25 Aralık 2017 Pazartesi

"Sosyal Bilimler" Bilim mi?




Bilim, insanoğlunun en temel görevlerinden, işlevlerinden ve amaçlarından biri. Burada bilimin bizim açımızından ne kadar önemli olduğunu anlatmaya gerek duymuyorum. Gerçi bizim bu pespaye toplum bu kadar basit bir gerçeğin bile farkında değil ama şimdi konumuz bu değil. 

Ben şu an Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi anabilim dalında yüksek lisans yapıyorum. Akademik olarak ağırlıklı olarak güvenlik, savaş ve uluslararası ilişkiler gibi konuları çalışıyorum. Şu an pek hevesim kalmasa da hepsi kendi çapında zevkli alanlar.

"Sosyal bilim" tabiri benim gibi "sosyal bilimler"le meşgul olan insanları mutlu etse de bence kendimizi kandırmaya gerek yok. "Sosyal bilimler" bilim değildir. Olsa olsa süslü laf kalabalıklarıdır. Ben o kadar ıvızr zıvır konular hakkında yazılmış tezler görüyorum ki bazen bir anda irkilip diyorum ki "Ben şu an ne yapıyorum?"

"Sosyal bilimler" kapsamında değerlendirilen konuların zevkli veya eğlenceli olması, onların bilimselliğini güçlendiren özellikler değildir. Bence bilim, doğa olaylarına özgü olarak kalmalıdır.

"Sosyal bilimler"e bilim demek, bilimi küçümsemektir ve bilimin değerini düşürmektedir. 

Karşı cevap olarak muhtemelen sosyal bilimlerin hayatımızı etkilemesi ve önemi öne sürülecektir ama gerçekten de var olan bu durum sosyal bilimler denilen alanları gerçek bilim alanına taşır mı? Bence taşımaz.

Sosyal olaylar hayatımızı doğrudan etkilese de ve önemli olsa da bilim kapsamına bu konular sokulmaya çalışıldığı zaman metadoloji açısından sıkıntılar çıkar. Konumlar ve Hakikat yazımda söylediğim üzere bir konumda olmak veya bir görüşü savunmak aslında hakikati de kaçırmaktır ve hakikati değiştirmektir. Sosyal olaylarda mutlak olarak var olan bu durum bizim sağlıklı ve nesnel değerlendirme yapmamızı engeller. Her şey öznel olmaya başlar. Şimdi buradan bilimi nasıl çıkaracağız? Muğlak alanlar için yapılan öznel yorumlara nasıl bilim diyeceğiz? İspatlanabilirliğin ve kanıtlanabilirliğin yok olduğu bir ortamda sosyal bilimler nasıl bilim olacak?

Evrende bazı yönleriyle değişkendir hatta kaos vardır ama bilimsel metodu uygulamak bu konularda mümkündür. Biz bilimsel metodla evrende kaosun olduğunu öğreniriz. Fakat "sosyal bilimler"de bilimsel metod nedilen şey, insanların dünyaya olan bakışıdır veya yorumudur.

Son yıllarda Görelilik, Kaos ve Kuantum'la beraber pozitif bilimlere dair konular sosyal olaylar için de kullanılmaya başlandı. Göreceksiniz ki sosyal bilimlerin bilim olduğunu en fazla bu kullanım sırasında hissedersiniz. Kendi başına "sosyal bilimler"e bilim demek bence mümkün değildir. Sürekli olarak yeni olaylarla değişen bir ortamda gündemin konuşularak bilim yapıldığını zannetmek en fazla kendimizi kandırmak olur. Bir siyasetçinin ne yaptığı veya ne dediği bilim olacaksa kapatalım gidelim dükkanı. Lütfen bilime zulüm yapmayın.

Bakın tekrar söylüyorum; ben "sosyal bilimler" kapsamındaki konuların hepsini -bazısını hakkaten ıvır zıvır olarak görsem de- değersizleştirmiyorum ama genel itibariyle bu alanın bilim olmadığını düşünüyorum. Ben de alanla uğraşırken zevk alıyorum ve okumayı seviyorum ama kendimizi kandırmayalım diyorum.

"Sosyal Bilimler" Bilim Değildir.





Klişe Paradoksu




Kurgusal yapımlarda ve gerçek hayatta klişeler her yerdedir.

Her sahnede, her diyalogta, her olayda kısacası her an klişelerle karşılaşırız. Böyle olmasının en büyük sebebi insanın rutin oluşturmaya meyilli olması gibi klişelere de meyilli olmasıdır. Bu sadece kişilerin kendi zaaflarından kaynaklanmaz; insanın yapısı böyledir. İnsan varoluşsal olarak klişelere meyillidir.

İşte ben insanın klişelerden kaçamamasına klişe paradoksu diyorum. Mesela siz biriyle sohbet ederken konuştuğunuz şeyin klişe olduğunu bilseniz de bu kişeleden kaçamazsınız. Hayat ve insan doğası sizi klişelere götürür. Aslında bu durum, bir önceki yazım olan örüntülerin devinimi yazımı doğrular. Sonuçta insan insandır; insanın doğası ve hayatın temel parametreleri bellidir. Evrene baktığınızda göreceğiniz en ilgi çekici şeylerden biri örüntülerdir. Bu örüntüler sadece doğada yoktur; insan davranışlarında da vardır.

Klişe paradoksuna her yerde rastalayabilirsiniz. Mesela filmlere, dizilere veya romanlara baktığınızda olay örgüsünün yazarı belli bir noktaya çektiğini fark edersiniz. Ben de roman yazıyorum ve bunu her zaman yaşıyorum. Ne kadar özgünleşmeye çalışsam da insanlar, olaylar veya kitabın genel tablosu eni klişelere çekiyor. Klişelerin olduğu kısımlara dikkat ederseniz genelde hikâyenin devam etmesi gereken yerlerde karşımıza çıkar. Bu durum bize insan hayatına dair ilginç ipuçları verir. İnsan yaşamı ve bu yaşamı devam ettirmek için gerekli olan şeyler aslında en büyük klişelerdir. Bu gerçeği bildiğiniz anda hayal gücünün ve kurgunun ne denli değerli bir şey olduğunuzu anlarsınız. Çünkü fiziki bedenden -en azından şimdilik- kurtulamayan insanoğlu normal yaşamından sıyrılabilerek bir nebze de olsa klişelerden sıyrılabilir.

2017 yılında yayınlanan filmlere bakın, 60-70 yıl önceki klişeleri bile görebilirsiniz. Yeteneksiz senaristleri ve yönetmenleri bir kenara atarsak, başarılı senaristlerin ve yönetmenlerin bile bu klişelere yer vermesi onlar açısından belirli bir ölçüde makul bir bahane olarak yorumlanabilir.  Gerçi ben klişeleri yine de sevmiyorum; burası ayrı konu.

Klişelerin vazgeçilmez ve kaçınılmaz olması, insan doğasının düşüklüğünün kanıtıdır. Hep söylediğim gibi insan sığlıklarla, saçmalıklarla ve komikliklerle kaim basit bir canlı.


21 Aralık 2017 Perşembe

Örüntülerin Devinimi, Fraktallar ve Ouroboros


Yukarıdaki sembole dikkatli bakın. Önümüzdeki yıllarda daha çok göreceğimizi tahmin ettiğim bu sembol aslında hayatımızın her anında var olan ve hatta eğer yanılmıyorsam hayatımızın tam merkezinde yer alan bir sembol. Hayır öyle new ageci, ruhçu, yingyangcı falan değilim hatta sevmem de. Ama gerçekçi yaklaştığımda insan yaşamının ve evrenin farklılaşan örüntülerin devinimi olduğuna dair fikrim güçleniyor. New ageciler ya da ruhçular, uzak doğu dinlerin etkisiyle bu devinimi sonsuz olarak yorumlarlar ve bu yorum onları reenkarnasyon gibi inançlara yöneltir fakat bilim bize göstermektedir ki evren sonludur ve başlangıcı vardır. Evren büyüklüğü itibariyle bize inanılmaz gelse de -ki böyle düşünmemiz doğaldır- evren kusursuz bir sonsuzluk kaynağı değildir. Bu hayret verici varlık, hem olağanüstü derecede güzel hem de kusurludur. Bu durum evrende her an karşımıza çıkan zıtlıkları tekrar yüzümüze vuran bir gerçektir.

Çevrenize ve hayatınıza bakın... Birbirinden çok uzak olan yerlerde karşılaştığınız olaylar, insanlar, doğa, çevre vs. her şey aslında birbirine benzer dokular gibidir.

Örüntü, "bir nesne veya olay kümesindeki elemanların ardışık olarak düzenli bir biçimde birbirlerini takip ederek yenilemesi" olark tanımlanır. Okullarda çözdüğümüz bazı testler vardı, bize belirli bir sayı dizisi verip soru işareti olan yeri bulmamızı isterdi. Örnek olarak aşağıya veriyorum:

 

İşte aslında hayat ve evren de bu örüntülere benzeyen bir sistemdir fakat kural dizisi belirli düzenlere sahip olmakla birlikte karmaşıktır, esnektir ve nispeten belirsizdir. Hayatın özelliklerden biri zıtlıkların aynı anda olmasıdır. Bir müslüman olarak "maddeyi kötü tanrı ruhu iyi tanrı yaratmıştır" gibi bir düalizme inanmam mümkün değil ama hayatta düalitelerin olduğu muhakkak.

Örüntüler, ilkokul çocuklarına sorulan matematik sorusunun da ötesinde evrenin çalışma prensiplerinden biridir. Daha önceki yazımda değindiğim insan hayatında var olan Jel de bu örüntülerin sonucudur. Bu durum her şeyin bir olduğu gibi bir düşünceye sevk etse de bu konuda ciddi şüphelerim olduğundan dolayı direkt bir bağ kurmak istemiyorum. Ama Avustralya'daki bir kişiyle Estonya'da yaşayan bir kişinin benzerliklerinin farklılıklarından fazla olması örüntülerin varlığını bize anlatır.

Örüntünün ingilizce çevirimi "pattern"dir. Pattern, genel olarak "desen, kalıp, doku" gibi anlamlara gelir. Evrenin her yerine yayılmış görüntüleri farklı olan ortak desen ve dokular vardır. Bu desen ve dokular yani örüntüler devinim hâlindedir. Hayattaki farklılıkların kaynağında bu yatar.

Örüntülerle iç içe olan bir geometri kavramı vardır. Bu kavram Fraktallardır. Fraktal Geometri, 1975 yılında Benoit Mandelbrot tarafından ortaya konuyor. Araştırdıkça Mandelbrot Kümeleri için söylenen "Tanrı'nın parmak izi" sıfatını hak ettiğini görüyoruz. 

Fraktalların tanımı şöyledir: "Fraktal parçalanmış ya da kırılmış anlamına gelen Lâtince fractus kelimesinden gelmiştir. İlk olarak 1975'de Polonya asıllı matematikçi Benoit Mandelbrot tarafından ortaya atıldığı varsayılır. Kendi kendini tekrar eden ama sonsuza kadar küçülen şekilleri, kendine benzer bir cisimde cismi oluşturan parçalar ya da bileşenler cismin bütününü inceler."  Kaynak: http://www.matematikciler.com/8-sinif/matematik-konu-anlatimlari/1107-fraktallar-fraktal-nedir-fraktal-olusturma-fraktal-ornekleri

Dalgalar, şimşekler, kan damarları, solunum sistemi, dolaşım sistemi, ağaçlar, ormanlar, kalp ritimleri, galaksilerin görünüşü, fiziksel hareketlerimiz, kablosuz ağlar, telefonlardaki telsizler, internet bulutları, dağ yüzeyleri, kıyı çıkıntıları, insan vücudundaki bağlar, bitkiler kısacası fraktalları hayatınızda her yerde görebilirsiniz. Doğa bize bu konuda inanılmaz bir fırsat sunuyor.

Fraktal geometrideki dallanmalar bilim adamlarına normalde hesaplaması zor olan ölçüleri hesaplama şansı sunuyor. Örneğin tamaen karmaşık ve hesaplanamaz zannedilen doğa, fraktal geometri sayesinde matemetiksel olarak hesapalanabiliyor, bu da doğayı daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Örüntülerle Fraktallar birbirine karıştırılır. Fraktalların örüntülerden farkı büyültülmüş ve küçültülmüş yapıları da içermesidir. Her fraktal bir örüntüdür ama her örüntü bir fraktal değildir.

Fraktal Örnekleri:



Bir örüntü olarak fraktallar da devinim hâlindedir. Bazen hayatın ve evrenin elle değiştirilebilir bir fraktal olduğuna dair hissiyatım güçlenebiliyor. Aşağıda linkini verdiğim videoda Sinan Canan, elle kontrol edilebilir fraktallara güzel bir örnek veriyor:





Her şeyin birbirine bir şekilde bağlı olması ve Kaos Teorisi, örüntülerin değişebilmesinin ve şu anki mevcut düzenin alt yapısını oluşturmaktadır. Çünkü öbür türlü her şey aynı ve tahmin edilebilir olurdu. Fakat Kaos Teorisi, bize öyle bir ufuk kattı ki başlangıç noktasına hassas bağlılığı anlatan kelebek etkisi sayesinde aynılığın ve farklılığın nasıl aynı anda mevcut olduğunu anlamamızı sağladı.

Öyle bir evrendeyiz ki, kimisi aynı yere baktığında bir düzen, kimisi baktığında bir kaos görebiliyor. Örneğin Caner Taslaman için evren bir düzenlilikken, Celal Şengör için tamamen kaos olabiliyor. Bu iki değerli bilim insanı da elbette düzeni ve kaosu anlayabiliyorlar ama mevcut evren onlara karar vermede ilginç bir bulanıklık veriyor. Kanıtlanmış bir doğa bilgisine dair bile insanoğlu farklı şeyler düşünebiliyor. İnsanların çoğu farkında olmasa da, evren kendini sorgulamaya çağırırcasına insanlara bir şüphe kaynağı bırakıyor sürekli.















