25 Nisan 2017 Salı

Süper Kahraman temalı yapımlarda Düalizm propagandası ve Mesih'in gelişi



Dünyada insanlara anlatılması ve benimsetilmesi en kolay inanç ve düşünce sistemi ne diye sorarsanız, ben bunların başında düalizmin geldiğini söylerim. Düalizm anlayışı, her şeyi zıtlıklar ve birbirine indirgenemeyen karşıtlıklar üzerine açıklar. Bu anlayış, felsefede, dini alanda ve ezoterizmde[1] çeşitli şekillerde karşımıza çıkar.

Son yıllarda insanlar farkında olmasa da yoğun bir düalizm propagandasına maruz kalmaktayız. Özellikle süper kahraman filmleri, çizgi romanları ve diğer ilgili yapımlar, bu propagandanın e önemli araçlarından biri olarak görülmektedir. Bu konuya daha sonra değineceğim. Şimdi düalizme ve etkilerine biraz daha yakından bakalım…

Neden düalizmi anlatmak ve benimsetmek daha kolaydır? Çünkü insan doğumundan ölümüne kadar evrenin içinde bir zıtlıklar bütünüyle yaşar. Yani zıtlıklar insan ve evren için mutlak olarak var olmaktadır. İyi-kötü, aydınlık-karanlık ve siyah-beyaz gibi zıtlıkların yanı sıra daha bilimsel ölçekte bakıldığında madde-anti madde gibi hususlar da zıtlıklar üzerine inşa edilmiş evreni karşımıza çıkarmaktadır. Belki de “yasak meyve”nin yenmesinden sonra insanoğlunun ödediği bedellerinden biri işte bu zıtlıklarla karşılaşmaktır. Cennetten kovulmak, aynı zamanda mükemmellikten kusurlu olmaya ve ölümsüzlükten ölümlü olmaya düşmektir. Bu dünyada sonsuz mutluluğa ve sonsuz mutsuzluğa sahip birini bulmak mümkün değildir. İslâm’ın temel tezlerinden biri öbür dünyada ya cennette ya da cehennemde olacağımızdır. Yani bir tarafta tek yönlü bir mutluluk dünyası diğer yandan da tek yönlü bir mutsuzluk dünyası. İnsanın bu dünyada günah ya da sevap işleme gibi tercih hakkına sahip olması onu zıtlıklar arasında boğmaktadır. Zıtlıklara verilebilecek pek çok sayıda örnek var. Biraz daha kapsamlı ve popüler olarak Ying Yang felsefesi incelenebilir.

Düalizm genelde Zerdüşt inancına sıkıştırılmaya çalışılır fakat bu düşüncenin etkisi sanıldığından daha fazladır. Özellikle ezoterik örgütlerde düzalim, gnostik inançlarla birlikte görünür olmaya başlamıştır. Gnostisizm, Antik Mısır, Antik Yunan, Babil ve Zerdüştlük etkilerini aynı anda bulabileceğiniz bir din felsefesidir. Gnostiklere göre madde ve maddeyi yaratan tanrı kötüdür. Ruh bu dünyada ve maddede sıkışmıştır. Esas olan ruhtur ve ruh iyidir. Gnostiklere göre ruhun kurtuluşu, evren gizemlerinin bilgisine "sezgi" ile ulaşmakla ve bu bilgiyi açıklayan büyülü formülleri öğrenmekle sağlanabilirdi. Gnostiklere göre bilgi, inanç ve ibadetten daha önemliydi. İnsanın kurtuluşunun anahtarı bilgideydi. Onlara göre madde kötüydü, dünyayı alt seviyede tanrılardan birisi yaratmıştı. Simon Magnus adlı kişi gnostisizmin kurucusu sayılıyordu. Simon’a göre ateş her şeyin özüydü. Tanrının Musa’ya ateş olarak gözükmesini, ateşle tanrı arasındaki güçlü ilişkiyi göstermesi açısından önemli görüyordu. Gnostisizm batı ezoterizmi etkilediği için bu yazıda önem teşkil etmektedir çünkü Batı’da düalist anlayışın gelişmesinde bu tarz inanışlar büyük öneme sahiptir. Bu durumu komploculuk olarak geçenlere şunu söylemek gereklidir: Benim tahminlerime göre Isaac Newton ve Francis Bacon gibi bilimle özdeşleşen isimler, gnostik inanışa sahip ezoterik bir örgüt olan Gül-Haç Tarikatı üyesiydiler. Bu iki ismin yanı sıra Nikola Tesla ve Da Vinci’nin de Simya[2] gibi gizli ilimlerle uğraştığına dair pek çok iddia mevcuttur. Sonuçta bilim insanları için merak olmazsa olmazdır. Dünyayı sadece gördüğünden ve okuduğundan ibaret sanmak büyük hatadır. Yaptığım çalışmalarımda ve okumalarımda gördüğüm üzere, pek bilinmese de gizli ilimlerle bilim arasında sıkı bir ilişki vardır.

