30 Kasım 2016 Çarşamba

Thomas Jefferson, Şarlman ve Kral Arthur'un doğuşu: İstisnacılık, Trump ve Avrupa




Ortadoğu’nun bugünkü karmaşık durumunu tanımlamak için kullanılan Ortaçağ’a dönüş tespitleri aslında sadece Ortadoğu için değil; özellikle Brexit ve bölgeselleşmenin daha fazla kırılgan hâle gelmesiyle birlikte Avrupa için de kullanılabilir. Efsaneye göre kendi döneminde Roma'yı yenerek benim tabirimle ilk Brexit’i simgeleyen kişi ünvanını alan Kral Arthur’un yanı sıra, Avrupa Birliği’ni temsil eden “Avrupa’nın Babası” lakaplı Şarlman’ı da bu çerçevede değerlendiriyorum. Bir yanda Avrupa’nın Babası Şarlman diğer yanda Britanya’nın babası Kral Arthur. İkisi de son yaşanan gelişmelerle birlikte adeta yeniden doğdu. Önceki yazılarımda bu görüşü işlemiştim. Şimdi Trump'ın seçilmesiyle beraber bu ikilinin yanına bir de Thomas Jefferson eklendi. 

Bu yazıda ele alacağım tablo şöyle: 

İngiliz istisnacılığının sembolü ⇨ Kral Arthur
Avrupa istisnacılığının sembolü ⇨ Şarlman
Amerikan istisnacılığının sembolü ⇨ Thomas Jefferson
 
Şarlman ve Arthur gibi sembol isimlerin de ortak özelliği olarak şövalyelik ve Hıristiyanlığın savunucuları olmalarını sayabiliriz Şövalyelik hikâyeleri, masalları veya söylenceleri sadece Avrupa’yı değil bütün dünyayı etkileyebilecek kadar ilgi çekici malzemelerdir. Ayrıca Rönesans, Reform, Aydınlanma ve mezhepler yüzünden çeşitli kırılmalar yaşansa da, Avrupa’yı karakteristik olarak var eden etmenlerden biri Hıristiyanlıktır. Bu yüzden Arthur ve Şarlman, her an doğma potansiyeline sahip iki önemli figürdür.
Şarlman, şövalyelik kurumunu tarihsel olarak kesin şekilde sağlamış ve belki de bildiğimiz şekle sokanlardan biri olmuştur. Arthur efsanesine çok daha öncelere kadar giden anlatılara sahip olsa da, hikâyenin içeriği tam anlamıyla Ortaçağ Şövalyeliği’ni anımsatmaktadır. Şarlman’ın tarihselliği ve Arthur’un mitolojik gücü muazzam bir malzeme sunmaktadır. İki karakterin hikâyesi ve yaptıkları ağır zırhlı süvarilerden veya onurlu şövalyelerden çok daha fazlasıdır. Şarlman sadece askerî veya siyasi alanda değil; kültürel, bilimsel ve sanat alanında da çok ciddi gelişmelere öncülük etmiştir. Hatta onun bu çalışmalarından dolayı dönemi, Şarlman Rönesansı veya Reformu olarak adlandırılmaktadır. 9. ve 10. yüzyılın Avrupa’sında bu tarz ufak çaplı aydınlanma bile önemli sonuçlar doğurmuştur. 

Arthur’a atfedilen İsa’dan sonraki en saf Hıristiyan gibi tanımlar Şarlman’ın bütünleştirici özelliği için de söylenebilir. Zaten kendisi Puvatya Savaşı’nda Müslüman Arapları durduran ünlü Charles Martel’in torunudur. Aynı Arthur gibi Şarlman da pagan ve barbar kabilelere karşı savaşmıştır. Savaşmanın da ötesinde yürüttüğü misyonerlik faaliyetleriyle onları Hıristiyan yapmıştır. Papa’yla arasının iyi olması onun ve neslinin yeniden Roma’yı kurması hayallerini güçlendirmiştir. 

Küreselleşmenin sonu mu?

