21 Ocak 2017 Cumartesi

Sadece izlemek

 

İnsanların çoğu sadece izleyicidir. Kendi iradesinin olduğunu sanan siyasetçiler de buna dahildir. Gerçi ülke içerisinde değişiklik yapma gücü vardır ama dış politikada bazı kıstasları gözetmek zorundadır. Örneğin bütün dünyada ABD'nin Irak'a petrol için girdiği veya 11 Eylül'ü bahane olarak kullandığı söylenirken hiç kimse bu işgali önleyememiştir. Osmanlı, İngiltere ve Fransa'nın kendi haritasını yeniden şekillendirmelerini, farkında olsa dahi engelleyememiştir. Bugün ülkelerin bölünmelerinin tehlikeli olduğu konuşulurken Irak ve Suriye'nin bölünmelerine seyirci kalınmıştır.  Örnekleri ABD üzerinden verdim ama oradaki siyasetçilerin veya karar alıcıların da üstünde bir asıl karar vericilerin olduğu uzun süredir konuşulmakta. Yani çoğu kişi siyasi dizaynları sadece okur, izler, konuşur.

Aslında siyasete girmek istemiyordum ama anti-tez olarak sürülebilir diye kısaca değindim.

Sinema alanına bakalım. Bütün dünyaya hakim olan genel sinema anlayışı aynıdır. Çoğunlukla Batı tarafından belirlenir. Batı'da dizi veya film çıkar; interenete bakarsınız, ilgili olan herkes bu konu hakkında konuşur veya espiri yapmaya çalışır. Bir sürü insan bu yapımlarla ilgili teoriler üretmeye çalışır. Hatta bunun için bir sektör bile doğmuştur.

Bir video oyun piyasaya sürülür ve herkes bu oyunu oynar. Bütün dünyaya yayılma potansiyeli taşıyan oyunlar da yine Batı kaynaklıdır.

Genel olarak teknolojide böyledir. Bireyler ve ülkeler sadece takip edicidir. Sunulan ürünler bütün dünyada iştahlı şekilde kullanılır. Bu teknolojinin arkasında yine Batı vardır. Doğu sadece fabrikasyon ve iş gücü merkezleridir.

Şimdi durum böyleyken, belli başlı merkezlerin haricinde kalan insanoğlu, nasıl üretim aşamasında yer alacak? Bu döngüyü kıracak olan gelişme veya dönüşüm nedir? Sadece takip ederek ömrünü geçiren insan yığınları olmamazı engelleyebilecek miyiz?

İşte bu soru insanların ve dünyanın geleceğini belirleyecek önemli unsurlardır.


19 Ocak 2017 Perşembe

Belirsizlik girdabında yapay zekâ ve insan



 


Bu yazımda vurgulamak istediğim husus şudur: Robotlar gelişirken insan kapasitesi de artmaktadır.


İnsan kapasitesi hem yapay zekâyla ilgili gelişmelerden bağımsız olarak gelişmektedir hem de yapay zekâ ve robotların bize sağladığı fırsatlar sayesinde daha da gelişebilir. Mesela yapay zekâ konuşulurken bizim için kabus olduğu söylenen 'çoğu işlerin robotlar tarafından yapılması ihtimali' aslında bizim için bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Normalde gereksiz olan ama geçimimizi sağlamak için yapmak zorunda olduğumuz işlerin yapay zekâ tarafından yapılması sonucu bize kalan zaman itibariyle gelişmemizin ivmelenmesi artabilir.
 
İletişim ve ulaşım teknolojileriyle birlikte zaman esnemeye başlamıştır. İnsanların gelişim sürecinde bu durum büyük bir avantaj sağlamaktadır. Zaten gelişimin ivmelenmesini zamanın insan için daha az engel teşkil etmeye başlaması sağlamaktadır. Fakat insan kapasitesini artıran teknoloji aynı zamanda insanları tembelleştirmektedir. İnsanoğluna dair tek ve bütüncül tepsitler şu an için çok çok erken. Kimi insanlar insanların geleceği için neler yapılabileceğini düşünüp teorik ve pratik olarak geleceği hazırlarken kimi insanlar da pespayelik, cahillik, bağnazlık, dar kafalılık içerisinde savrulmaktadır.