Süper kahraman yapımlarının genelde Batı kaynaklı olması ve Batı’da gelişmesinin sebebi, işte bu düalist geçmiş ve gizli köken olabilir. Sonuçta Gül-Haç Tarikatı Batı toplumunu ve siyasi yaşamını çok fazla etkilemiştir.



Süper Kahraman filmleri nasıl araç olarak kullanılıyor?

Bilindiği gibi özellikle Christopher Nolan’ın 2005’teki Batman Begins’le başlayan ve Batman Dark Knight’la zirve yapan seriyle birlikte süper kahraman filmleri son yıllara damgasını vurdu. Sadece bu filmi ve sonraki çalışmaları düşünmeyin. Süper kahramanlar, Büyük Buhran’ın yaşandığı 1929 yılından beri hayatımızda vardır. Teknolojik gelişmelerle birlikte okunma oranları azalmış olsa bile özellikle Batı’daki genç nesiller çizgi roman okuyarak büyümüşlerdir. Bu tarz yapımlar sadece Batı’da değil dünya çapında en önemli popüler kültür öğesi hâline gelmişlerdir.

Peki günümüzdeki bu süper kahraman modasını sadece Nolan’ın bu başarısıyla veya geçmişteki hatıralarla açıklayabilir miyiz?

Kesinlikle hayır…

Çünkü bu dalgayla birlikte önümüze sunulan süper kahraman filmlerinin geneline bakıldığında pek benzer seviyede oldukları söylenemez. Batman Begins’le başlayan rüzgâr, üretkenlik anlamında olumlu yansımışken, nitelik itibariyle tüccar kafalılar için vazgeçilemeyen sıradanlaşma gibi bir olumsuzluğa neden olmuştur. Sayısı az olsa da, bu sıradanlıktan bir nebze de olsa kurtulmak isteyen Deadpool gibi muzip, güya dalga geçici ve anti-klişe yapımlar, başarılı olsalar dahi abartılmaktan kurtulamamışlardır. Yani durum o kadar kötüdür ki, bu atmosfer içerisinde gayet sıradan olan işler dahi “çok farklı” olarak değerlendirilip abartılmaktadır.

Artık o kadar fazla çıkmaya başlamıştır ki, biraz daha yetişkin olan kitle bu yapımlardan sıkıldığını zikretmeye başlamış ve yapımcılar da daha önce örneğini verdiğim gibi Deadpool gibi veya dram önü ağır basan Logan tarzı filmlere yönelmişlerdir.

Yapımcılar açısından süper kahraman filmlerinin elbette getirisi fazladır ve fazla kafa yordurmaması açısından da bazı izleyiciler için son derece keyifli olabilir. Sonuçta bu tarz filmlerde konular birbirlerine çok benzerdir. Kolay bir senaryoyla yapımcılar işin içinden çıkabilir. Yapımcıları cezbeden yönü de budur. Örneğin Spiderman serisinde hâlâ aynı hikâye sürekli olarak işlenmesine rağmen ciddi seyirci ve gelir elde edilir.

İnsan her zaman kolaycılığa meyillidir. Bu yüzden örneğin tutan bir şeyin cılkını çıkarması kendi doğası açısından pek şaşırtıcı bir durum değildir. Fakat bu durum zamanla sıradanlığa yol açar. Görsel ve işitsel sanatlarda özgünlük konusuna bir zaruriyet olarak bakılması daha doğru olabilir ama artık sektörleşmenin de etkisiyle herkes pastadan pay kapma peşinde olduğu için bu durumu çok da yadırgamamak gereklidir. Eğlence sektöründen para kazanılması ister istemez ticari kaygıları ve çerezlik yapımları ön plana çıkarır.

İşte benim bu yazıda cevabını bulmaya çalıştığım şey, süper kahraman filmleri ve çizgi roman modasını sadece ticari kaygıyla açıklayıp açıklayamayacağımız…

Bilerek olsun veya olmasın süper kahraman filmleri ister istemez insanlara düalist anlayışı ve fikirleri zerk eder. Sonuçta konu basittir; bir tarafta süper yetenekli bir iyi ve süper yetenekli bir kötü vardır. Bunlar bir şekilde birbirlerine düşman olur ve savaşmaya başlar. Bazen iyiler savsaklasa da genelde son hep aynıdır: İyiler kazanır. Filmi izleyen veya çizgi romanı okuyan insanlar, ister istemez dünyayı bu şekilde okumaya başlarlar. Sizin bir kurgusal yapımdan zevk alabilmeniz için o yapımın size sunduğu hikâyeye tam olarak odaklanmalı ve kendinizi bir şekilde onun içinde hissetmeniz gereklidir. O yapım boyunca bütün düşünceleriniz buna göre şekillenir.

Süper kahraman filmleri, çizgi romanları ve diğer yapıtları, yapılma sebebi ne olursa olsun açıkça bir düalizm şelalesidir.