Örüntüler devinir; ama esnektir ve karmaşıktır. Her şeyin kökten olup olmadığı şu an için muğlaktır. Başlangıç noktası farklı olan örüntüler mevcut olabilir. İnsan türü veya canlılık açısından bakıldığında ortak bir kaynak olduğu Evrim Teorisiyle birlikte desteklenmektedir ve mümkündür; fakat konu evrenin başlangıcına geldi mi buna yaratıcıyı da dahil etmek benim açımdan sorunludur. Teizmin dibine panteizmi ekmeye çalışmanın İslâm gibi bir tevhid dinine zarar vereceğine inanıyorum. Yine de bu konuda tam kararımı vermediğimi belirtmek isterim çünkü bu yazıda konu aldığım örüntüler ve Kuantum kafamı karıştırıyor. Her şeyin aynı kökten çıkmış olması hâlâ sorguladığım bir fikir.

Örüntüler ve Fraktallar, sümülasyon fikrini az veya çok destekler. Bir bilgisayar oyunun yapım aşamasını düşünün. Oyundaki ortam veya manzaralar genelde tek tek kodlanmak yerine kimi zaman otomatik olarak dizayn edilir ve geniş alanlar oluşturulur. Bu alanlar oluşturulurken örüntülerden ve fraktallardan yararlanılır. Dolayısıyla evren ve doğa da bir bilgisayar oyununa benzer şekilde işliyor görünmektedir. Fakat tabi bu çok düşük bir ihtimal olduğu için şu an ciddi olarak simülasyonu kanıtlar demek mümkün değil. Sadece fikri anlamda bir argüman olarak sunulma ihtimali mevcuttur.




Ouroboros bunun neresinde?

Ouroboros'u literatürde sonsuz evrenle ilişkilendirenler olsa da, genel itibariyle sürekliliği ve döngüyü anlatır. "Evrende döngü olması için sonsuz evren şarttır" gibi bir görüşe ben katılmıyorum. Sonlu ve başlangıcı olan bir evrende de döngü var olabilir. Ouroboros, yukarıda anlatılan örüntü, devinim ve fraktalların vazgeçilmez parçasıdır.

Zıtlıkların birliğini anlatan en güzel sembollerden biridir. Canlılık ve ölüm her an yan yanadır.

Sembolün bir diğer anlamı kendini keşfetme, kendinin farkına varma veya genel olarak söylersek bilinçtir. Bilinç insanoğlunun en önemli konularından biridir. Bilinci çözmek hayatı da çözmek anlamına gelir. Devinim, farkındalık ister. Elinize aldığınız bir deftere fraktal olan bir örüntü çizmeniz kağıt için bir anlam ifade etmez; bilinçli olan için yani sizin için eder. Bu açıdan Ouroboros aynı zamanda bir hayat sembolüdür. Bu sembolün çoğunlukla güneşle özdeşleştirilmesinin sebebi büyük ihtimalle budur.

Söz açılmışken şu anki konumuzla doğrudan alakası olmasa da günümüzde ve gelecekte ön plana çıkacak özellikleri Ouroboros çerçevesinde şu şekille ifade ediyorum:







Var Olmanın Sancısı





Var Olmak işkencedir; Yok Olmak özgürlüktür.


Kendim belirlemediğim bir sistemde kendim seçmediğim bir çevrede yaşıyorum. Neden burada ve bu zamanda doğduğumu bilmiyorum.

Bunları yazdığım sırada Afrika'da açlıkla boğuşan bir ailenin oğlu olabileceğimi de bilmek, beni her şeyi sorgulatmaya itiyor. Bunları yazdığım sırada şu an Bangladeş'te veya Hindistan'da bir sokak satıcısının müşterilerine yemek hazırlıyor olduğunu bilmek... Belki de o civarda doğacaktım ve o sokak satıcısından yiyecek alacaktım.

Ama buradayım. Neden?

Sadece coğrafyayla sınırlamayın bunu. Eğer doğmasaydım, bu saçmalıkların hiçbirine maruz kalmayacaktım. İnsanın kendini meşgul etmesi için saçmalıklarla uğraşması ve bunlara abartılı bir önem atfetmesi beni çıldırtıyor. İnsan doğası itibariyle var olmayla acizliklerle ve saçmalıklarla tanışır. Günlük hayattaki her şey, beni sancılara itiyor. Müslüman olmama rağmen hâlâ tam olarak çözemediğim pek çok şey var. Ben doğru olduğuna kesinlikle inandığım bir ilaha inanıyorum ama eminim ki eğer bir Budist ailede doğsam farklı bir dini düşüncem olacaktı. Şimdi diyeceksin ki, "iyi de tercih hakkın var." Emin misiniz bundan? İnsan dini inancını değiştirse bile mesela müslüman bir ailede doğup atesit olan bir kişi yahudi bir ailede doğsa belki de dinini çok sevecekti ve dindar bir yahudi olarak ölecekti veya bu adam yahudiliği de beğenmeyip zerdüşt olacaktı. Yani içnde bulunduğunuz yer ve konuma göre sizin hayat hikâyeniz de değişecekti. İnsan hayatında o kadar parametre var ki bunları basite indirgemek mümkün değil. 

Şu an uğraştığımız, konuştuğumuz, üzerine düşünceler ürettiğimiz problemlerin, gündemin, gelişmelerin sırf bu dönemde yaşadığımız için hayatımızın merkezinde olduğunu bilmek öyle normal bir şey değil bana göre. Ben eğer 1000 yıl önce doysaydım, başka bir gündem, başka bir gerçeklik ve başka insanlar olacaktı hayatımda.

Sancılarımın bir diğer nedeni insanlar. İki insanın birleşmesiyle hayata gözlerimi açtığımı biliyorum. İnsanın sağlıklı kalmak için sosyalleşmeye ihtyiaç duyduğunu da biliyorum. Fakat çevresinde ne kadar insan olursa olsun insan yalnızdır. Evet o ortamların vazgeçilmez isimleri de yalnızdır. Herkes yalnız ölür. Bilim dünyasında herkesin bir olduğuna dair yorumlar olsa da ben bu tespite şimdilik soğuk bakıyorum ve yeni gelişmeleri bekliyorum.

Milyarlarca hatta trilyonlarca galaksinin ve yıldızın arasında burada ne yaptığımı hiç bilmiyorum. Ben burada bunları yazarken bilmem kaç milyon ışık yılı çevremde aklımın alamayacağı kadar yıldız ve galaksinin olması, öyle basitçe geçiştirilecek bir şey değil. Kimsenin aklına çoğu zaman gelmeyen veya gelse de umursanmayan bu durum öyle sıradan bir konu değil.

Var olmak, hayatta karşılaştığın her şeyin sana batması demektir. Ben eğer bir müslüman olarak böyle düşünüyorsam diğer inançlı veya inançsız insanlar ne durumdadır düşünmek bile istemiyorum. İnsanların geneline baktığımda herkes mutlu, herkes yaşamak için kendine bir bahane ve amaç buluyor. Hepsine saygı duyuyorum ama kendi içimdeki buhranlar bitmiyor.

Başkaların hayatıyla yaşayan insanlar, senin nasıl olduğunu ne yaptığını konuşarak ömrünü tüketenler, kendilerine bir hikâye bulmak için sıradan olayları abartanlar, sizi hiç sevmiyorum. Neden var olduğunuzu inanın hiç bilmiyorum.

Aptal insanlarla mecburen muhatap olmak ama kendi başıma geçimimi sağlayamaycağımı bilmek yani sırf geçimimi sağlamak için insanlara muhtaç olmak beni çıldırtıyor ve iyice psikolojimi bozuyor. Bu aptalların kendine ezber bulup ona bağlanması ve hayatları boyunca ezberle yaşaması ve bu adamların ideal olarak sunulması insandaki bütün yaşam enerjisini çekip alıyor.

Ağır bir misantropi(insanları sevmeme hastalığı)  geçirdiğim gerçek ama aslında bu durumun psikolojik bir rahatsızlık olarak isimlendirilmesi beni yine buhranlara itiyor çünkü çevreme baktığımda bu durum aslında olması gereken. Bana sorarsanız her insan diğerlerinin düşmanı olması gerekir. Bu olması gerekendir ama olan başkadır, zaten olan ve olması gereken ayrımı yüzünden insanın psikolojisi bozulur.

Normal olarak değerlendirilen yani olan aptal insanlara katlanmaktır. Kendi kafasındaki size dair algıyı zorla size dayatan insanlarla muhtap olmak, insanlara olan nefretimin aslında doğal olarak karşılanması gerektiğine dair düşünceme neden olan sebeplerden sadece biri.

İnsanlar kendilerini mutsuz edecek şeyleri düşünmek istemezler. İnsanların çoğu bu sayede mutlu olur ve sağlıklı kalır. Yani her insan sağlığını korumak için kendini kandırır ve gerçeklerden kopar.  İşte asıl sonuç burada ortaya çıkar. Hayata gerçekçi yaklaştığınızda elinizde kalan çoğunlukla buhranlardır.

Olmuyor, olmuyor, olmuyor...

Ne yapsam düşünmemem gereken şeylerin beynime hücum etmesini engelleyemiyorum. Mutluluk verici sihirli bir formül içsem dahi bunun olması gereken olmadığını biliyorum. Piskolojik tedavi, ilaçlar vb. bunların bir faydası olsa da, insanların gerçekle yüzleşmesi gerktiğini düşünüyorum.


5 Aralık 2017 Salı

İnsan insanı neden yüceltir?



Dinler tarihi, mitoloji veya genel olarak insanlık tarihi bize hep aynı şeyi gösterir: İnsanlar, liderlerini yüceltmeye meyillidir. Bugünkü hümanizm ve demokrasi odaklı dünyada bile hâlâ insanlar bazı insanları yüceltmektedirler. Dönemlerden bağımsız şekilde düşünüldüğünde bile insanların böyle bir eğilimde olduğu rahatlıkla görülebilir.

Peki neden? Kendinden neredeyse hiçbir farkı olmayan birini neden yüceltir insan?

Bu durumun pek çok sebebi var. O kişiye atfedilen üstün nitelikler bunlardan biridir. İnsanlığın en ilkel dini olarak bilinen animizmden paganizme doğru seyreden insanlık sürecinde, dini görevliler zamanla halktan farklı bir konuma yerleşmeye başladılar.

Din sonuçta insana hayatın anlamını açıklar. İşte bu yüzden dini alan insanlar için daha hassastır ve bu yüzden dini görevliler daha ayrıcalıklıdır. Diğer insanlar dünyalık yani boş işlerle uğraşırken onlar insanın yaşam amacını gerçekleştirir. Bu yüzden kendilerini özel olarak görürler. Mesela İslâm dünyasında ruhbanlık, evliyalık, gavslık, kutupluk olduğunu söyleyen insanlar diğer insanlara küçümseyici şekilde bakarlar. "Siz boş işlerle uğraşıyorsunuz biz her şeyimizi dine ayırdık" psikolojisine sahiptirler. Şu anki geleneksel din anlayışını benimseyen insanların Hıristiyanları ruhbanlık açısından eleştirmeye zerre yüzleri yoktur. Hepsi de kendilerinin diğer "sıradan insanlar"dan daha fazla Allah'a yakın olduklarını savunurlar.

İnsanların yüceltilmesinin bir diğer ana kaynağı siyasettir. İnsanın insanı yüceltmesinin çarpıcı örnekleri siyasette çarpıcı şekilde görülebilir. Yönetilen yönetici ayrımı ilk insanlara kadar götürülebilir. Bu durumun kaçınılmaz olduğuna dair yorumlar olsa da pek katıldığım söylenemez. Yöneten kesimin meşruluğu doğallaştıkça dengesiz bir dağılım meydana gelir. Halkın neredeyse hiçbir değeri kalmazken, insanlara esas amaç olarak siyasetçilere hizmet etmek sunulur. Bu insan doğasına hakaret etmektir. Yazının kapsamı itibariyle bu noktada bizim için önemli nokta, halkın insan değerlerini hiçe sayarcasına liderine gönüllü köle olmasıdır. Bugün çoğu kişi kendine bir siyasetçi belirlemiş ve onu sürekli olarak yüceltmektedir.

İdeolojik saplantılar ve yoğunlaşma nedeniyle insanlar, o ideolojinin içerdiği özellikleri bir kişi üzerinde ete kemiğe büründürür. Siyasi alanda insanın insanı yüceltmesinin en büyük sebebi budur. İnsanlar ete kemiğe büründürdüğü bu kişiyi veya başka bir anlatımla sembolü yücelttikçe kendilerini mutlu ederler. Sembolleştirilmiş her insan, insanların ötekileştirme ihtiyacını karşılar. Mezhepler konusunda söylediğim gibi ötekileştirme aslında insanların ihtiyacıdır. Bir kişinin sevdiği sembolü eleştirince o insanda oluşan kızgınlık aslında o insanı mutlu etmektedir. Çünkü diğerlerinden farklıdır ve bir yere ait olduğunu bilir. Yücelttiği insan kendi için de bir araçtır aslında. Her insan diğerinin aparatıdır deyince boşa demiyorum yani.

Yüceltmenin bir diğer sebebi de kişilerin düzen sağlayıcı araç olarak görülmelidir. İnsanlar için düzenin yıkılması kaosla eş anlamlıdır. Fakat insanların düzenden anladıkları genelde gönüllü köleliktir. Firavunlar döneminde ülkede huzur ve düzeni sağlayan firavunlar gerçekten halkı düşünen insanlar mıydı? Böyle olsalar bile onlar en nihayetinde halkı sömürmenin aksine halka hizmetle yükümlü insanlardır. Fakat o dönemki sistem tamamen kölelik üzerineydi. Hatta firavunlar tanrılaştırıldı.

İnsanların tanrılaştırılması her medeniyette karşımıza çıkmaktadır. Tevhide ve tek tanrıcılığa en fazla vurgu yapan İslâm'da bile görülebilir bu.

İnsanın içini deştikçe elimizde kalan sadece pespayelik, düşüklük ve kusurlar oluyor.

Olan ve olması gereken




Konumlar ve Hakikat yazımda da söylediğim gibi insanların çoğu 2+2=4 kadar basit gerçekleri göremezler çoğu zaman. Bu gerçeklerden biri de olan ve olması gereken arasındaki ayrımdır.

Örneğin benim işlerin çoğunun saçmalık olduğuna dair yazdıklarımı okuyan insanların çoğu şu sözleri söylemiştir:

"İyi de o zaman nasıl geçineceğiz ki?"

"Sen hayatı çok kolay zannediyorsun."

"Hayatımızı idare etmek için mutlaka bir iş yapmalıyız, bunu bile bilmiyorsun."