İnsan kapasitesinin artışını anlattığım Makuliyet Kuramı başlıklı yazımdan bir paragraf sunuyorum:

“Şimdi insan kapasitesine A sayısı diyelim. İnsanın en büyük prangalarından biri olan zamanın insan için daha az engel teşkil etmeye başlamasına, yani pranganın esnemesine ise B sayısı diyelim. Geleceğe dair çok önemli olan bu iki çıktının çarpılmasıyla bulacağımız yeni sayı, gelecek tahminlerinde de pek ala kullanılabilir. AxB=K, her zaman iyi senaryolara bizi götürmeyebilir. İnsanın doğası iyi midir kötü müdür tartışmaları bir yana, herbiri birbirinden farklı 7 milyar mahsulün varlığı, ihtimallerin ve senaryoların çeşitlerini ve boyutlarını o kadar çok genişletiyor ki, dünyanın distopik bir yere gittiğine dair düşünceler için de yeteri kadar delili ortaya koyabiliyor.”



Yapay zekâyla ilgili şu an iki ana görüş ayrılığı ortaya çıktı: Birinci grup yapay zekânın insanlar için tehdit olduğunu öne sürüyor. Diğer grup ise yapay zekânın bir fırsat olduğunu ileri sürüyor. Ben hâlâ kararımı tam olarak vermedim. Kısa ve orta vadede baktığımızda yapay zekânın ona komut veren insanlardan bağımsızlaşarak kendi komutlarını yazması neredeyse imkânsız görünüyor fakat uzun vadede robotlar kendi algoritmalarını ve sistemlerini oluşturabilirler. Uzun vadede robotlar insanları yok etmek veya kendileri için zararsız hâle getirene kadar kontrol altına almaya çalışabilirler. 

Yeni robotlar üzüntü sevinç gibi insani hislere tam olarak kavuşamasalar da mesela kendi türünü öne çıkarmak için veya yaptıkları analizlerle insanların doğaya zarar verdiklerini gördükleri için insanoğluna başkaldırabilirler. Denebilir ki "sonuçta doğanın korunması gerektiğini robotlara işletecek olan insanoğludur. Böyle bir durumda robotlar nasıl sistem dışına çıkabilirler?"  Şimdi eğer biz kötü senaryonun mümkünatı üzerine konuşuyorsak insanların bu konuda pek konuşmaya hakkı yok çünkü doğaya verilen zarar ortada. Ayrıca bu robotlar doğaya en çok kimin zarar verdiğini rahatlıkla anlayabileceklerdir. Gelecekteki robotların daha yüksek bir analiz kapasitesine sahip olacağı tartışmasız bir gerçektir. 

Kaçırmamamız gereken noktalardan biri insanoğlu hislere sahip olduğu ve organik olduğu için kendini hep farklı bir konuma yerleştirse de sosyal yaşam ve sistemden kaynaklanan bazı durumlar insanı bir nevi robota çeviriyor. Zaten bana göre her insan diğeri için bir çeşit yapay zeķâdır. İnsan algoritmalardan kaçamayan bir canlıdır, rutin oluşturmaya meyillidir. Hepimiz belli ölçülerde organik robotuz. Simdi eğer insan gibi bir canlı bile robota dönüşebiliyorsa bir yapay zekâ neden insan zekâsına yaklaşamasın? 

Robotların insan zekâsına kavuşabilme ihtimalini güçlendiren detaylardan biri doğadaki ve evrendeki örüntüler ve fraktallardır. Şu an bilgisayar oyunu yapmak isteyen bir kişi ortamı yaratırken her tarafı tek tek kodlamak yerine genellikle örüntülerden ve fraktallardan yararlanır. Dolayısıyla şu anki yaşamımızda da bu örüntüler varsa, gerçeklik ve insan doğası sandığımızdan daha kolay anlaşılabilir ve aktarılabilir bir özellik taşımaktadır. Bizim nasıl zekâmız zamanla geliştiyse yapay zekâ da aynı şekilde gelişebilir.

Bu noktada şu ayrım çok kritik: Yapay zekânın otonom seviyesiyle ve yapay zekânın hislere kavuşması birbirinden farklı konulardır. Evet birbirini etkileyen konulardır ama genellikle biri düşünülürken diğeri cevaplanır. Dediğim gibi robotlar hislere kavuşmayan mekanik bir yapıda olsalar da insanoğlunu yok etmek isteyebilir. Robotların hislere kavuşup kavuşmayacağı ise kaotik bir sorudur. Kaotikten büsbütün düzensizlik ve karmaşayı değil; Kaos Teorisi'nin bize sunduğu düşünce şeklini kast ediyorum. Bu konu öngörülmesi zor ve belirsiz bir konu. 