     Bilindiği gibi Soğuk Savaş sonrası kimliksel yoğunlaşmaların arttığı gözlemlenmişti. Fakat sistemin zıtlıkları içinde barındıran ve çok yönlü yapısı gereği aynı anda da kimliklere ve yerel kültürlere meydan okuyan küreselleşme ortaya çıkmıştı. ABD’nin tek başına kalması ve hızlı teknolojik gelişmelere bakarak bazı yazarlar Soğuk Savaş sonrası dünyanın tamamen liberalleşeceği, küreselleşeceği veya sınırların anlamsızlaşacağı gibi tahminler yapmıştı fakat bunun boşa çıktığı görülmektedir. Soğuk Savaş’tan sonra liberalizmin ve barışın her yere hâkim olacağına fikirler öne süren Francis Fukuyama’nın hatalarından biri çok yönlülüğü ve zıtlıkları atlamasıdır. Şimdi ise tam tersi olarak kimliklerin ön plana çıkması için “küreselleşmenin sonu” demek aynı yanlışa düşmektir. Şu an kimlikler ön plana çıkmasına ve iç savaşlara rağmen küreselleşme de devam etmektedir. Fakat Brexit ve ABD’de "ırkçı, dışlayıcı, ötekileştirici" denilen Trump’ın başkan olması gibi gelişmeler, ulusalcı yaklaşımları güçlendirmektedir. Demokrasiyle ve özgürlükle özdeşleşmiş ülkelerde yabancı düşmanlığı İslâmofobi hızla artmaktadır. İnsanlar, yaşam standartlarını engelleyecek hiçbir gelişmeye sıcak bakmamaktadır. Bu yüzden dışarıdan gelen akınlara karşı insanlar milliyetçi ve dışlayıcı söylemlere başvurabilmektedirler. 
 
      Yeni nesil Anglo-Sakson ya da Anglo-Amerikan ittifakı ve İstisnacılık

ABD, İngiltere, Rusya, Çin, Almanya ve Fransa gibi ülkeler nezdinde yeni ve daha güçlü bir istisnacılık(exceptionalism) devri başlamış gözükmektedir. Brexit ve ABD’de Trump’ın seçilmesi bu kapsamda değerlendirilebilir. İngilizler için Kral Arthur, farklılık ve istisnacılık için iyi bir malzemeyken, ABD için ise bu görevi, Hollywood, fast-food zincirleri veya süper kahramanlar yerine getirmektedir. ABD dünyaya daha çok politik ve askerî konular da dahil olmak üzere marka ve sektör ağırlıklı olarak sirayet etmektedir. Bunun yanı sıra ABD’nin dikkatimi çeken bir politikası da 2005-2014 yılları arasında Afganistan, Somali, Pakistan, Yemen gibi ülkelerde "terörle yürüttüğü mücadelede" sadece kendi envanterinde bulunan silahlı insansız hava araçları Predator ve Raptorları(Gerçi artık silahlı insansız araçlar diğer ülkelerde de görülmeye başlandı) kullanmaları ve Suriye'de IŞİD'i bombalamak için sadece kendi envanterinde bulunduğu söylenen F-22'leri kullanmasıdır. Bu tarz hamlelerin istisnacılığı beslediğini düşünüyorum. Öte yandan ABD’deki istisnacılığın temelini Anglo-Sakson kökenlilerin attığı bilinen bir gerçektir. Buradan hareketle hem ABD hem de İngilizlerin Kral Arthur efsanesine yaptıkları atıflar daha anlamlı hâle gelmektedir. Bu tarz devletler açısından “fark yaratmak”, yumuşak güç projeksiyonları ve doğal propaganda için son derece önemlidir. Ulaşılmak istenen sonuç ise bütün dünyadaki hegemonyayı güçlendirmek ve daha fazla kalıcılaştırmaktır. Fakat bazı yazarların “kabilecilik” olarak açıkladığı şekliyle, kimlik temelli küçük gruplar dahi, seslerini bütün dünyaya duyurabilmektedir. Büyük devletlerin ise gittikçe ulusallaşması, milliyetçi olması veya farklı kültürleri dışlaması, yürüttükleri politikanın ters tepmesine yol açabilir. 