Sanki ben şu anki mevcut durumu bilmiyormuşum gibi insanlar bana bu lafları diyecektir. Farkındalık seviyesi bir hayli düşük olan bu insanların bu kadar basit akıl yürütmesinden kurtulamamasının en büyük nedeni, olan ve olması gereken arasındaki farkı anlayamamalıdır.

Olan yani mevcut durumla olması gereken yani ideal arasında fark vardır. Kendi tasavvurunda olanla olması gerekenin aynı olduğu gören kişi için hayat çok daha mutludur; ama olanla olması gereken arasında uçurum olan insanlar açısından hayat acı veren bir deneyimden başka bir şey değildir.

Olması gerekenlerin illa hayata yansımasına da gerek yoktur aslında. Sadece entelekütel bir faaliyet olarak da olması gerekenin ne olduğuna dair spekülasyon yapılabilir. Fakat sizin bu sohbetinizi duyan çoğu insan size "hayaller aleminde yaşayan ve boş işlerle uğraşan insanlar" olarak bakacaktır.

Örneğin şu an insanların geçimini sağlamak veya vaktini öldürmek için uğraştığı çoğu şey aslında nüfus kalabalıklığından doğan şeylerdir. Olan budur. Ama olması gereken bambaşkadır. Bana göre bilim, felsefe ve sanat haricindeki faaliyetler gereksizdir. Nüfus kalabalık olduğu için insanların temel yetenekleri ve merakı da farklılaşır. Bundan dolayı yeni sektörler meydana gelir. Bize fayda sağlasa dahi bu sektörler bir yanılgıdan ibarettir.

Olan ve olması gereken arasındaki farka verilebilecek örneklerden biri de insan ilişkileridir. Olan yani mevcut olan durumda insanlar birbirleriyle gayet mutludur. İnsanlar birbirleriyle vakit geçirerek hem eğlenirler, hem sağlıklarını korurlar hem de itibarları artar. Bu durum insanlar için bir ihtiyaçtır. Fakat insanların diğerleri hakkında aslında ne düşündüklerini gördüğünüzde tablo daha net olarak karşımıza çıkar.

İnsanlar en yakını bile olsa diğer insanların mutsuzluğuna sevinebilmekte, onun hatalarını kendine malzeme edebilmekte, başkalarının hayatındaki gelişmeleri kendine malzeme yapabilmektedir. İnsan, en yakın arkadaşının bazı tavırlarını sevmese dahi ona katlanmak zorundadır; çünkü aradaki fayda ilişkisi her iki tarafa da lazımdır. Olay bu kadar masum değildir çoğu zaman. İnsan çoğu zaman diğerinin yüzüne söylediğinde kavga çıkaracak şeyleri de tutar içinde. Olan budur. Olması gereken insanların birbirini boğazlamasıdır.

Bir diğer örnek: Olması gereken şeylerden biri halkın siyasetçilere zerre itibar etmemesidir ama insanlar tam tersine siyasetçilere bağlanır ve onları sever.

İnsan, hayatının her yerinde bu olan ve olması gereken ayrımına rastalayabilir ama genellikle kimse hiç dillendirmez, hatta düşünmez bile. Çünkü düşünürse mutsuz olacağını bilir. İnsanlar mevcut durumunu değiştirmeye karşı dirençlidir.

İnsanların çoğu kendi huzurlarının bozulmaması için olandan olması gerekene doğru giden süreci başlatmazlar ve buna hiç kafa yormazlar. İşte bu olandır ama olması gereken bambaşkadır.

Gerçeklik






Hayatım boyunca yaşadığım hislerden biri gerçekliğin sıkıcılığı ve komikliğidir. Bu komiklik, güldürücülükden ziyade insanı, yaşamı ciddiye almamasına neden olan basitlikten doğan komikliktir.

İnsan her yönüyle zaafları olan basit bir canlıdır. En nihayetinde insan, biyolojik olarak bir hayvandan pek farklı değildir. Hayvanlarla aramızdaki en önemli farkın zeka kullanımı ve bilinç olmasına rağmen insanların çoğunun bu durumun farkına varamayıp beynini kullanmaması daha doğrusu kullanmak istememesi de insanın kusurlarından biridir.

İnsan zekasının imkânlarını kullanmak isteyenlerin ulaştığı farkındalık seviyesi zamanla bünyede çeşitli olumsuz yansımalara sebebiyet verir. Dolayısıyla kusurlu bir yapıya sahip olan insanın oluşturduğu yeryüzündeki sistem de aynı şekilde kusurlu olur.

Fakat dünyayı ve evreni biraz daha irdelediğinizde bu kusur, sıkıcılık ve komiklik sadece insan doğasından ileri gelmez; evren ve doğa da aslında kusurludur. Örneğin biz galaksiler arası yolculuk yapacak bir seviyeye ulaşsak. Michio Kaku'nun Tip 2 ya da Tip 3 olarak adlandırdığı bir seviyeye gelsek ve diğer gezegenlere ve yıldızlara rahatlıkla gidebilsek ve orayı kolonileştirsek; neler yaparız? Temel ihtiyaçlarımız veya diğer kusurlarımız sona erer mi? Ermez.

İnsan vücudunu genetik olarak değiştirebiliriz elbette. Hatta bilincimizi makineye de aktarabiliriz. Fakat görüldüğü üzere kusurlarımızdan kurtulmamızın yolu mevcut yapımızı değiştirmektir. Yaşamak kaşınılmaz kusurlara bağlanmakla eş anlamdadır aslında.

Buradan Jupiter'e uçarak gitsek ve yerleşsek dahi insan insandır.

Peki sadece insan mı kusurludur? Hayır.

İnsan bir şekilde ölümsüzlüğe ulaşsa dahi en nihayetinde evrende yaşamaktadır. Evren de kusurludur. Biz evrenin çok uzun yıllar sürse dahi yok olacağını biliyoruz. Şu an merak edilen sadece bu yok oluşun nasıl olacağıdır. Dini konulara girmek istemiyorum aslında ama müslüman kimliğimi göz ardı etsem dahi insanın ölümden sonra bir yaşama ve yaratıcıya inanmaması bir insan için iç karartıcı bir düşünce olurdu. Çünkü bu kusurlu insan yapısıyla yaşamak ve öldükten sonra toprak olmak, hiçbir şeyin ve en önemlisi de var oluşun anlamının olmaması demektir. Tabii din açısından hâlâ fazlasıyla açıkta olan pek çok konu var; bu başka bir konu. Biz konumuza dönelim.

İşte bu kusurlu insan, dünya ve evren yapısı, ister istemez başta söylediğim sıkıcı ve komik gerçekliği doğurur. Tabii iki özellik daha çok dünya yaşamı için geçerlidir. Yoksa şu hayatta evren kadar büyüleyici bir şey daha var mı bilmiyorum. Şu an evrene olan hayranlığımız aslında evreni keşfedememizden kaynaklanır. Bilindiği gibi insan için gizemler her zaman ilgi çekici olmuştur çünkü merak duygusunu besler. Biz eğer şu an bir şehirden diğerine gider gibi gezegenlere veya yıldızlara gidebilsek evren de şimdiki büyüleyiciliğini büyük ihtimalle kaybedecektir.

Kendi açımdan söylemem gerekirse kurgusal olaylar benim için normal hayatta maruz kaldığım eylemlerden daha ilgi çekici gelir. Bu durumu ben sadece bilimkurgu veya fantastik yapımlar için düşünürken aslında diğer kurgusal yapımlar için de geçerli olduğunu fark ettim.

Ben sıradan yaşamı ciddiye almayıp fikirleri ciddiye almaya çalışan birisiyim fakat insanların çoğu rahatlıkla görüleceği üzere bu sıradan yaşam gerçekliklerini hayatın merkezine koyan insanlardır. Ölene kadar hayatlarıına kattıkları anlam, hayatımızı sürdürmek için gerekli olan faaliyetlerin abartılmasından meydana gelir.

Allah aşkına çevrenize bakın; işiniz, eviniz, yaşamınız, insan ilişkileriniz, aileniz, okul yaşamınız hep basitlikler, sıradanlıklar ve komikliklerle dolu. İnsan bu durumdan sıyrılmak isteyip sorgulamaya başladığında ve bunu dile getirdiğinde diğer insanlar tarafından delilikle suçlanıyor, mutsuzluk ve diğer sorunlar baş göstermeye başlıyor. Farklı şeyler istemek, dışlanmayı doğuruyor.

Kendi açımdan merak ettiğim şeylerden biri hayal kurabildiğim için mi gerçekliğin sıkıcı olduğunu düşünmem yoksa insanoğlunun sıkıcı hayattan kurtulmak için mi hayal gücünü geliştirdiği.

Farkındalık ilk düşünüldüğünde övünülecek bir şey gibi dursa da gerçekliğin doğası yüzünden insana zarar verebilmektedir.




1 Aralık 2017 Cuma

Sorun, Mezhepler mi Mezhepçilik mi?

İnsanların ortak kabul ettikleri şekliyle tekrar ettikleri pek çok söz vardır. Örneğin siyasi alanda "faşizm" ortak olarak kabul edilmiş olumsuz ifadelerden biridir. Adeta küfür hâlini almıştır. Dini alanda ise bunun karşılığı "mezhepçilik"tir.
Özellikle Ortadoğu'nun son dönemlerindeki hâline getirilen en yaygın çözümlerden biri mezhepçiliğe karşı olmaktır. Bu konuda herkes hem fikirdir. Haksız da sayılmazlar, mezhepçiliğin yarattığı olumsuz etkiler her yerde ve her zaman görülebilir.
Fakat...
Bu mezhepçilik hassasiyetinin öyle çok samimi olmadığını düşünüyorum. Çünkü mezhepçiliğin olumsuz yanları olarak sayılan özelliklerin çoğu aslında mezheplerin kendinden kaynaklanıyor.
Mezheplerin doğası insanı ister istemez diğerini ötekileştirmeye itiyor. Mezhepler insanın aidiyet ihtiyacını karşıladığından dolayı ötekileştirme kendiliğinden gelen bir mutluluk olarak ortaya çıkıyor. Bu yönüyle diğerini ötekileştirmeye de insanların bir ihtiyacı olarak bakılabilir. İnsanlar kendini diğeriyle/ötekiyle/düşmanla tanımaya meyillidir.
İslâm'daki mezhepler de bu psikolojinden nasibini alır. İran'da doğduğu için Şii, Türkiye'de doğduğu için Sünni olmasına rağmen insanlar sanki kendi tercihleriymiş ve hatta Allah'ın bir lütfuymuş gibi çevrelerindeki yaygın dini yorumu benimserler. Mezhepçilerin çoğu bu yüzden insan türünü sorgulatacak derecede bağnaz, beyinsiz, şekilci, ezberci ve dar kafalıdır. Bu durum onların bilgisiz olduğu anlamına gelmez. Bu insanlar malumat bilgisi itibariyle çok zengin olabilirler ama mezhep psikolojisi insan aklını kilitler; onları taraftarlığa iter, mezhepler -izm hâlini alır.
Mezhepleri savunmak adına öne sürülen sözlerden biri dine dair her yorumun mehzep olduğudur. Bu bence de makul bir yorumdur. Çünkü insanlar genellikle her farklı olayı kategorize etmeye çalıştıkları için "sen de o zaman mezheplere karşı çıkan mezhepleri kurdun" kafasındadırlar. Aslında bu durum daha önceki yazımda konu aldığım "Konumlar ve Hakikat" meselesini gündeme getirir. O yazımda Kuantum ve Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi'nde söylediği şekliyle gözlemcinin olaya müdahalesi tespitinden yola çıkarak hakikatin de mutlak olarak kavranamayacağını ortaya atmıştım. Çünkü bir tarafta olmak veya bir fikri savunmak, her zaman hakikatin bir yönünü kaçırmaktır. Dolayısıyla bir mezhebe bağlı olmak veya mezhepleri eleştiren bir söz söylemek de aslında hakikatin bir yönünü yakalayıp diğer yönlerini kaçırmaya benzer. Fakat bu durum bizim öylece oturmamızı gerektirmez; yapılması gereken şeyler vardır. Bunlardan en önemlisi mezhepçiliğe gerçek anlamıyla karşı çıkmaktır.
Diyanet'in "ehli sünnet ana yoldur" gibi sözleri bana göre skandaldır. Bütün mezhepler beşer ürünüdür. Beşerin sözünü Allah emretmiş gibi insanlara sunmak çok tehlikelidir. Bu bilince sahip olması gereken ilk kurum Diyanet olması gerekirken mezheplerin insanlara sunduğu çerçeve ve körlük özelliği ilk başta onları ele geçirmiştir.
Müslümanları ortak paydada buluşturmanın tek yolu Kur'an etrafında birleşmek olarak gözükmektedir. Dine dair farklı yorumlar, bu işten geçimini sağlayanlar açısından vazgeçilmeyecek bir çıkar sağlama aracıdır. Varlığını mezheplere borçlu olanlardan hakikatin peşinde olmak gibi erdemi zerre beklemiyorum.
Müslümanların 1400 yıl önceki kavgalara bakarak bugün birbirlerine düşman olması akıl alacak şey değildir. Bu durum insanın zaafından kaynaklanır. Düşünün; bir peygamber gelmiş ve insanlara asıl önemli olan dünyanın ahiret olduğundan bahsediyor. Herkes de onu can kulağıyla dinliyor ama o öldükten hemen sonra iktidar kavgaları başlıyor. Bu biraz kişisel olacak ama nereye baksam insan doğasına olan düşmanlığım artıyor.
Kalıp cümlelerin rahatlığından kurtulmak zordur. Mezhepçiliği eleştiren çoğu insanın ortak özelliği mezhepleri din yapmalarıdır. Mezhep taassubuna bağlı olduğunu bilmeden kendi de mezhepçiliği eleştirir çünkü moda bunu gerektirir. Şu anki İslâm dünyasında "hak mezhep" kafası devam ettikçe tartışmalar, savaşlar ve çatışmalar da devam edecek. Gerçi ben şu an hiçbir gerginlik olmasa dahi mezhepleri yine eleştirirdim.

25 Kasım 2017 Cumartesi

Fayda, ihtiyaç ve insanın acizliği

 


Her insan diğerinin aparatıdır.

Her insan diğeri için npc'dir(video oyunlarında yapak zekâ tarafından kontrol edilen karakterler).