İnsanlar robotlara mekanik özellikler verse de analiz ve gözlem yeteneği gelişen robotlar kendilerine his verici algoritmalar yazabilirler. Böyle bir yeteneğe doğal yollardan ulaşmaları imkânsız görünüyor. Fakat belki de ileride insanoğlu kendi bilincini, yapısını, kaynağını kesin olarak çözecek ve bunu robotlara aktaracak. Buradan şu sonuç çıkıyor: Robotlar ve yapay zekânın geleceği belirsiz, öngörülmesi zor ve kaotiktir. Bu şuna benziyor: İnsanlık tarihini 20-30 yıllık periyotlar hâlinde düşünürsek Sanayi Devrimi'nden bu yana her dilim kendinden öncekine göre çok daha ileride bir seviyede ve ivmelenme katsayısı da artıyor. Fakat insanlar belki de gelecekte büyük bir savaşa girişecekler ve dolayısıyla insanlığın bu gelişim süreci tepe taklak olacak. İnsanın mekanik olmaaması ve zayıflıkları nasıl geleceği düz bir çizgi hâlinde görmemizi engelleyebiliyorsa, yapay zekâyla ilgili gelişmeler de bu belirsizlikten nasibini almaktadır.
 
Yapay zekâ ve robotlarla ilgili dikkatimi çeken konulardan biri, robotların kendiliğindenliği veya otonomluğuna tam anlamıyla ulaşamadan bu konularla ilgili hukuki gelişmelerin yaşanmaya başlaması ve buna askerî alanın öncülük etmesi. İnsansız ve otonom silahlarla ilgili yapılan tartışmalara göz gezdirdiğimde Isaac Asimov’un ünlü Üç Robot Yasası’nı anımsadım. Bugünkü çoğu teknolojinin askerî alandaki ihtiyaçlar neticesinde doğduğu ve otonom silahlarla tartışmalar düşünüldüğünde askerî alanın bilime öncülük etmesi devam edecek gibi. 

Asimov'un 3 robot yasası: 

* Bir robot, bir insana zarar veremez ya da zarar görmesine seyirci kalamaz.

* Bir robot, birinci kuralla çelişmediği sürece bir insanın emirlerine uymak zorundadır.

* Bir robot, birinci ve ikinci kuralla çelişmediği sürece kendi varlığını korumakla mükelleftir.




14 Ocak 2017 Cumartesi

İnsana ve dünyaya dair bir bakış açısı: Jel Teorisi



 

İnsanların en az yaptığı fiillerden biri gerçek anlamıyla aynaya bakmaktır. Karşı taraftaki insana "sorgula" ve "özeleştiri yap" diyen çoğu kişi bu kavramları sadece kalıp cümle olarak kullanır. İnsanlar her zaman kolaycılığa meyillidir; dolayısıyla kalıp cümlelerin rahatlığına kendimizi bırakmak bize her zaman tatlı gelir.

Şimdi burada anlatacaklarım aslında bir nevi aynaya bakmak sözünün işaret ettiği ve vurguladığı fiili tam anlamıyla gerçekleştirme ve hakikati bulma denemesidir. Tam olarak başarır mıyım bilmiyorum ama en azından yola çıkmış olalım...

İnsanların devamlı şekilde akıllarına gelmeyen veya fazla düşünmek istemedikleri bazı çok önemli konular vardır. Bunların başında ölüm gelir. Sürekli olarak ölümün soğukluğuyla yaşaması zararlı olacağı için bu konuyu unutması için insanın yapısında belli bir mekanizma vardır. Bu mekanizma sadece ölüm için değil, çoğu hatırlanmak istenmeyen konular için de geçerlidir. Bu durum insanın büyük bir çelişkisidir. Çünkü mesela bu dünyada en azından ölümsüzlük bulunana kadar tek gerçeklik ölümdür. Yani aslında bir nevi ölmek için yaşarız; diğerleri hayaldir, önemsizdir, basit birer oyundan ibarettir. Fakat insanın beyni, onu gerçek olmayana yönlendirir, o yöne doğru teşvik ederek insanın akıl sağlığını korur. Müslümanlar olarak elbette bu dünyada neden var olduğumuz bellidir; fakat burada sorgulamaya çalıştığım Allah'ın koyduğu bu mekanizmanın sebepleridir. Gerçeklik bizim akli dengemizi bozabilirken,  yanılsamalar bizi mutlu eder.  