Geoffrey of Monmouth, Kral Arthur’u da zikrettiği Britanya Kralları’nın Tarihi adlı eserinde Tanrı’nın Britanya halkını seçtiğini söylemişti. ABD’nin kurucularından olan Thomas Jefferson, Amerikalıların Tanrı tarafından seçilmiş halk olduğunu söylüyordu. ABD ve İngiltere’nin bu tarz vurguları artık ortak bir havuza beraber icra etmektedir. Bu da benim dikkat çektiğim Anglo-Sakson ya da Anglo-Amerikan ittifakı iddiasını güçlendirmektedir. Ayrıca Thomas Jefferson, ısrarla ABD’nin temel felsefesinin Britanya’yı istila eden kabilelerden olan ve İngilizlerin temel taşını oluşturan Sakson liderlerde yattığını belirtmiştir. Öbür taraftan Trump'ın Brexit'i desteklemesi de önemli bir husustur. Her ne kadar Trump'la bugünkü İngiltere yönetiminin arasının pek iyi olmadığına dair haberler olsa da, İngiltere ve ABD'nin giderek yakınlaşacağını düşünüyorum.

ABD’nin dünyada en güçlü olduğu askerî ve sinema gibi sektörlerde Kral Arthur konusuna bolca yer vermesi rastlantı değildir. DARPA ve Raytheon gibi şirketlerin isim seçimlerinde Arthur efsanesinden bolca malzeme alması ve konuyla alakalı sürekli yeni kurgusal yapımlar çekilmesi önemli bir işarettir. Örneğin Guy Ritchie adlı yönetmenin öncülüğünde yeni bir Kral Arthur film serisi başlayacak. İlk film olan King Arthur: Legend of the Sword 2017’de gösterime giriyor. Ayrıca 2017’de çıkacak farklı tarzdaki bir yapım olan Transformers: The Last Knight filminde de hikâyenin doğrultusunda Kral Arthur dönemine gidileceği açıklandı.

İngilizler açısından ırksal milliyetçilik en çok Anglo-Saksonizm çerçevesinde yapılabilir. Fakat tabii şu hususları hatırlatmak lazım: Ortaçağ döneminde Norman istilası sonrası hiç İngilizce bilmeyip Fransızca konuşan krallar ve soylulara rastlanıyordu. Ayrıca İngilizlerin formülünü ben Keltler+Cermenler(Anglelar ve Saksonlar)+Vikingler+Romalılar+Sarmatlar+Normanlar olarak açıklarım. Buna rağmen ırksal anlamda Anglo-Saksonluk İngilizlerin dayandığı en güçlü somut temel taştır. Brexit sonrası ABD ve Avrupa yakınlaşmasının, Anglo-Saksonluk temelli olmak üzere daha baskın özelliği olarak Anglo-Amerikanizm temelinde gerçekleşmesi muhtemeldir. Farklı bir tabirle, İngilizlerin literatürü üzerine ABD’nin gücünün inşa edirek yeni bir ilişkiler bütünü karşımıza çıkabilir.

İngiltere'nin Çin'le yakınlaşması da ihtimaller arasındadır. Eğer böyle bir yakınlaşma olursa bunun Yahudi lobiler aracılığıyla yapılacağı kanaatindeyim. 

İngilizlerin dünyanın her yerinde kendini hissettirdiği ve ilk hegemon güç ünvanına sahip olduğu dönemde İngilizlerin hakimiyet kurduğu bölgelerde yaydığı anlayışlardan biri özel teşebbüs ve bireyselliktir. İngilizlerin ulusalcı veya milliyetçi damarlarının yükselmesi, dünya üzerindeki etkinliğini veya semptasini azaltabilir. Elbette geçmiş dönemin hegemonluk sistemiyle bugünkü sistemi çok farklı. Yine de bölgemizin ve dünyanın çeşitli yerlerinin İngilizler tarafından şekillendiriliği düşünüldüğünde yeni siyaset yapma biçimlerini, tarihin gösterdikleriyle beraber okumak, zaruriyet olarak karşımıza çıkıyor.  Diğer yandan ada içerisindeki İskoçya ve Galler gibi ülkelerin Avrupa Birliği ile ilgili tavırlarında İngilizlerden farklı düşünmesi, adanın kendi içerisinde bile parçalanmalara yol açabilir. 