Her insan diğerinin seyircisidir.

Birbirini tamamlayan bu iki sözü kesinlikle faydacı ve kalpsiz biri olduğum için söylemiyorum. Her zaman yapmak istediğim şekliyle gerçeğin ve hakikatin peşindeyim. Bu yolda olmak için her türlü bedeli ödemeye hazırım. Bu bedelin içinde insanların bana "faydacı, kötü insan" gibi yakıştırmaları da mevcut.

İnsanların kendini faydacı olarak tanımayıp her şeyi insanlık namına yapması aradaki fayda unsurunu engellemez. Bilindiği gibi insan sosyal bir varlıktır. Bunu kendi iradesiyle kırdığı zaman ister istemez sağlıyı bozulmaya başlar. Yani diğer insanlarla iletişimde olmak, her insan için bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç unsuru devam ettikçe fayda da devam edecektir.

Örneğin dostluk veya arkadaşlık insanlar için bir ihtiyaçtır, dolayısıyla sizin arkadaşınızla kurduğunuz ilişki fayda üzerinedir. Başka bir örnek de evliliklerdir; iki tarafta birbirinin ihtiyacını karşılar, yani ihtiyaç temelinde gelişen bir düzen vardır. Buna karşılık denebilir ki örneğin felç kalan kocasına/arkadaşına/yakınına hiçbir beklentisi olmadan bakan insanda mı faydayı gözetir? Evet, arada yine fayda ilişkisi vardır. Felçli kişiye bakan kişi bunu Tanrı katında değerini artırmak veya vicdanını rahatlatmak için yapabilir.

İnsanların ilişkilerinde faydayı gözetmemesi veya bu unsura dikkat çekenlere "kalpsiz, kötü insan" gözüyle bakmaları, aradaki fayda unsurunu yok etmez. Bu tamamen kendini kandırmak olur. Konumlar ve gerçekler bambaşka şeylerdir. Senin gerçeğe dair yorumun gerçeği değiştirmez. İnsanlar birbirlerinden ne zaman ayrılırlar? İlişkileri yürümediği zaman. Aslında bu durumun her şeyin özetidir. İnsanın bireysellikle yücelmesi gayet ortadayken, diğer insanlara muhtaç olması, onun açısından büyük bir acizliktir; adeta bir lanettir.

İhtiyaçlar meselesi insanların acziyetini gösteren etmenlerin başında gelir. İnsan zekası sayesinde atom altı parçacıklar üzerinde çalışmalar yapabilir, Higgs bozonunu bulabilir, uzayda koloni kurabilir veya insan zekasını aşabilecek yapay zekalar oluşturabilir; fakat bu durum insanın aciz bir varlık olduğu gerçeğini değiştirmez. Bir zamanlar mağaralarda yaşayıp avcı toplayıcılık yapan bir insanla Albert Einstein arasındaki benzerlikler eminim ki farklılıklardan çok çok daha fazladır.

İnsanlar genelde otomatik pilotla yaşar gibi oldukları için fayda etmenini de göz ardı ederler çünkü üzerinde durulmayacak yaygın bir şeydir. Bu yüzden de insanlar bu unsura yokmuş gibi davranırlar.
Yine de var olan durumu ortaya koymayı kendime borç bildiğimden dolayı bu yazıyı yazdım.

Hakikatin yolundan ayrılmamak dileğiyle...


11 Kasım 2017 Cumartesi

Konumlar, Hakikat ve Kuantum




Teist, bilimdeki yeni gelişmeleri veya hayattaki diğer konuları kendine uygun şekilde büker.
Atesit, bilimdeki yeni gelişmeleri veya hayattaki diğer konuları kendine uygun şekilde büker.
Agnostik veya desit, inceledeği metinleri kendini haklı çıkaracak şekilde okur.
Antik Uzaylılar firkini savunan kişi evrendeki bütün gizemli şeyleri buna yorar.
Cinlerle uğraşan kişi bütün olayları içten içe buna yorar.
Siyasetle uğraşan kişi ideolojisi neyse bütün olayları kendini mutlu edecek şekilde büker.


Konumlarla hakikatin farklı yerlerde olabileceği aslında öyle uzun uzun konuşulacak bir konu değil çünkü 2+2=4 kadar basit bir gerçek.

Fakat buna rağmen çevrenizdeki insanlara baktığınızda bunun neredeyse hiç farkında olmadıklarını görürsünüz. Bu durum kafamı uzun süredir kurcalıyor çünkü bilinç sahibi olan bir canlının bu kadar basit bir gerçeği ıskalayabilmesi inanmak istemediğim bir durum.

İnsanların elbette savunduğu fikirler olabilir ama karşı tarafın konumuna/pozisyonuna göre fikirlerini şekillendirmek sık yapılan hatalardan biridir. Bu durumun altında yatan nedenlerinden biri insanın varoluşsal olarak dünyayı algılayışının kendi konumundan dolayı olmasıdır. fiziki gerçeklik fikri değerlendirmelere sirayet eder. Bilinçaltında ortaya çıkan  "Ben buradayım, onlar orada" duygusu hemen hemen her konudaki tartışmada ortaya çıkan bir psikolojidir.

Normalde doğal karşılanabilecek olan bu tespit benim açımdan gerçekliğe ve doğruya dair yorumları alt üst eden bir gerçekliktir. Fiziki olarak var olmak, dünyayı ve çevreyi anlamamıza yardımcı olurken aslında bir yandan da doğuştan bizi kısıtlamaktadır. Çünkü her şey ister istemez göreceli olmaya başlar. Doğrulara ve gerçekliklere tam anlamıyla tarafsız olmak için yok olmamız gereklidir.

Var oluşun sancısını artıran etkenlerden biri işte budur. Hangi fikri savunursan savun sen kendi konumundan yaptığın tespitleri dillendiriyorsun. Karşı tarafla empati yapıp onların fikrini anlamaya çalışmak istisnalar haricinde genellikle sadece şekil ve laf olsun diye yapılan bir şeydir. İnsan doğasını sevmemenin en büyük sebeplerinden biri budur. Özü yakalamak, fikirlerinden bağımsız şekilde değerlendirildiğinde sanıldığından çok çok daha az insana nasip olur. Çünkü insanlar fikirlerinin dinlenmesi için bir yere ait olmaları gerektiğini bilirler. Yani kendi varlıklarının onları kısıtlaması yetmezmiş gibi hayatta başarılı olmak için de kendilerini bir yere zincirlemek zorundadırlar. Sistem buna göre işler. Başarızlığın sağlık bozucu yönlerinden dolayı insanlar için bir yere kabul edilmemek kabus gibidir. Bugünkü sistemde hakikati bulma iddiasındaki bir kişi, fikirlerini anlatabilmek için konumunu belli etmek zorundadır.

Haddim olmayarak insanlara ve kendime verebileceğim tavsiye şudur: Sorgulayın, düşünün, aklınızı kullanın,  araştırın, kendinizi bir yere/konuma/cemiyete/partiye/cemaate/fikri hapishanelere kapatmayın; her durumun, her konunun, her meselenin farklı bir değerledirme süreci gerektirebileceğini aklınızdan çıkarmayın. Ve bu söylediklerimi hep beraber gerçek anlamıyla yapalım, eğer sırf laf veya imaj için yaparsak eleştirdiğim insanlar gibi oluruz.




Kuantum

 Konumlar ve hakikat arasındaki ilişki, hakikatin bulunup bulunamayacağını da daha komplike şekilde tartışmaya açar. Çünkü Kuantum'um bize söylediği şekliyle elektronları gözlemlemek onların davranışlarını değiştirir. Sosyal olaylarda da bizim bir tarafta olmamız veya bir fikri savunmamız, hakikati ve gerçeği ıskalamamıza ve onu hiç yakalayamamıza neden olur. Çünkü insanlar eninde sonunda bazı fikirleri savunur. Fakat bu fikirler, insanlardan bağımsız olarak mı doğrudur yoksa insanlar onu savunduğu için mi doğrudur. Doğrular insanların yorumlarından etkilenir mi? Sosyal olaylarda nesnellik bu açıdan pek mümkün görünmemektedir.

Kuantum'dan ilham alarak rahatlıkla şu sonuca varılabilir: Bir fikri savunmanın hakikati bir yerlerinden kaçırmak olduğu söylenebilir; fakat buna mukabil her fikir de hakikatten bir parça taşır. İşte bu kadar enteresan bir evrende yaşıyoruz. 

Hakikatin yolundan ayrılmamak dileğiyle...

3 Kasım 2017 Cuma

Dindarlarımız ve Allah'ın hüküm parametreleri

 

Şanslı mı ya da şansız mı olduğumu bilemediğim bir şekilde dindar bir ailede ve çevrede doğdum. Bu kaçınılmaz durumun sonucu olarak Allah'ın gerçekten böyle bir insanlık istediğine dair sorularım oluşmaya başladı. Çünkü ben Allah'ın insanlara "Bağnaz, beyinsiz, dar kafalı, şekilci, hizipçi, mezhepçi, ezberci olun; sorgulamayın; kendi sonunu bile bilmeyen birine bağlanın, o sizi cennete götürür." dediğini hiç sanmıyorum. Ama burada şöyle bir sorun var: Evet bir yaratıcının insanlara böyle söylemesi en azından benim açımdan mümkün olarak gözükmemekte. İyi de bu adamlar çok fazla ibadet ediyorlar. Namaz, oruç ve zekatları onlara nasıl öğretildiyse öyle yapıyorlar, içki içmiyorlar ve kumar oynamıyorlar. Bu ikililiği nasıl açıklayabiliriz?

Bu insanlar az önce saydığım emir ve yasakları doğru yaptıkları veya öyle düşündükleri için kendilerini Allah'ın temsilcili vb. zannediyorlar. Sakın ha abarttığımı düşünmeyin. Bu psikolojileri o kadar açık ki, insanların günah ve sevabına dair kontrolleri hiçbir zaman ihmal etmiyorlar. Siz onların din anlayışına karşı bir eleştiri getirdiğinizde hemen sizin günahlarınızı hatırlatıyorlar.

Şimdi cennetin üst tabakaları bu tarz insanlarla mı dolu olacak? Tarihten bu yana bu tarz insanlar insanlığın tamamı olsa ve ibadetini hiç aksatmasa insanlık herhalde mağaralardan çıkamazdı.

Kendini Allah'ın temsilcisi veya bekçisi gören bu insanların ortak özelliklerinden biri akıl ve sorgulama düşmanlığıdır. Cübbeli tayfasının "felsefe ahmaklıktır" tarzı sözlerini duymuşsunuzdur. Şimdi bu adam bilmiyor ki, felsefe olmasa kendi olmayacaktı. Bilimsel gelişmeleri tetikleyen etmen, her zaman sorgulayıcı akıldır. Felsefe gelişmese merak ve sorgulama gelişmez, bunlar olmasa bilim gelişmez, bilim gelişmeyince tıp gelişmez, tıp gelişmeyince nüfus artmaz. İşte biz tarihteki bu gelişme seyrinin sonucuyuz. Bu seyir olmasa şu an dünya nüfusu çok daha az olurdu.

Dindarlarımızın bir diğer özelliği de dini sömürmeleridir. İnsanlara hurafe satarak geçimini sağlayan bu insanlar bunu gayet olağan karşılarlar ve görebildiğimiz kadarıyla gelilrlerini lükse harcarlar. İnsanlara dünyanın önemsizliğini ve ahiretin önemini anlatan insanlar dünya hayatındaki standartlarını yükseltmeye çalışırlar. Eğer elde ettiğiniz gelir helalse eyvallah istediğiniz gibi harcayabilirsiniz ama insanlara örtük veya açık bir dini kibirle dünya hayatının önemsizliğini anlatırsanız burada büyük bir çelişki vardır.

Bu dindarlarımızın ayırt edici özelliği hurafeleri pek sevmesidir. Hatta neredeyse hayatlarının tamamı hurafeler üzerinedir. Küçüklüğümden bu yana bu hurafelere maruz kalmanın beni zehirlediğini çoğu zaman hissediyorum. Normal bir insanın bu hurafelere ve hurafeleri kullananlara katlanması mümkün değildir.

Mesela hani biz İslâm'da aracılık yoktur diye övünüyorduk ya. Eee şu an bizdeki bu aracılık ve ruhbanlık mekanizması nereden çıktı. Hıristiyanlarla aramızda olan farklılığı anlatmak için övüne övüne kullandığımız bu argüman şimdi bu hurafeci dindarlar yüzünden yok edilmiş durumda. "Aracısız Allah'a bağlanılmaz, direkt Allah'a bağlanırsan şeytana bağlanırsın." tarzı lafları hepiniz duymuşsunuzdur. Bu insanlar her anlamıyla Ortaçağ katoliklerini andırmaktadırlar.

Gördüldüğü üzere onların yaptığı ibadetler, onların ahiretlerini garanti görmesine ve kendilerini din temsilcisi zannetmelerine yol açmaktadır. İşte benim kafamı karıştıran noktalardan biri budur. Allah onların ibadetlerini yok sayıp hurafelere bakarak onları cehenneme gönderir mi yoksa ne olursa olsun ibadetlerini yaptıkları için diğer konuları yok sayar mı? Elbette en doğrusunu Allah bilir ama benim bu konuda kafam çok karışık. Çünkü ben bu tarz insanları cennette bile görmek istemiyorum.

Övündüğümüz bir diğer konu da köleliliğin kaldırılmasıdır. Kur'an'da kölelikle ilgili hükümler olsa da, genel olarak köleliği zamanla kaldırdığını biliyoruz. Zaten Kur'an'ın bir insanın diğer bir insana bu kadar körü körüne bağlanmasını tasvip etmesini hiç beklemiyorum. Durum böyleyken şu anki kadınların durumunu nasıl açıklayacağız? Çoğu evlere hapsedilmiş durumda ve kocasının kölesi. Ev işleri adeta beyinlerini sulandırmış şekilde kocasına hizmet etmenin mutluluğunu yaşıyorlar. Bu bizim çok dindarlara kalsa hiç okula falan da götürmezler bunu biliyoruz. Yani şimdi Allah, kadınların köle yapılmasını mı istiyor sorarım size?