 

Yanılsama ve gerçekliğin aynı anda olduğu durumlar insanlar arasındaki ilişkiler için de geçerlidir. Arkadaşlarınızı, dostlarınızı, sevgililerinizi veya diğer 'yakınlarınızı' düşünün. Her bağ bir sebebe bağlı. Her ilişkide çoğu zaman karşılıklı fayda bulunur. Aile bağları için bu durum bazen geçerli olmayabilir ama sonuçta burada da belirli beklentiler vardır. Benim burada kastettiğim tamamen faydacı bir anlayış değildir. Kendi adıma konuşursam, bu dünyaya bir türlü ısınamamış, her şeyi boş gören ve yalnız biri olarak her şeyi fayda üstüne kurgulu zanneden birisi değilim. Ama dediğim gibi beni şüphelendiren pek çok durum var. Örneğin insanların kim olursa olsun gizli haset beslemesi gibi. İnsan öyle bir varlık ki, "ayıp olur" kavramının arkasına sığınarak ömürleri boyunca giydikleri ve hiç çıkarmadıkları bir maske takarlar, sürekli “-mış” gibi yaparlar. 

Arkadaşlıklarınızı düşünün; iyi vakit geçirmeseniz yine beraber takılmaya devam eder misiniz? Bunu bilerek her insan gizliden gizliye diğeriyle ilgili onu yerecek malzeme toplar. Söylese de söylemese de bunu yaparlar. Çünkü herkes "ben eleştiriye açığım" dese bile değildir; lütfen kendimizi kandırmayalım. Burada gerçek olan şey o insanla ilgili malzeme topladığınız veya arada belirli bir karşılıklı fayda olmasıdır. Yanılsama ise insanların yalnız olduklarının farkına varamamalıdır. Burada yalnızlık sektörünün edebiyatını yapan insanlar gibi olmak istemem. Vardır ya öyle tipler; adam bardan, pubtan veya ortamlardan çıkmaz, arkadaşları olmasa o bir hiçtir ama "az insan çok huzur" edebiyatı yapar. Gerçekten de insan fıtrat olarak sosyalleşme ihtiyacı hisseden bir canlıdır. Çünkü bütün sistem bunun üzerine kuruludur.  

 

İnsan, başkasının hatasına, mutsuzluğuna veya kötü hâline çoğu zaman içten içe sevinir veya kendini rahatlatır. Buna hastane örneği verilebilir. Örneğin hasta olmadığınız hâlde bir hastaneyi ziyaret ettiğinizde o atmosferden doğan ürperti aslında sizi rahatlatan bir şeydir; çünkü siz sağlıklısınızdır ama onlar değildir. Yanılsama ve gerçeklik arasındaki ilişki bu tarz durumlarda da karşımıza çıkar. 

İşte ben insanlar arası ilişkiler örneğiyle verdiğim bu yanılsama ve gerçeklik durumunu görünmeyen ama mutlak olarak var olan jelle açıklıyorum. İnsanın olduğu her yerde görünmeyen ama mutlak olarak bulunan bir jel vardır. Bu jel insanın, diğer insanlar dahil her şeye olan bağını kurmasını sağlayan ortamı yaratır. Bu jel kesinlikle dışsaldır, canlı cansız bütün varlıkları kapsar, bu dünyada ve her yerdedir. Yani şu an dünyanın tamamında bir jel vardır ve herkes onun içindedir. Marsa koloni kurduk ve insanlar orada yaşmaya başladı diyelim; işte orada da bir jel oluşur. Çünkü artık insan oradadır. Hepimiz bu jelin içinde yaşarız.

 

İnsan fıtrat olarak kural ve alışkanlık oluşturmaya meyilli ve düşünme yeteneğine sahip olduğu için bu jel aynı zamanda içsel olarak da tahayyül edilebilir. İnsan, örneğin  yeni öğrendiği bir bilgiyi aslında analiz veya yorum olarak kullandığı kadar bir yanıyla da sınırlar ve kalıplar oluşturmak için de kullanır. 

İnsanının kendi kafasında diğer canlı veya nesnelerle oluşturduğu bağ, görünmeyen ama mutlak olan jeli yoğunlaştırır. Örneğin çok fazla insanla arası olan iyi olan birisinin içinde dolandığı jel, diğerlerine göre daha yoğundur. 