Avrupa Birliği'nin geleceği

Bugüne kadar Avrupa’nın ulus-devletlerden sıyrılarak tam anlamıyla bütünleşip bütünleşmediği tartışmalı bir konudur. Bu şüphenin altında yatan nedenlerden biri, Avrupa içerisinde yaşayan halkların zihinlerinde devam eden yüksek ulus bilincidir. Ulusal bilinç veya ulusal kimlik bölgeselleşme teyamüllerden çok daha farklıdır ve kendine özgüdür. İnsan fıtrat gereği ulusal bilinç söz konusu olduğunda dışlayıcıdır. Çünkü zaten var oluşunu, ötekiden farklı olması üzerine kurmuştur. Avrupa Birliği, ulus-devletle çatışır bir görüntü çizmemesine rağmen üye devletlerde milliyetçi etkiyle ayrılma hevesi doğması, insan karakteristiğinin devlet düzeyinde yansıması olarak değerlendirilebilir. Bütün sorunlara rağmen AB’nin kısa ve orta vadede birliğin dağılması düşük bir ihtimal olarak gözükmektedir. Çünkü Almanya ve Fransa gibi AB'nin can damarı olan ülkelerin Avrupacılıktan kolay kolay vazgeçeğini sanmıyorum. Bu ülkelerde de milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve "öteki" korkusu hızla artmaktadır.



Şu an Avrupa Birliği’ni ayakta tutan iki ülke şüphesiz Fransa ve Almanya. Bu ülkelerde de gittikçe milliyetçi ve dışlayıcı dalga yükseliyor. İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer batılı ülkelerdeki bu dalganın sebeplerinden biri de, artan Müslüman nüfusu olarak değerlendiriliyor. IŞİD’in Avrupa’daki saldırıları nedeniyle insanlar güvenliklerinin tehlikede olduğunu düşünmekte ve İslâm’la aralarındaki durumu kültür savaşı derecesinde görmektedirler. Her zaman hoş görülü olarak algılanan Avrupa halkları, artık bundan vazgeçip “öteki”ne yani Müslümanlara karşı nispeten radikal eylemlere girişebilirler. Radikalden kastım şiddete başvurmaları değil; Kendi tezlerini kendi elleriyle yok edecek her türlü faaliyetleridir. Avrupa genelde sınırların anlamsızlaştığı, farklı kültürlerin hiç zorlanmadan kaynaştığı ve insanların huzurlu şekilde yaşadığı bir yer olarak algılanırken bunu aksi olaylar görebiliriz. Zaten uzun süredir Fransa ve Belçika’daki bombalı saldırıların etkisi devam etmekte. Normalde Avrupa’da insanların refah beklentisi devletlere meydan okuyacak güçtedir. Fakat şimdi devlet mekanizmaları, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en faal dönemlerinden birini yaşamaktadır. Terör olayları sonrası ülkelerde devriye gezen eli silahlı asker ve polis gibi güvenlik güçleri, göründüğünden çok daha fazla anlamlar içeriyor. Bu tarz görüntülerin psikolojik etkileri sanıldığından daha fazladır.  


İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’nın geleceği için konuşulan “birleş ya da öl" mitinin son yaşanan gelişmelerle birlikte giderek anlamsızlaştığı görülmektedir. Bu kavramın tamamen tarihe karıştığını söylemek için erken çünkü Rusya’yla olan gerilimler ve güvenliğin sağlanması için gereken güçlü birliktelik gibi konular, Avrupa’nın eski heyecanla daha güçlü şekilde birlikte hareket etmesine yol açabilir. Brexitin artçı sarsıntıları diğer ülkeleri de ayrılma için güçlendirse dahi halkların zihnindeki gitgeller farklı ihtimalleri doğurmaktadır.

Bu yazıdaki konuların mitolojik ve tarihsel kökeniyle alakalı şu iki yazımı okuyabilirsiniz: