu istihbarat antlaşmasının ve dolayısıyla da Anglo-Sakson ittifakının önemli bir parçasıdır. Bu ittifak, klasik ittifaklardan ziyade yeni nesil bir ittifaktır.

ABD’nin Kral Arthur atıflarının Brexit ve Anglo-Sakson ittifakıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu noktada bir ironinin olduğunu söylemem lazım çünkü biz biliyoruz ki Kral Arthur’la ilgili kesin olan şey, onun en önemli icraatlarından biri olarak Sakson direnişçilere karşı Kelt kökenlilerin yaşadığı Britanya’yı koruması ve onları birleştirmesiydi. Tabii bunun artık pek bir önemi yok; çünkü Kral Arthur çok geçmeden İngilizlerin milli bir efsanesine döndü denilebilir. İngiliz hakların ve krallarının Kral Arthur’a olan ilgisi ve sevgisi, hikâyenin içeriğindeki ayrıntıların, “İngiliz Britanya’sı” algısında eridiğini gösteriyor. 

Ayrıca ABD temelli Kral Arthur atıflarının bir sebebinin de Tapınak Şövalyeleri olduğu kanaatindeyim. Çünkü ABD’nin kuruluşundaki Tapınakçı ve Mason etkisi veya devletin onlar tarafından kurulduğu iddiası benim açımdan komploculuğun da ötesinde tarihle de örtüşen iddialardır. Tapınak Şövalyeleri’nin ünlü hazinelerinin içerisinde kasenin olduğu veya kasenin yerini gösteren haritanın olduğu iddia edilmektedir. Buna göre aynı Kral Arthur efsanesindeki gibi Tapınak Şövalyeleri de bu kutsal kaseyi bulduktan sonra, Krallara diz çöktüren o muazzam güce kavuşmuşlardır. Ki, bir diğer iddiaya göre daha önce adı geçen ve ilk yazılı Kral Arthur efsanelerinden birini kaleme alan Monmouthlu Geoffrey’e bu konuyla ilgili bilgileri veren Tapınakçıların kurucu şövalyelerinden biri olan Payen de Montdidier’di.[7]

Amaçlanan ne? Geleceğe bakmak…

 

Bilindiği üzere Soğuk Savaş’tan sonra dünyaya kalıcı barışın ve liberal hâkimiyetin getirdiği huzurun egemen olacağı düşünülürken, dünya iç savaşlarla ve 11 Eylül gibi büyük terör saldırılarıyla beraber yeni bir döneme girdi. Bu dönemde kimliksel eğilimlerin ve yoğunlaşmaların arttığı gözlemleniyor. Bu yönüyle ABD ve İngiltere’nin Kıta Avrupa’sından uzaklaşma ihtiyacı hissetmesi normal karşılanabilir. Burada Avrupa Birliği’nin zayıflayan yapısını da unutmamak gerekir. Hatırlanacağı üzere Naziler de pan-Cermen ulusçuluğuna vurgu yapıyorlardı. Dünyadaki bugünkü kimliksel eğilimler, ABD’yi ve İngiltere’yi Pan-Anglo-Saksonluk anlayışa itmiş olabilir. Bu politikalarda dışlayıcı davranılması, dünya barışı açısından çok tehlikeli olabilir. Özet olarak ABD ve İngiltere, önümüzdeki dönemde şu unsurları ön plana çıkarabilir: Pagan soslu Hıristiyanlık + “Barış Getiricilik” + Pan-Anglo-Sakson Ulusçuluğu.

“Barış Getiricilik” dedim çünkü The Last Legion filminde[8] Excalibur hakkında işlenen iddiaya göre kılıç aslında Jül Sezar’ındı. Bu filmi izledikten aklıma ilk olarak Pax-Romana(Roma barışı) geldi. ABD’nin hegemon güç olduktan sonra bol bol Roma ve Osmanlı gibi dönemleri araştırdığını biliyoruz. Böylelikle Pax-Americana’yı (Amerikan Barışı) geliştirmeye çalıştığı tahmin edilebilir. Yani özetle ABD, özellikle askerî alanda Excalibur ismine atıf yaparak, bir nevi güç kullanımını Roma benzeri bir “barış getiricilik”le meşrulaştırmaya çalışıyor olabilir.   

ABD’nin Excalibur atfının sebeplerinden biri siyasi amacın yanında dini amaç olabilir. Çünkü Marion Zimmer Bradley’in kaleme aldığı The Mists of Avalon kitabından uyarlanan 2001 yılında gösterime giren filmde[9], Gölün Leydisi, Excalibur’u, bir haçtan çevirerek kılıç haline getirmişti. İlgili sahneden alınan fotoğraflar: 

Kılıca dönmeden önce net şekilde haç şeklinde görünüyor.

Görüldüğü üzere haç, kılıç hâlini alıyor ve bu kılıcı kullanan Arthur, büyük bir gücün sahibi oluyor.


Yuvarlak Masa’yla ilgili olabilecek birkaç anekdot

Dünyanın gidişatına karar verildiği söylenen Bilderberg Toplantılarının da Yuvarlak Masa efsanesinden esinlenildiği söylenir. Gürsan’ın aktardığına göre bugün Chatham House olarak faaliyetlerini sürdüren kuruluşun kökenini, Rothschild ailesinin ortağı Cecil John Rhodes tarafından 1891 tarihinde kurulan Round Table(Yuvarlak Masa) Örgütü oluşturmaktadır.


[1] http://www.hurriyet.com.tr/kral-arthur-gercekmis-29986449
[2] http://www.dailymail.co.uk/sciencetech/article-3721915/Has-Camelot-Royal-palace-Dark-Ages-unearthed-legendary-site-King-Arthur-s-birth.html?ito=social-facebook
[3] Excalibur Programı’yla ilgili daha fazla bilgi için: https://en.wikipedia.org/wiki/Project_Excalibur
[4] Karl Grossman, Yıldız Savaşları, çev. Deniz Aytaş, Metis Yayınları, 2003, s. 48
[5] Yazıyı okumak için: http://layiha1.blogspot.com.tr/2016/03/ds-politikada-kararllk-ve-anglo-sakson.html
[6] http://www.babil.com/kuresellesmenin-istihbarat-guvenlik-ve-teror-buyutu-kitabi-mucahit-ozdogan
[7] Turgut Gürsan, Dünyanın Gizli Tarihi, s. 130
[8] Filmin IMDB linki: http://www.imdb.com/title/tt0462396/
[9] Filmin IMDB linki: http://www.imdb.com/title/tt0244353/