O kadar saçma sapan insanlar ki, tek eğlenceleri dedikodu yapmak. Şimdi erkekler kadınları günah olmasın diye evlerinden çıkarmıyorlar ya, o zaman bu adamların kadınları diğer kadınlarla da görüştürmemeleri lazım. Çünkü gıybet de günah değil mi? Burada çok açık bir çelişki var. Açıkçası ben bu tarz canlılara insan gözüyle bakamıyorum. Bir insanın böyle bir yaşamı kabul etmesine inanamıyorum.

Bunlarınki nereden baksan elinde kalan bir din. Her taraf çelişki ve hurafe dolu.

Şimdi örneğin Yahudi bir ailede doğsa en bağnaz Yahudi, Hıristiyan bir ailede doğsa en bağnaz Hıristiyan, Budist ailede doğsa en bağnaz Budist vesaire vesaire olacak bu tiplerin İslam'ı bu hâle getirmelerine ve dini ele geçirmeleri karşısında ne yapacağız? Bunların hükmü Allah katında nedir?

Bana sorarsanız bu sorunu çözecek seçenek paralel evren teorisidir. Bu konuyu başka bir yazımda genişçe anlatmıştım. Yani herkes gerçek kimliği ve niteliği ortaya çıkacak şekilde farklı evrenlerde sınanacak ve böylelikle ahiretleri belli olacak. Öbür türlü çelişkiler peşimizi hiç bırakmıyor.

15 Ekim 2017 Pazar

Yolculuk (Öykü)



 


Yıl 2158

Hafif esintiyle sallanan perdeye uzun uzun bakan Albert bir anda irkildi. Geceleri çalışmaya onu teşvik eden sebepler teker teker gerçekleşiyordu. Önünde duran not defterinde hem büyük yolculuğa çıkmadan önceki beklentilerini hem de yolculuk sırasında yapacakları yazıyordu.

Tarihin kırılma noktalarında birine birincil gözden tanık olmak onun açısından kolay değildi. Büyük olaylar büyük sorumluluklar doğuruyordu. Bu seferki gelişme sadece haber bültenlerinde ilgi çekmek için abartılan konulardan çok ötesindeydi. İnsanlık tarihinin belki de en büyük sırrı çözülmek üzereydi. 

Karadeliklerin ötesine geçebilecek teknoloji artık insanların kullanımına hazırdı. Albert da bu teknolojiyi kullanacak bilim adamı olmayı hak etmişti. Gönüllülük esasına dayanan başvurularda ucunda ölüm olsa büyük bir ilgi olduğu gözlemleniyordu. Ölüm riskinin bu kadar yüksek olduğu göreve gösterilen yoğun ilgi çoğu insanı şaşırtıyordu çünkü başvuru kriterleri olabildiğince ağır ve seçiciydi. Kimisi ölmek için bu kadar şartın konmasına sinirlenerek bilim kurumlarından istifa etti.

Albert yarın yapılacak tören ve yolculuk öncesinde gece geç saatlere kalmayıp erken yatıp erken kalkmak istiyordu. Fakat heyecanı onu bir türlü uyutmuyordu. Aklına sürekli olarak gelen düşüncelerden kurtulmak için onları kâğıda yazmaya karar vermişti.

Etkileyici bulduğu vokalsiz soundtrackleri dinleyerek gecenin kucaklayan sessizliğine kendini bıraktı. Onu uyutmayan şey yolculuğun güvenliğinden ziyade kara deliğin onları nereye götüreceğiydi.

Albert'in yolculuğun güvenliğinden fazla endişelenmiyordu. Bunun sebebi D-7 adı verilen maddeydi. Bu madde sayesinde robotların ateşleme sisteminde gerçek anlamıyla bir devrim yaşamıştı. D-7 bol olmasa da çeşitli işlemler sonrasında roketler ve insanlı uzay araçları daha kolay fırlatılabiliyordu. D-7 ile planck enerjisi birleştirilmişti. Bütün insanların ağzı açık şekilde izlediği ve heyecanlandığı roket atışları yerini, saat başı kalkan şehir içi otobüslere benzeyen bir sisteme bırakmıştı. D-7'nin yanı sıra uzay araçlarının tasarımı ve yapımı da geliştirilmişti. Uzay kıyafetleri daha hafif ve daha koruyucuydu. İnsanlar her türlü yönden uzayda artık daha rahat hareket edebiliyordu.

Albert'in yüzünde büyük işler başardıktan sonra yapılan muhasabelerin durgunluğu vardı. Fakat içi bambaşkaydı. Olabilecek bütün senaryoların ve olası sonuçları hesap ederek kendini dizginliyordu. Normal bir insanın çıldırması gayet makul karşılanacak şartlar içerisinde gündelik yaşamın gereklerini getirmeye çalışıyordu.

Saat gece 2'ye doğru gelirken elindeki notu en sevdiği astronomi kitabının arasına sıkıştırdı. Oturduğu yerden kalktı. Müziği kapattı. Törenin akşama doğru olması onun için şanstı. Yine de hazırlanması için çok geç kalkmaması gerekiyordu. Saat 3'te yatıp 11'de kalktı.

Gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra ekip arkadaşlarıyla buluşmak üzere yola çıktı. Otomatik pilota yer ismini verdikten sonra arkaya geçti ve düşünmeye başladı. Sonuçta ölümün soğuk yüzünün samimiyetiyle karşılaşabileceği bir göreve çıkıyordu.

Buluşma noktasına geldiğinde üç ekip arkadaşını da bir masanın etrafında konuşurken buldu. Gayet keyifliydiler. Ekip bir kadın ve üç erkekten oluşuyordu. Yaşları 30-35 arasında değişiyordu.

Hector, çocukluğunda kısa boynundan dolayı dalga geçilen ezik çocuk hüviyetinden derslerde gösterdiği başarıyla sıyrılmıştı. Ethan, genellikle neşeli olan, insanları ve doğayı seven birisiydi. Rachel, ekibin tek kadın üyesiydi, uyumlu ve ekip üyeleri arasındaki bağı güçlendiriyordu, ekip arasında ara sıra meydana gelen tartışmaları Rachel hafifletiyor ve diğerlerinin işlerine odaklanmasını sağlıyordu. 

Bu görev için dört yıldır hazırlanıyorlardı. Sadece onlar bireysel olarak değil; neredeyse tüm dünyadan toplanan bilim insanları mühendisleri de bu görev için toplanmıştı. D-7'yi işleyen ve astronomi alanında yaptıklarından dolayı ABD, yine dünyayı temsil edercesine bu görevi de üstlenmişi. 

Albert onları böyle gördüğüne sevinmişti çünkü diğerlerinin de kendi gibi düşünceli olması yolculuğun sıkıcı geçmesine sebep olabilirdi. Albert onları gördüğü anda kendini topladı. Ortama ayak uydurmak istiyordu. Hepsini selamladıktan sonra yerine oturdu. Ethan ona dönerek "korkuyor musun?" diye sordu. Albert hiç beklemeden "Korku değil de heyecan var." dedi.

Rachel, söylemek istememesine rağmen içine gelen vesveseleri ortalığa dökerek onlardan kurtulmak niyetindeydi. "Galiba bizim için en kötü senaryo aracın kalktıktan kısa süre sonra infilak etmesi. D-7'den önceki fırlatmaları çok izledim. Çok ürkütücüydü." 

Hector yolculuktan önce insanların aklına bu tarz ihtimallerin gelmesini doğal karşılıyordu. Rachel'in psikolojisini anlayabiliyordu. "Merak etme Rachel, artık o dönemi silip yeni bir çağ açtık."

Albert etrafa göz gezdiriyordu. Neredeyse her gün gelip geçtikleri bir yer olmasına rağmen uzun uzun etrafa bakıyordu. Binanın neden bu kadar beyaz olduğunu bir türlü çözememişti. Araçlara, binalara, yaşamsal malzemelere genellikle grilik hâkimken bilimle ilgili binalar beyazdı. Hem de parlak beyaz. 

Saat gittikçe yaklaşıyordu. Artık ailerle son görüşmeleri yapma vakti gelmişti. Albert kimseyle konuşmadı. Çünkü kimsesi yoktu. Yetimhanede büyümüştü. Dördü beraber kalkıp koordinasyon merkezine doğru gitmeye başladı. Bu merkezde son direktifleri aldıktan sonra tören alanına gittiler.

Şaşalı ve bol alkışlı tören bittikten sonra uzay aracına doğru yöneldiler. Uçan kameralar onların yürüyüşünü anında bütün dünyaya gösteriyordu.

Uzay aracına bindiklerinde rahatlamışlardı. Fakat bu rahatlıkları uzun sürmedi. Çünkü artık büyük bir sorumluluk onların üzerineydi. Yeteneklerini gösterme vakti gelmişti.

Uzay araçlarının içleri de gittikçe basitleşiyor ve sıradanlaşıyordu. Kara deliklerin sırları hemen hemen çözülmüştü ama hâlâ öngörülemeyen sonuçlardan korkuluyordu. Bu yüzden pilot sistemini otomatikleştirmede çekingenlik gösterildi. İki pilot koltuğunun birinde Rachel birinde Ethan oturuyordu. Arkada ise Hector ve Albert aracın diğer kısımlarıyla ilgileniyorlardı. Hector, Ethan'ın olduğu tarafta aracın yanında oturuyordu. Albert, Rachel'in tarafında oturuyordu. 

Bütün dünyanın seferber olduğu o an gerçekleşmek üzereydi. Uzun bir süre geçtikten sonra gizem dolu bir fıçıya benzeyen kara deliğe girmek üzereydiler. Hepsi de nefesini tutmuştu. Mümkün olsa ellerini tutacaklardı. Birbirlerine sarılıp bu muhteşen ana tanık olacaklardı. Fakat mevcut şartlar herkesin yerinde sağlam şekilde durmasını gerekli kılıyordu. Hepsinin gözü uzay aracının önüne kilitlemişti. 

Kalp atışları hızlanmış, tüyleri diken diken olmuştu. Albert boğazının kitlendiğini hissediyordu. Ne zaman çok heyecanlansa hep böyle olurdu. Alışmıştı. 

Uzayın büyüleyici atmosferinin etkisinin geçmiş yıllara göre azalmaya başladığı böyle bir dönemde şimdi bu dört insan tekrar tekrar her saniye büyüleniyordu. Kendi acizliklerini hatırlamalarının yanı sıra bu kadar muazzam büyük bir büyüklüğe tanık olmanın sürekli kendini yenileyen hazzının içinde yüzüyorlardı. Uzayın içinde var olmak, okyanus içerisinde sınırlı yaşamla okyanusu keşfetmeye benziyordu. Her iki zamanda da insanlar dünya hayatının onları uyuşturduğunun farkına varabiliyordu. 

***

Şimdi karadeliğe doğru yaklaşıyorlardı. Karadeliğin onları çekecek kısmına çok az bir süre kalmıştı. Son tedbirlerden sonra Rachel uyarıyı yaptı ve kendilerini karadeliğe bıraktı.

Rachel, karadeliğe girdikleri anda çok ciddi şekilde sarsılacaklarını düşünüyordu. Fakat beklediği derecede olmadı. İlk girişte tek sorun çıkaran şey, iletişim sistemiydi. Aracın genelinde bir sarsılma hissedilmiyordu. Zaten tasarımların birincil hedefi buydu.

Hiç kimse konuşmuyordu. 

Herkes etrafına bakıyor, sessiz karanlığın çığlığını dinliyordu. İlk girişte ölmemişlerdi.

Uzun süren sessizlik sonrası Ethan, Rachel'a dönerek "Artık hızlanalım, yoksa bu gidişle ömrümüzün sonuna kadar burada kalabiliriz" dedi. Rachel onayladıktan sonra kara deliğe girene kadar ki hızlarına yükseldiler. 

Kara deliğe girdiklerinde beklentilerinin aksine daha dingin bir ortam vardı. Karşılıklı oturan Hector ve Albert kemerlerini çözdüler. Sistemlerin kontrol edilmesi gerekiyordu. Hector iletişim sistemlerini tekrar aktif hale getirmeye çalışıyordu. Fakat hâlâ hiçbir şey yoktu. Ölmemiş olmanın verdiği cesaretle hepsi işini görürken araç aniden sallandı. Kimse ne olduğun anlamadı. Ayaktaki Hector ve Albert yere düştü. Rachel, herkesin duyacağı bir şekilde "Sanırım öngörülemeyen sonuçlar gerçekleşiyor." dedi.

Sarsılma gittikçe şiddetleniyordu. Her tarafın karanlık olması yetmezmiş gibi önlerinde yumak gibi dalgalanan siyahımsı bir bölge vardı. Rachel ve Ethan geminin yönünü değiştirmeye çalışsalar da kontrol sistemi tamamen kaybolmuştu. Siyahımsı bölgenin rengi seçilebiliyordu. 

Rachel, Ethan'a göz ucuyla baktı, ikisi de ne olacağını anlamış gibiydi. Rachel, "Kontrolü tamamen kaybettim." dedi. Ethan, "Kurtuluşa hazır mısınız?" diye bağırdı. Ölümü kast ediyordu. 

Siyah bölgeye aracın ucunun değdiği andan itibaren zaman ve mekân çok katmanlı şekilde değişiyor gibiydi. Tamamen yutulduğunda araç bir ileri bir geri savuruluyor, ani değişimler ekibin başını döndürüyordu. Fakat kıpırdayamıyorlardı. Sadece gözleri çalışıyordu. 

Araç kendini yumaktan kurtardığında etraf bir anda parlamaya başlamadı. Her taraf bembeyazdı. Gözlerini kapatmak zorunda bırakacak kadar parlıyordu. Gözlerini kapattıklarında ise tam anlamıyla ölü gibiydiler. 

Bu durum kara delikle yumak arasındaki süreyle aynı zaman geçene kadar devam etti. Ve en sonunda etraf normalleşti. Gözleri kamaştıran beyazlık geçmesine rağmen ekip hâlâ hareket etmiyor ve gözlerini açamıyordu. Aracın motorları çalışmaya başlamıştı. İçerideki ekranlar ve ışıklar da tekrar açılmıştı.

Donukluk hâli 2 saat boyunca devam etti. Geçen süre boyunca bu donukluk hâli, onları olası yeni bir maceraya hazırladı. Adeta arınma hâli gerçekleştiriyorlardı. Fakat onlar bunun farkında değildi. Aracın içindeki eşyaların sesi olmasa belki de hiç uyanamayacaklardı.