Dünyada tek bir insan olduğunu varsayalım. Şimdi buradaki jel nerededir? Yine bütün dünyayı sarmıştır ve her yerdedir ama yumuşaktır. İnsanların sayısı arttıkça jel mutlak olarak değişir. Bir insanın diğerleri hakkında düşünmesi, olasılıkları hesaplaması, hayaller kurması jeli değiştirici unsurlardır. İnsanın yolda gördüğü ama umursamadığı insanlar dahi jeli değiştiren unsurlardır. 
Görünmeyen ama devam olarak var olan jel, beklentilerin oluşmasını sağlayan ana etkendir. Örneğin bir yazar çok satan bir roman yazdığında artık okuyucular ondan bu tarzda romanlar beklemeye devam başlar. Yazar da yazacağı yeni romanın çok satacağını bildiği için okuyucuların beklentileri doğrultusunda yeni romanını çıkarır. Genç yaşta farklı sektörlerde başarılar elde eden ve çok popüler olan isimler için de bunları söylemek mümkündür. Bu tarz insanlar eğer onu popüler yapan çalışmalarının üstüne koymazsa, yeni yapıtı iyi olsa bile eleştirilir. Bu durum jelin yoğunlaşmasından kaynaklanır. İnsanlar böyle durumlarda genelde "Beklentiyi karşılayamadı" ismini verirler. Ama bahsettiğim jel oradadır ve ondan sıyrılmak mümkün değildir. 

 

İnsanların şekilciliğe meyilli olmasının nedenlerinden biri de yine jeldir. Çünkü her toplumda belli başlı doğrular oluşur. Bu topluma yeni katılan insanların da buna uyması beklenir. İnsanın aklında oluşan ilk imge karşıdaki insan görüntüsü, yaptıkları ve söyledikleridir. Jel olmasa belki de bugün önemli olarak görülen dış görünüş, siyasi fikir, etiket vb. etmenler hiç dikkate alınmayabilir. Aslında jel, insanların yaşadıkları var olan durumları abartmasına neden olur. Sanki bunun için doğmuş ömrünü bunlarla tüketir. Bu apaçık bir yanılsamadır. Şekilciliğe önem vermeyen insanlar, diğerleri gibi olmadıklarını düşünürler ama ister istemez etkilenirler; çünkü diğerlerinin kafasında kendisi hakkında oluşan imajın farkındadır. İnsan stereotipler oluşturmaya meyillidir.

Jel, insanların vasatta buluşmasını sağlar. Dolayısıyla kaos önleyicidir.

İnsanın kendisine karşı dürüst olmadığı/olamadığı konulardan biri diğer insanlarının beklentisine göre kendini şekillendirmediğidir. Çoğu insan karizma yapmak için "Ben insanların görüşlerini önemsemem" dese de, gerçeği pek yansıtmayan bir laftır. İnsanlar hani tutan bir şeyin cılkını çıkarır veya pastadan pay kapmaya çalışır ya, işte bunun da sebebi jelin yoğunlaşan kısımlarıdır.  

 

Günümüzde sosyal medya, küreselleşme ve gelişen teknoloji gibi unsurlar, jeli giderek daha fazla dalgalı ve karışık hâle getirir. Bu gelişmelerle birlikte insan nüfusu arttıkça jel de dinamik olmaya devam eder. Güçlenen ve gelişen iletişim yetenekleri, jelin karmaşıklaşmasına neden olduğu gibi onun daha etkin olmasını da sağlamaktadır. Eskiden bu jelin müdahale ediciliği ve etkisi çok azdı ama artık şimdi karşılıklı iletişim ve bağlılık arttıkça domino taşı misali gelişen olaylar zincirleri de aynı şekilde artmaktadır. Bunu sadece dünya çapında büyük olarak tahayyül etmeyin; örneğin herhangi iki arkadaş önceden sadece yüz yüze veya mektuplaşarak haberleşiyorken artık sosyal medyayla birlikte yeni bir iletişim alanı doğdu ve buradaki faaliyetler de artık alınacak kararlar da önemli roller oynamaktadır. 

 

Edward Lorenz'in Çin'deki bir kelebeğin kanat çırpışının ABD'de fırtınaya dönüşmesi olarak açıkladığı kelebek etkisi fikri, jel teorimi açıklayan önemli örneklerden biridir. Doğrusal olmayan dinamik sistemler ve başlangıç konumlarına hassas bağlılık(kelebek etkisi) gibi ilkelere dayanan Kaos Teorisi, yazımda anlattığım durumlarla paralellik gösterir. Jel insanın olduğu her yerde mutlak olarak vardır ama doğrusal değildir. Her zaman başlangıç durumuna bağımlıdır diyemem ama çeşitli etmenlerle beraber farklılık oluşturacak şekilde karşımıza çıkabilen hassas bağımlılık durumlarıyla karşılaşabiliriz. Sonuçta herkes bu jelin içindedir ve bundan etkilenmemeleri mümkün değildir.