Gözleri hâlâ kapalı olmasına rağmen duymaya başlamışlardı. Şiddetli bir irkilmeye sarsıldılar. Kalpleri olağanca hızıyla çarpıyordu. Sessizliği bozan seslerin arasında kalp atışları da vardı. 

Uyandıklarında hepsi vücudunu kontrol ediyordu. Gerçekten ölmediklerini anlamaları lazımdı. İlk uyanıklık hâlinde fark edemedikleri o müthiş mucizeye şimdi tanık olma vaktiydi. Araç evrenin içinde süzülüyordu.

Geldikleri yolla hemen hemen aynı olan bir rotaya düşmüşlerdi. Yapmaları gereken tek şey vardı: Dünyaya geri dönmek. Herkes kendi kontrolünü bitirdikten sonra birbirlerine baktı. Ekibin tekrar eski hâle dönmesi için birinin bir laf söylemesi gerekiyordu. Bu görevi Hector üstlendi: "Ah ne oldu bize böyle! Herkes iyi mi?" 

Albert, "Sanırım yaşıyoruz," dedi, insanın her an umut dolu olan doğasını yeniden canlandırarak. Ethan başardıklarını düşünüyordu ve gülmek istiyordu ama yüz kasları ona izin vermiyordu.

Rachel, uzayın hangi kısmına düştüklerini anlamaya çalışıyordu. Etrafına baktıkça geldikleri rotaya geri döndüklerini fark etti. "Acaba karadelik sadece bizim yönümüzü mü değiştirdi?" diye geçirdi içinden.

Albert ve Hector sarıldıktan sonra Rachel ve Ethan'ın yanına gitti. Hepsinin yüzünde tebessüm vardı. Ölmemiş olmalarının yanı sıra artık eve gitme vaktiydi. Bu yüzden ekstra sevinçliydiler. Görev tamamlanmıştı. Beklediklerinden daha kısa ve daha kolay geçmişti.
Geri dönüş için Rachel ve Ethan hiç endişeli değildi. Çünkü sadece geldikleri yolu tekrar kat etmeleri gerekiyordu. Bu onlar için çocuk oyuncağıydı.

Albert'in kafasını zamana dair düşünceler karıştırıyordu. "Zamanda yolculuk yapmış olabilir miyiz?" 

Hector kendinden emin bir şekilde "Bu sorunun cevabını dünyada alacağız." dedi. 

Dünyaya yaklaştıkça heyecanlanıyorlardı. Dünya atmosferine girdiklerinde ise artık her tarafları titriyor, görevi başarıyla yerine getirmenin huzurunu heyecanla karışık şekilde yaşıyorlardı. Geri dönüş boyunca ne anlatacaklarını kararlaştırıyorlardı. Ortak deneyimlerinin yanı sıra kendi kişisel tecrübelerini de konuşmuşlardı. Büyük ihtimalle onlara ne hissettikleri sorulacaktı. Hepsinin cevabı hazırdı. 

Bulutları görmek onlar için umudun tutkulu yönünü temsil ediyordu. Hemen hemen dünyadan ilk çıktıkları kısmın aynı tarafından şimdi yeryüzüne ineceklerdi. Yeryüzü şekilleri itibariyle aynıydı. Fakat kalkış yaptıkları yerde hiçbir şey yoktu. Kalkış yaparken etrafta pek çok tesis vardı. Hepsi de çok büyüktü. Şimdi onların yerinde sadece toprak vardı. Etrafta insan yapımı çok bir şey yoktu.

Uzay aracı her türlü araziye inebilecek şekilde tasarlanmıştı. Ayrıca içinde bir de kara aracı vardı. Bu da her türlü arazide yol olabiliyordu. Rachel uzay aracını fırlatıldıkları koordinata tam doğrulukla indirdi. 

Araç durduğunda Rachel ve Ethan da oturdukları yerden kalkmışlardı. Hepsi büyük bir sevinçle birbirine sarıldı. Rachel ağlıyordu. Ethan elleriyle yaşları silip tekrar sarıldı. Hector ve Albert bu sırada kara aracının yanına gitti. Bir an önce görevin başarılı olduğunu duyurmak istiyorlardı. Hareket etmeden önce hepsi tek tek sarılarak birbirini tebrik etti.

Kara aracı dört kişilikti. Araç otomatik pilota sahip olmasına rağmen Hector aracı kendi kullanmak istiyordu. Diğerlerinin bakışları arasında yan bölmelerinden ilkel bir direksiyon çıkardı. Mecburi şartları için hâlâ tasarımlarda mevcut bulunan bölmeye taktı. İşlemlerini tamamladıktan sonra "Uçuşa hazır mıyız?" diye bağırdı. Hepsi bir andan "Evet." diye bağırdı.  Araç toprağa çıktığında daha da neşelendiler. Ethan koordinatları Hector'a gösterdiğinde "Hepsi aklımda, sen yine de kontrol et." cevabını aldı. 

Ekibin aklındaki tek sorun bunca tesisin ve yapının nereye gittiğiydi. Albert, "Geleceğe gitmeyi tartışırken geçmişe mi gittik" diye bir soru sordu. Rachel, "Ama bu imkânsız bizim için zaman yavaşlarken dünya için normal seyrinde ilerlemesi lazım." cevabını verdi.

Ethan, "Bence canımızı hiç sıkmayalım. Şehre gittiğimizde neyin ne olduğunu anlarız." dedi. Araç toprak arazide NASA'nın ana karargâhının koordinatlarına göre ilerliyordu. Karargâhı geniş bir açıdan gören tepelik kısma geldiklerinde neşelerini yerle bir eden bir manzarayla karşılaşmışlardı. Karargâhın yerinde de hiçbir şey yoktu. 

Florida'daki bu karargâhın yerinde olmaması endişe verici bir durumdu. Çözemedikleri bu kayboluş gittikçe daha katmanlı bir hâl alıyordu. Karargâh yerinde yoktu ama sol tarafa baktıklarında altıgen şekillerle kaplanmış kubbe şeklinde mat bir bina gördüler. Şimdi orada kendilerine doğru gelen üç hava aracı vardı. Kendi dönemlerindeki hava araçlarına benziyordu ama daha gelişmiş görünüyordu. Helikopterlerin çok daha gelişmiş hâline benziyorlardı. En azından birilerinin yaşadığını görmek onları az da olsa sevindirmişti. Neler olduğunu bilmedikleri için yerlerinden kımıldamadan üç hava aracını bekliyorlardı. 

Karşılaşma gerçekleştiğinde araçlarının içinden bir ses, " Aracınızı durdurun ve aşağı inin, aksi hâlde yok edileceksiniz." dedi.

Hepsinin adeta kanı donmuştu. Gururla karşılanmaları gerekirken şimdi ölümle tehdit ediliyorlardı. Bu tabloyla karşılaşmak onları hem sinirlendirmiş hem de üzmüştü. Yine de tanımamaları normal diyerek helikoptere benzeyen aracın içinden gelen sesin dediğini yapmışlardı. 

Araçlarından sakin bir şekilde bozuntuya vermeden indiler. Rachel kim olduklarını söyleyince onların kendilerini tanıyacağını düşünüyordu. "Biz karadeliğin içinden geçmekle görevlendirilmiş ekibiz. Görevimizi tamamladık. Bizi yetkililere götürün. Onlar bizi tanıyacaktır."

Araçlardan bir cevap gelmedi. Öylece duruyorlardı. Yaklaşık 10 dakikadır devam eden bu bekleyiş sonunda bitti. Araçlar aşağı indi. Her birinin içinden bir robot çıktı. Ekip şaşkındı. Gitmeden önce robot ve yapay zekâya dair çalışmalar devam ediyordu ama bu seviyeye bu kadar kısa sürede gelmeleri inanılması güç bir gelişmeydi. Albert, "Sandığımızdan daha ileri bir tarihe gitmiş olabiliriz." dedi. 

Robotlar aradaki mesafeyi kısa adımlarla kat ettikten sonra ekibin tam karşısına dikildi. Herkes birbirini süzüyordu. Robotlar gri ve siyah arasında canlı bir renkteydiler. Dış vücutlarında herhangi bir kablo görünmüyordu. Hareketleri esnekti. Bir insanın robot kostümü giymiş hâline benziyorlardı. Robotun yüzü de insan yüzü gibiydi. Tasarım olarak robotlar ekibi çok etkilemişti, hayranlıkla onları izliyorlardı. Bunları yapan ve kontrol eden insanları çok merak ediyorlardı. Böyle bir tasarımı ancak ileri seviyede zeki bir insan topluluğu yapabilirdi. 

Robotlar da gelişmiş gözleriyle onları süzüyordu. Ortadaki robot bir adım öne çıkarak "Bizimle gelin sizi yetkililerle görüştüreceğim." dedi. Robotsu bir sesi yoktu. Sesi ve mimikleri insan gibiydi. Ekip şaşkın bakışlar arasında onları takip etmeye başladı. Robotun kollarının yanında ve göğsünün sol tarafında O-12 yazıyordu. Diğer robotlarda da O-8341 ve O-29467 yazıyordu. Hepsi araçlara bindiğinde şaşkın tavırları devam ediyordu. Albert "Sizler kimlersiniz? Yıl kaç?" diye sordu. 

O-12, "Merakınızı anlıyorum. Yetkililer size gereken bilgiyi verecek şu an için yılı söyleyebilirim. 2458 yılındasınız."

"Ne, nasıl, olamaz..." gibi sesler yükseliyordu araç içinde 300 yıl geleceğe gitmişlerdi. Bir sapma bekleseler de bu rakam onlar için ürkütücüydü.

Rachel sorulara devam etti. "Bizim zamanımızdaki tesislere ve binalara ne oldu? Neden hiçbiri yok?" 

O-12, "Her sorunuza cevap bulacaksınız. Lütfen biraz sabredin." dedi.

Hector sinirlenmeye başlıyordu. "İnsanlara ne yaptınız çabuk açıklayın. Bizi de öldürmeye veya köle yapmaya mı götürüyorsunuz?"

O-12 güldü. Aracı o sürmüyordu. Koltuğu çevirmiş ekibe bakıyordu. Florida'nın üstünden geçerken bir şok daha yaşadılar. Çünkü şehir tamamen terk edilmiş ve harap hâldeydi. Bazı kısımları toprakla ve ormanla kaplanmıştı. Belli ki uzun süre önce terk edilmişti. Hepsi aracın camına yapılmış şehri inceliyorlardı. Kendi yaşadıkları yerleri merak etmeye başladılar.

Hiçbir şekilde konuşmayacak gibi duran O-12, onların hâlini görünce üzüldü. "U-6 çok uzun yıllardır böyle. Bu şehirler tehlike saçmaktan başka bir şeye yaramıyor."

Hector, "Orası U-6 değil, Florida." dedi, hüzünlü bir sesle. O-12 soğuk bir sesle "Eski isimlerin artık bir önemi yok.” dedi. Albert, "Her şehre bir isim mi verdiniz?" diye sordu.

"Evet. Uzun isimlerin gereksiz olduğunu fark ettik."

Rachel, hâlâ nereye gittiklerini bilmediklerini hatırladı. "Peki, bizi hangi şehre götürüyorsunuz?"

"U-9'a. Eski adıyla Washington DC'ye."

"Eyalet oldu yani."

"Evet."

U-9'a geldiklerinde onları yine "biz nereye düştük" sorgulamalarına yol açan bir manzarayla karşılaştılar. Klasik evler artık yok olmuştu. Her tarafta birbirinin aynısı tek katlı gelişmiş binalar ve tesislerle doluydu. Dikey yapılanmadan eser yoktu. Sadece büyük siyah küpe benzeyen bir yapı çok katlıydı. O-12 bu binayı göstererek "Yönetim merkezimiz burası." dedi. 

Ekip hiçbir şey konuşamıyordu çünkü etrafta insan yoktu. Her taraf robot doluydu. Yönetim merkezi üniversite kampüsüne benzeyen bir alanın ortasında yer alıyordu. Normal bir kampüsten çok daha büyüktü. 

Araç, yönetim merkezinin yakınında durdu. Aşağıda binlerce robot onları bekliyordu. Dördünün de aklında aynı soru vardı: “Neden hiç insan yoktu? Robotların insanları bu kadar kolay yenmesi ve yok etmesi nasıl mümkün olabilirdi?”

İnecekleri sırada ekipte gerçeklerle yüzleşmenin endişesi ve heyecanı vardı. Akıllarından geçen ihtimalleri aralarında konuşacak, istişare edecek fırsatı bulamamışlardı.

Robot kalabalığının önünde karşılama merasiminden sorumlu gibi duran 5 kişi onları bekliyordu. İçlerinden biri öne çıkarak gülerek elini uzattı. "Sizi uzaylı sanmıştık."

Ekipten ses çıkmıyordu. Robotun eli havada kalmıştı. Rachel kendine gelmeye çalışıyordu. İçlerinde, mevcut durumu anlamanın zorluğunu aşıp olağan akışa bırakması gerektiğine en yakın oydu ama o da çoğu şeyi anlamıyordu. Robot elini çekmek üzereyken Rachel robotun elini tuttu. Dağınık bir görüntü vermenin zararlarına olacağına inanıyordu. Kafasını biraz daha kaldırıp numarasını okudu: "O-7"
 
"Tanıştığımıza memnun oldum. Sayın..."

"Rachel."

"Evet Rachel. Hehe."

Bir adım öndeki Rachel'in arkasındaki üç ekip üyesi bu diyalog üzerine birbirine baktı. Robotu böyle neşeli görmek akıllarındaki son ihtimaldi. Robotların mimiklerinin gelişmiş olması teknolojinin sandıklarından daha fazla ilerlemiş olduğunu gösteriyordu. 

Rachel, içinde dışarı çıkmak istediği için parmaklıklara tüm gücüyle vuran mahkûm gibi duran o soruyu sordu: "İnsanlar nerede?"

O-7 böyle bir soru geleceğini tahmin ediyordu. İlk başta biraz güldükten sonra arkasındaki kalabalığa döndü ve bağırdı: 

"Arkadaşlar, insanlar nerede?"

Hepsi hep bir ağızdan karşılık verdi:

"Burada."
 
Hector öne atıldı. "Bizi kandırmayın. Ne yaptınız onlara? Ne yaptınııızz!"

Ethan ve Albert Hector'u durdurmaya çalıştı. O-7 güldü. Yanındaki robotlar O-7'nin önüne geçti. Belli ki korumaydılar. Arkadaki robotlar ise Hector'a gülüyorlardı. O-7 Hector'un bu tavrını olağan karşıladı. Beklediği bir tavırdı. "Gelin isterseniz içeride konuşalım. Bütün sorularınıza cevap bulacaksınız."

O-7'nin içeri girme teklifi karşısında ekip yan yana geldi ve ayaküstü toplantı yaptılar. Burada güvenlik ve temel ihtiyaçlarıyla ilgili temennileri kararlaştırdılar. Toplantı bittikten sonra Rachel, O-7'ye döndü kendilerini tanıtmaya başladı. "Biz 2158'de karadelik görevini yerine getirmekle görevli ekipteniz…"

O-7  Rachel'ın sözünü kesti. "Bu tarz önemli konuları ayakta konuşmayalım. İçeri girelim. Yorgunluğunuz yüzünüzden okunuyor."

Merkeze doğru ilerlemeye başladılar. O-7 yanındaki robota “Arkadaşların iddiasını araştır." dedi Cümlesini bitirdiği anda Ethan, "Ailemi görmek istiyorum." dedi. O-7 yanındaki robota tekrar döndü. "Peki, onu da araştıralım." 

Görevlendirdiği robot görevi aldıktan sonra hızlanmaya başladı ve farklı bir yöne doğru gitmeye başladı. O-7, ekibi bilgilendirmek istiyordu. "Arşiv bölümümüze gidiyor. Görüyorsunuz bu aşkın sistemimizde dahi bu tarz işleri yapacak birileri lazım oluyor. Güvenlik hizmetleri, getir-götürler ve barınma gibi konular hâlâ üzerinde düşülmesi gereken konular. Hâlâ rutinlerimiz var. Bunlardan kopamıyoruz. İnsanlık yapaylık üreten bir canlı olmasının yanı sıra aynı zamanda rutinler de üretiyor. " 

Küp şeklindeki binanın siyahlığı gözü alacak düzeydeydi. Her robot kendine göre üzerine çeşitli aksesuarlar ve yazılar takmıştı. İsim yazan kısımlar haricinde vücutlarında değişiklik yapabiliyorlardı.

İçeri girdiklerinde bu yapının büyüklüğünü daha fazla görme şansı yakalamışlardı. Sağ ve sol tarafta aşağı doğru inen devasa gelişmiş asansörler vardı. Asansörler haricinde her robot ayaklarına koyduğu bir aletle aşağı veya yukarı gidebiliyordu. 

O-7, "Toplantı salonumuz yukarıda" dedi. Toplantı salonuna girdiklerinde O-7 ve ekibin yanında 4 konuma vardı. Onlar uzak köşelerde duruyorlardı. Albert, "Bazı alışkanlıklar hiç değişmeyecek mi?" diye düşündü. Salonun ortasında çok büyük bir yuvarlak masa vardı. O-7 masayı göstererek "İşte ülkemizi buradan yönetiyoruz." dedi.

Albert çevresine hızlıca göz gezdirdi. "Etrafta hiç ABD flaması göremedim."  

"Hmm... Sence artık ABD'ye ihtiyaç var mı? İşte karşınızda Yeni Dünya."

Kafalarında bir şeyler oluşuyormuş gibiydi. Belli ki robotlar insanları yok etmiş, kendi düzenlerini oluşturmuşlardı. Rachel kafadaki bu düşüncelerin sözcülüğünü yaptı. "Yani robotlar dünyayı ele geçirdi öyle mi?"

O-7 güldü. "Hayır Rachel. Az önceki gösteri şaka değildi. Biz gerçekten insanız. Ne robotuz ne de başka bir bölgedeki bir insanın teknolojiyle kontrol ettiği araçlarız. Biz, insanlığın yaşadığı en büyük devrime tanıklık eden canlılarız. İnsan bilincinin robot bir sisteme yüklenmiş hâliyiz."

Hector, haricinde diğerleri sakince dinliyordu. İçlerindeki duygular karmakarışıktı ama öncelikle hedefleri ne olduğunu doğru düzgün anlamaktı. Fakat Hector böyle değildi. O-7'nin söyledikleri onu sarsmıştı. "Hayır, hayır olamaz." diyerek bağıldı. Ethan tutmaya çalışsa da başaramadı. Düşüşünden itibaren 10 saniye geçmişken içeri O-8725 girdi ve Hector'un yanına yöneldi. O-7, "Merak etmeyin arkadaşınızı uyandıracak" dedi.

Çok geçmeden Hector robotun müdahalesiyle uyandı. Robot eliyle Hector'un kafasını sarmalıyordu. İşini bitirdikten sonra Hector bayılma sonrası sersemliğini de üzerinden arttı. O-7, O-8725'e teşekkür etti ve robot odadan çıktı. Hector uyandıktan sonra O-7 uzun süredir ayakta durduklarını fark etti. "İsterseniz ayakta durmayalım, şurada hacmimize uygun bir masamız var. Oraya oturalım. Benim için sorun değil de siz yorulmuş olmalısınız."

Masaya oturduklarında ekibin aklına acıktıkları geldi. Aslında çok aç olmalarına rağmen sürekli olarak maruz kaldıkları şok bombardımanı açlık hissini unutmalarına neden olmuştu. Açlığı ilk dillendiren Ethan oldu. "Çok acıktım. O kadar ağır şeyler yaşadık ki, açlık gibi temel bir ihtiyacı bile arka plana itmişiz." Rachel, Hector'a dönerek "Araçtaki yiyecekleri ne yaptın?" dedi.

"Hâlâ araçta."

O-7,  "Merak etmeyin birazdan getirecekler." dedi. Rachel "Hangi ara söylediniz?" diye sordu.

"Yapmayın arkadaşlar 2458 yılındayız. Bırakın da bu kadar basit bir teknolojimiz olsun. En iyisi yemekleri bekleyelim. Siz onları sindire sindire yiyin sonra konuşalım."

Yemekler yendikten sonra O-7, "Nasıl daha iyi misiniz?" diye sordu ve güldü. Kimse cevap vermedi. Rachel konuyu değiştirdi. Neler olduğunu bir an önce öğrenmek istiyordu. "Siz şimdi bilinçli bir insan mısınız?"

"Kesinlikle. Aramızdaki belki de tek fark vücudumuz." 

Ethan, "Acıkma yok, uyku yok, rüya yok, hastalık yok öyle mi?"

"Tam sayılmaz. Evet, acıkma ve hastalık yok ama bazen kendimizi dinlendirmemiz gerektiğini hissedebiliyoruz. Fakat bu çok nadir oluyor. Senede 2 saatlik vücut dillendirme yeterli olabiliyor. Ayrıca çok nadir olsa da rüya görüyoruz. Fakat genellikle önceki yaşamımızla alakalı anıların değişkenlik göstermesi şeklinde karşımıza çıkıyor."

Hector, fiziki olmasa da zihinsel olarak hâlâ yorgundu. "İnanamıyorum, gerçekten inanamıyorum. Bu bir rüya değil değil mi?"

"Bana sorarsan gerçeklik her zaman sıkıcıdır. Ama kaçınılmaz konularda uyum sağlamayı bilmeliyiz. Evet, her şey gerçek."

Albert nüfusun kendi dönemlerine göre azaldığını görüyordu. "Şehirlere ne oldu? Bunca insan nerede? 300 yılda nüfusun çok daha artması gerekmiyor muydu?"

Soruyu duyan O-7 arkasına yaslandı ve konuşmaya başladı. "2262 yılındaki virüs salgınında dünya nüfusu 50 milyona düştü. Bu 50 milyonun içinden kısa sürede ölen pek çok insan oldu. Bu kadar ağır bir azalmaya rağmen teknoloji hızı aksayarak da olsa ilerledi ve zamanla ivmelendi. Bilinç aktarımına kadar varan süreç bundan sonra başladı. 2403 yılında da bilinç aktarımını gerçekleştirdik. Ben 2357 yılında doğdum."

Albert sorularına devam etti. "Hangi virüstü? Çıkış sebebi neydi?" 

"Bilmiyoruz? Aslında buna çok kafa yormadık da denebilir."

Hector kritik sorulardan birini dillendirdi. "Sonsuza kadar böyle mi yaşayacaksınız? Hiçbir amaç olmadan?"

"Amaç sadece et ve kemikle ilgili bir şey midir? Bence alakası yoktur. Evet, amacımız var. Vücudumuz değişse de hâlâ insanız. Zaman ve mekândan soyutlanmak şu anki önceliğimiz."

Rachel, "Bizim yolculuğumuzdan sonra uzayda ne gibi gelişmeler oldu?" diye sordu.

O-7 yüzünü astı. İçini çekti. "Sizin yolculuğunuzu arkadaşlar araştırıyor ama sizin söylediğiniz tarihten sonraki süreci aklıma getirdiğimde uzayda çok bir şey yaptığımız söylenemez."

Rachel hayrete düşmüştü. "Nasıl olur? Bu mümkün değil. Bizi törenle bütün dünya uğurladı. Herkes çok heyecanlıydı. D-7 mi bitti yoksa?"

"D-7? O da nedir?"

Ekip üyelerinin kalp atışları hızlanmaya başladı. O saniyelik, hatta saliselik sürede hayatı sorgulamaya başladılar. Rachel titrek bir sesle "Na.. Nasıl yani? Siz D-7'yi bilmiyor musunuz?"

"İlk defa sizden duyuyorum. Tarihi kayıtlarda da hiç rastlamadığım bir kavram."

Ethan kafasını salladı. "İşte şimdi iş biraz daha eğlenceli olmaya başladı."

O-7 ilk defa duyuyordu D-7’yi. Tepkilerine baktığında çok önemli bir madde olduğunu anlıyordu. "Çok mu önemli bir şey bu D-7?"

Rachel'in cevap verecek takati yoktu. Albert konuştu onun yerine. "Uzay araçlarının daha kolay fırlatılmasını ve uzayda daha kolay yol almasını sağlıyordu. Ayrıca devletlerarasındaki ilişkiyi geliştirmişti."

"Biliyordum. İnsanların bir yerlerde yanlış yaptığını biliyordum."

"Neden bahsediyorsunuz?"

"Uzaya dair çalışmalar her zaman devam ediyordu. Fakat sizin bahsettiğiniz seviyeye bir türlü ulaşamadık. Hâlâ ilkel yöntemlerle ateş gücüyle elle itercesine uzay aracı fırlatıyorduk. Virüs salgınından sonra bütçeyi farklı alanlara yönlendirdik ve sonuçta şu anki bilinç düzeyine ulaştık."

Albert heyecanla atıldı. "Biz aynı dünyalardan mı bahsediyoruz?" Albert heyecanlanmıştı çünkü yolculuğa çıkmadan önce yazdığı nottaki maddelerden birinde paralel evrene gidebileceklerinden bahsediyordu.

O-7, Albert'in kastını anlamıştı. "Paralel evrenlerden mi bahsediyoruz?"

"Aklıma başka bir şey gelmiyor."

"Açık söylemek gerekirse sizi gördüğüm anda düşündüğüm şeylerden biri buydu fakat başlangıç itibariyle bunu gündeme getirmek bizi yanlış yönlendirebilirdi."

Hector geri dönmek istiyordu. İşlemleri hızlandırmak niyetindeydi. "Arşivler ne oldu?"

O-7, "İyi hatırlattın. Hemen soruyorum." dedi. İki saniye bekledikten sonra "Geliyormuş" dedi.

"Hemen nasıl sordun?"

O-7 gülerek "Telepatiyle," dedi. "Hayır, hayır geçmiş dönemlerdeki telepati hikâyelerini okurken çok eğleniyordum. Bizdeki tamamen teknolojinin marifeti. Zaten insan doğası gereği iletişimi ve ulaşımı olabildiğince hızlı geliştirmek ister, bilirsiniz."

Sözünü bitirdikten kısa süre sonra içeri O-48119 girdi. "Arşivleri getirdim efendim" diyerek O-7'ye küçük bir kutu verdi. 

O küçük kutudan dört parçalı bir görüntü sistemi çıktı. Görüntüler çok netti. Hayatlarında gördükleri en yüksek çözünürlüklü ekrana sahipti. Ekrandan belgeli videolar oynamaya başladı. 2158'in arşivleri ekranda gözükmeye başladı. Uzayla ilgili olan gelişmeler kendi dünyalarına göre çok azdı. Şehirler de birbirinden farklıydı. Sonra fotoğraflarla beraber bir ses konuşmaya başladı:

"2158 yılındaki bütün arşiv kayıtları incelenmiş olup bahsi geçen şekilde bir törene ve yolculuğa rastlanmamıştır. DNA testi ve beyin taraması yapılan uzay yolcusu olduğunu iddia eden dört kişinin asıl kimlikleri arşivden çıkarılmıştır. Bu arşivler ekrana yansımaktadır."

Dörde bölünen ekranda isimlere denk gelecek şekilde kişisel kimlik bilgileri, fotoğraflar ve diğer kayıtlar ortaya konmuştu. Hepsi de ne yapacağını ne düşüneceğini bilmiyordu. Çünkü ekrandaki bilgilerde onlar temel bilgiler aynı olmakla birlikte bambaşka insanlardı. Albert yetimhaneden ayrıldıktan sonra uyuşturucu çeteleriyle takılmaya başlamış ve 24 yaşında silahlı saldırıyla ölmüştü. Rachel, işadamlarına metreslik yapan kız gruplarının üyesiydi, 64 yaşında ölmüştü. Hector, hurdacılıkla geçinen biriydi ve 33 yaşında intihar etmişti. Ethan, siyasetçi olmuştu ve başkan yardımcılığına kadar yükselmişti, o da 85 yaşında ölmüştü.

Hepsinde de aynı psikoloji vardı: "Bu ben olamam."

O-7 onları yatıştırmak ve olağanüstü olan bu durumu normalleştirmek istiyordu. "Bu kadar saşıracak bir şey yok. Canınızı sıkmayın. Sonuçta 20. yüzyılda yaşamıyoruz. Ayrıca bunca gelişmeye rağmen hâlâ evreni çözemedik. Düşünün şu an ölümsüzlüğe en yakın bir konumdayız ve her saniye yeni bir şeyler öğrenmeye devam ediyoruz."

Hector sayıklamaya başladı. "İyi de bunlar gerçekse ben kimim?"

O-7 Hector'un ismini biliyordu ama ekranda görünen ismi görmüş gibi bir tavır takındı.

 "Hector sana bir şey sormak istiyorum: İnsan nedir?"

"Bilmiyorum, bu ara hiçbir şey bilmiyorum." 

"Bir dönem sürekli olarak geçmiş insanların düşüncelerini okuyordum. Hepsi de bedensel ihtiyaçlarını hakikat sanıyorlardı. Hayatlarını, düzenleri ve idealleri bunun üzerine kuruyorlardı. İyi de ben dediğimiz şey vücudumuzla eşit bir şey midir? İnsan fiziki olarak diğerlerinden ayrılan bir canlı mıdır? Veya ayırt edici özelliği bilinç midir? İnsan o aptal ailelerin ucuz çocuk sayısı planlamasının bir parçası mıdır? Geçmiş insanın bir toprak mahsulünden farkı nedir? İşte şimdi insanlık vücudu olmadan yaşıyor. Anıların acıdan zevk aldıran zayıflıkları bitmiş ve hayvani arzularımız olabildiğince azalmış hâlde buradayız. Size bir şey söyleyi mi? Bunca gelişmeye rağmen ben bile hâlâ kim olduğumu bilmiyorum. Ölüm, bir yandan manaya veya sonuca ulaşmak gibiyken bir yandan da korkutuyor. En azından eski insanlar için böyleydi. Ölüm benim için şu an çok uzaktayken bana bunun cevabını kim verecek söyler misiniz? Zaten milyarlarca yıldız varken insanın neden var olduğunu bir türlü anlayamıyorum, bir de üstüne gerçekte kim olduğumu araştırmak zorunda hissetmek beni sinirlendiriyor ve bunaltıyor biliyor musun?"

O-7 sözlerini bitirdiğinde bir sessizlik oluşmuştu. Önceden suskunlukları O-7 bozarken artık o da uzun süredir yapmadığı bir şeyi yapıp buhranlarını hatırladı. 

Sessizliği bozan Hector'du. "Ben artık eve dönmek istiyorum. Gerçek evime."

O-7 düşünceli duygu durumundan kurtulup tekrar mevcut ana odaklandı. "İsterseniz bugün dinlenin. Yarın sağlıklı bir kafayla ne yapacağınıza karar verirsiniz."

Ekibin ağzından tek kelime dökülmedi. Sadece başlarıyla onayladılar. 

"Güzel. Yataklarınız hazır. Sizi rahat ettirmek için uzun süre yumuşak madde aradı arkadaşlar."

Hep beraber binadan çıktılar. Onlar giderken robotsu insanlar onlara uzun uzun bakıyordu. Kapıda araç hazır bekliyordu. O-7 hepsinin elini sıkarak uğurladı.

Kampüsün dışındaki evlerden biri ayarlanmıştı. İçinde yiyecekler ve su vardı. Dört ayrı oda ve hepsinde ayrı yatak vardı. Fakat tuvalet yoktu. Rachel, onları getiren O-660'a "Tuvalet nerede?" diye sordu. "Hiçbir yerde tuvalet bulamazsınız. Dışarıda toprağa yapabilirsiniz. Yaptıktan sonra lütfen toprakla örtün."

Hepsinin de yüzü atmıştı. Törenlerle uğurlanan dünya kahramanları, şimdi tuvalet ihtiyacını nasıl karşılayacaklarına dair emirler alıyordu. Kısa süreli bozgun hâlden kurtulup ihtiyaçlarını gidermek istiyorlardı. Dördü de kendilerine ayrılmış suyu yanına olarak bahçeye açılmıştı. Onları gören robotsu insanlar kahkahaya boğuluyordu. Ethan, "İnsan doğası hiç değişmiyor." diye düşündü.

İşlerini bitirdikten sonra geri döndüler. Hepsinin ayrı odalarda olması büyük avantajdı. Çünkü aynı odada olmak demek lafın lafı açması demekti. Albert, içinde bulunduğu durumun onu dalgın yapıp uykusuz bırakacağından korkuyordu ama hepsi de sandığından daha fazla yorulmuştu. 

***

Kimisi 14 kimisi 15 kimisi 16 saat uyumuştu. Her uyanan evin ortasında bekliyordu. Saat gece 4 olmasına rağmen dışarısı gündüz kadar aydınlıktı. Her taraf öğlenki kadar kalabalıktı. Kahvaltılarını da yaptıktan sonra artık ne yapacaklarını planlamaları gerekiyordu.
Hector, "Ben kararımı çoktan verdim ve söyledim." dedi. Diğerleri de en az onun kadar gitmek istiyordu. Rachel içinde bulundukları durumu açıkladı. "Aslına bakarsan çok fazla tercihimiz yok. Sonuçta buraya keyif için değil bir görev için geldik." Albert, "Haklısınız," diyerek araya girdi. "görevi aslında tamamladık, karadelikten geçtik ama geri dönüp haber vermeden hiçbir şeyi başarmış olmayız."

Ethan düşünceliydi. "Peki ya karadelik bizi başka bir evrene fırlatırsa?"

Kısa bir sessizlikten sonra sözü Rachel aldı. "İhtimal dâhilinde ama o bizim sorunumuz değil."

Albert iç çektikten sonra konuşmaya başladı. "Sanırım herkes hem fikir. Zaman kaybetmeden yola çıkalım bence." 

Rachel, "Sabah olsun kararımızı öyle söyleyelim. Şimdi her yer aydınlık olsa da, güneşi görmeden hiçbir yere gitmek istemiyorum." dedi.

Hector, "Biz şimdi 300 yıl geleceğe gittik ya hani geri döndüğümüzde 300 yıl geçmiş mi olacak?" sorusunu ortaya attı. Kafasının karışık olduğu heyecanlı tavırlarından belliydi.

Albert, umut kırıcı olacağını bilerek en muhtemel senaryoyu söyledi. "Mantıki olarak geri döndüğümüzde de bir 300 yıl daha geçmesi lazım. Yani kimse ailesini görmeyi beklemesin."
Ethan yolculuğa çıkmadan önceki hayatlarını düşünüyordu. O döneme geri dönmeleri artık imkânsızdı. Bunun bilinciyle söze girdi.  "Açık söylemek gerekirse bu saatten sonra tek yapacağımız ölmeyi beklemek. Bana huzurlu bir ev ve şöyle güzelinden üç çıtır versinler yeter. Burası size de çok sıkıcı geldi mi?" 

Albert buradaki mevcut ortamla yolculuk öncesi düşüncelerini harman ederek analizini ortaya koydu: "Başka bir dünyadan geldiğimiz için böyle hissetmemiz normal ama bu adamların yaşadıklarını yaşasak biz de kaçınılmaz olarak mevcut şartları meşrulaştıracaktık. Her insan ufku ne kadar geniş olursa olsun veya ne kadar farklı düşünürse düşünsün, en nihayetinde dönemin insanıdır. Varoluşunu o dönemde sağlamak zorundadır. Tarihteki filozoflara bakın, hepsi döneminden taşan insanlardı fakat ne olursa olsun fiziki olarak oradalardı. Tarihin ünlü bilim adamlarından Arşimet, iki siyasi tarafın savaşında sıradan bir Romalı askerin darbesiyle öldü. Diyeceğim o ki, fiziksel olarak var olmak, sizi daha en başından bir hapishaneye kilitliyor." 

Rachel, Albert'i büyük bir zevkle dinliyordu. "Dediğin çok doğru Albert, bu açıdan bakıldığında şu anki insanlar şanslı gibi çünkü daha gelişmiş bir fiziki alana sahipler ama sonuçta bu dünyanın ve evrenin şartları içinde yaşıyorlar."

Sabah ışıkları görünmeye başlıyordu. Her yeni günün aslında yeni bir macera olduğunu o gün daha iyi anlamışlardı. 

Ethan, "Tamam ayrılacağız da yıkanmadın mı çıkacağız yolculuğa?" dedi. Rachel, "İyi hatırlattın," diyerek ona katıldı. "Dışarıda su depolama binalarına benzeyen yapılar gördüm sanki. Hava iyice aydınlandı, haydi çıkalım."

Yönetim merkezinin kapısına geldiklerinde önlerine çıkan O-5989, "O-7 sizi bekliyor" dedi. Ekip ona eşlik ederek toplantı yaptıkları yere gittiler. Bu sefer odanın içi doluydu. Kocaman büyüklükteki yuvarlak masanın bütün koltukları doluydu. Rakamları haricinde hepsi hemen hemen aynı vücuda sahip olan robotsu insanların karar alıcı oldukları belliydi. Hepsi de tepkisizdi. İçlerinden biri ayağa kalktı. "Nasıl iyi uydunuz mu?" dedi. Bu ses, O-7'nindi.

Rachel, ekip sözcülüğü görevine devam ediyordu. "Teşekkür ederiz her şey için. Kararımızı verdik."

"Güzel, sizin durumunuzu düşünürsek erken alınmış bir karar denebilir."

"Biz dönmek istiyoruz. Ne olursa olsun geri dönerek yaşadıklarımızı anlatmamız şart."

O-7 onların kararını biliyordu. Kafasını hafifçe eğip "Ben olsam ben de aynı kararı verirdim." dedi. 

"Gitmeden önce duş alma imkânımız var mı?"

"Elbette. Arkadaşları çağırıyorum. Onlar sizi götürsün. Bu arada ben de size bir dosya hazırlarım."

"Ne dosyası?"

"Kendimizi ve dünyamızı tanıtan bir dosya. Sizinkilerin yüzünü şöyle bir mosmor edelim değil mi? Hem büyük ihtimal size inanmazlar. Elinizde delil olsun."

Ekibin hepsi çok memnun olmuştu. Rachel, "Çok düşüncelisiniz, teşekkürler." dedi.

"Farklı dünya ve evrenden gelen insanlarla karşılaşmak bizim için de ilginç bir deneyim oldu. Biz de size teşekkür ederiz."

O-7, onları getiren O-5989'e "Arkadaşlara duş alacakları yeri gösterin ve sonra dünyamıza geldikleri araca götürün. Sorunsuz şekilde havalandıklarından emin olun." emrini verdi.

Ekip üyeleri duş alacakları yere doğru gitmeye başladılar. Diğer robotsu insanlar yine onlara uzun uzun bakıyordu. Albert, "Ete kemiğe sahip insan görmek onlar için hayli şaşırtıcı olmalı." diye düşünüyordu. O-5989 onları kampüs dışına araçla götürdü. Bu arada onlara bilgi verdi: "Anlayacağınız gibi su ihtiyacımız azaldı. Fakat hâlâ çiçek ve bitki yetiştirmeye devam ediyoruz ve tamir işlerinde sıcak su lazım olabiliyor. Merak etmeyin hepsi son derece temiz sular. Vücudumuz makine olsa dahi özellikle o lanet virüs salgın bize çok büyük dersler verdi."

Hector, "Hepimiz ayrı kabinlerde yıkanacağız değil mi?" diye sordu. Ekip arkadaşları bir anda ona dik dik bakarken O-5989 güldü. 

"Merak etme herkes konforlu olacak."

Kampüs dışına çıktıklarında O-5989 onları bir yeraltı tesisine götürdü. Sizin için bu yerleri daha önceden hazırlamıştık dedi. Yüksek teknolojiye sahip bir atölyeyi andıran bu yerde ortada büyük bir demir masa ve duvarların içine yerleştirilmiş odalar vardı. "Hepsi duş yeri mi?" diye sordu Rachel.

"Hayır, başka amaçlarla kullansak da şimdilik size ayırdık." Ekip üyeleri çevreye göz gezdirdikten sonra O-5989, "Ben çıkıyorum işinizi halledin. Dışarıda sizi bekliyor olacağım." dedi. 

Herkes kendi odasına girmiş ve soyunmaya başlamıştı. Odalar iki kısımdı. İlk yer kıyafet için ikinci yer duş yeriydi. 

İlk suya değdiklerinde dört odadan da kahkaha sesleri yükseliyordu. Uzun süredir hasret kaldıkları bir tecrübeydi. Adeta yaşam sevinciyle dolmuştu hepsi. Kimi gözlerini havaya kaldırıp olumlu düşüncelere dalıyor, kimi de suyla oynayıp kendini eğlendiriyordu. 

En mutlu oldukları an suyun değişmesiyle birlikte kaybolmaya başladı. Sudan yeşil dumanlar çıkıyordu. Boğazları düğümlenmişti, nefes alamıyorlardı. Kaçmak için refleks yapacak fırsatı bulamadan hepsi yere yığılmıştı. İçine girdikleri odalar ve pürüzsüz derecede sabit renkteki duvarlar sensörlerle, kameralarla ve gaz girişleriyle doluydu. Saniyeler içinde hepsi ölmüştü.

O-5989 dış kapıyı açtı. Hepsinin öldüğünü dışarıda bekleyen O-7'ye ve yuvarlak masa ekibine bildirdi. Üç robotsu insan daha gelerek cesetleri çıkardılar. O-7930, "Cesetleri ne yapalım?" diye sordu O-7'ye.

"Uzay aracı ve uzaya dair belgeleri hariç cesetleri ve diğer her şeylerini yok edin."

Ekip uyurken yuvarlak masa kararını çoktan vermişti. Ölüm kararı bütün dünyaca ortak şekilde alınmıştı. Onlar öldürülecek, uzay aracı incelenecekti. Böylelikle yeni bir riskli yolculuğa tanık olmadan uzun bir zaman kazanılacaktı. Kara delikleri yok etmeye yönelik teknolojiyle uğraşılacaktı. Ayrıca D-7 adlı madde de aranacaktı. Böylelikle uzayda daha rahat hareket etmek hedefleniyordu. "Tanrıya meydan okuyabilecek güce bu kadar yaklaşmışken bu aciz insanlarla uğraşamayız." sözü her yerde yankılanıyordu. Onları geri göndermek büyük riskti. Ortak alınan kararlardan biri de göz ardı ettikleri silah sistemlerine yeniden ağırlık vermekti. Bu amaçla farklı bölümlerde çalışan robotlar bir araya getirilecekti. Başka bir karadelikten her an yeni insanlar gelmesi savaş ihtimalini doğuruyordu. Dünya nüfusunu azaltan virüs de onların eseriydi. İnsanlığın yükselişi için aldıkları bedellerin tekrar insanlar tarafından yok edilmesini göze alamazlardı.