İsterseniz şimdi bu düalizmin neden zerk edilmek istediğine bir göz atalım…

Benim tahminim bunun sebebi, insanları Mesih-Deccal mücadelesine hazırlamaktır. İslâm kaynaklarında bu konu tartışmalıdır ve kesin değildir ama Hristiyanlık’ta Mesih inancı çok güçlüdür, iman esasıdır. Süper kahraman filmlerinin ve çizgi romanlarının ilk yaratıcısı Yahudi olsa da, bu yapımların çıkış yeri, kökeni ve popülerlik kazanması Hristiyan dünyasında gerçekleşmiştir. Çünkü Hristiyanlıktaki Mesih inancı, onları süper kahraman filmlerine daha uygun hâle getirir. Anlattığım çerçevede bu durum çok olağan durmaktadır.

Süper kahraman hikâyelerinde iyinin ve kötünün savaşı genelde dünya ve evren çapında bir boks maçına benzer. Bu da Mesih-Deccal mücadelesini andırır. Hristiyanlıktaki Mesih inancı Yahudilerden farklı olarak aynı süper kahraman filmlerindeki gibi hem evrenin hem de dünyanın kurtuluşunu içerir yani Mesih, dünyada insan ırkını kurtarmasının yanı sıra evrenseldir ve kozmiktir. Yahudilerdeki Mesih, daha dar kapsamlı olarak İsrailoğullarını kurtarır.



Kral Arthur ve Mesih

Süper kahraman filmlerinin yanı sıra özellikle Kral Arthur’a dair yapımlar da dikkat çekmektedir. Örneğin 12 Mayıs’ta gösterime girecek olan Kral Arthur: Kılıç Efsanesi filminin yanı sıra Transformers’in son filminde de Kral Arthur zamanına gidileceği açıklandı.  Daha önceki yazılarımda pek çok kez anlattığım gibi Kral Arthur efsanesi, taşa saplanmış kılıcı çekerek kral olan birisinden çok daha öte ezoterik, siyasi ve gizemli pek çok unsur barındırır. Mesela o, ünlü kılıcı Excalibur’u eline aldığında mesihleşir. Ayrıca Hristiyanlara göre Mesih aynı zamanda kraldır. Dünyaya tekrar geldiğinde Tanrının Krallığını kuracaktır. Süper kahraman ve Kral Arthur yapımlarının benzeştiği bir diğer nokta da insanların bu yapımlara dair görüşleridir. Çünkü Kral Arthur efsanesi de uzun yıllardır sürekli olarak işlenir. İnsanlar süper kahraman yapımları için söyledikleri “senaryo ve konu eksikliği çekiyorlar” sözünü Kral Arthur efsanesi için de dillendirir.  


Ayrıca Kral Arthur ve Merlin’le ilgili yakında bir kitabımın çıkacağını hatırlatmak isterim. Kitapta bu konuyu genişçe ele alıyorum.



HAARP, Blue Beam ve Mesih’in gelişi

Bazı yazarlar tarafından dillendirildiğine göre dünyayı yönettiği belirtilen gizli örgütler, HAARP ve Blue Beam Projesi’ni kullanarak kendilerinin meydana getirdiği bir Mesih yaratma peşinde. Bütün dünyada ses dalgalarını ele geçirerek veya sizin farkına varamadığınız başka bir yöntemle o ismi size benimsetme yoluna gidebilecekleri iddia ediliyor. Örneğin bir gün bütün insanlar uyandığında aynı rüyayı görür. Gördükleri rüyada bir kişi Mesih olduğunu söyler. Dolayısıyla o insan artık insanlar için Mesih olabilir. İnanmayanlar elbette olacaktır ama mutlaka şüphe uyanır. Bir diğer bahsi geçen yöntem ise gelişmiş hologram teknolojisini kullanarak gökyüzünde belirecek olan bir Mesih figürüdür. Bütün dünyadan aynı anda görülebilen bu figürle beraber artık insanlar Mesih’in geldiğine inanabilirler. Eğer birileri bu tarz bir manipülasyon planlıyorsa bence daha çok insanların fark edemeyeceği şekilde telepati tarzı yöntemlerle zihinleri kontrol altına alarak istediklerini gerçekleştirmeye çalışacaklardır. Uzay şovları, yeni buluşlar ve hologram teknolojisi inandırıcılığı artırmak için kullanılabilir.






[1] Ezoterizim: Gizli sırlar öğretisi.
[2] Simya, kısaca maddeleri dönüştürme ilmi olarak tanımlanabilir. Temelde 3 amacı vardır bu ilmin:
1)       Maddeleri altına dönüştürebilmek
2)       Ölümsüzlük yeteneği kazandırabilecek felsefe taşını bulmak
3)       Cansızlıktan can yani yapay insan yaratmak

19 Nisan 2017 Çarşamba

Nüfus azaltma operasyonları ve Zombi Kıyameti



Bütün istikrarsızlıklara, iç savaşlara, ekonomik dalgalanmalara rağmen dünya nüfusu hızla artmaya devam ediyor. Suriye ve Irak gibi örneklerin haricinde dünya genelinde bu artan nüfusun seyrini değiştirebilecek çapta bir olay meydana gelmiyor. Yapılan tahminlere göre 2050 yılında dünya nüfusu 10 milyara çok yakın olacak.

2050’ye kadar olan tahmini nüfus seyri şöyle:[1]



Ülkeler özelinde farklılaşmakla birlikte dünya geneline baktığımızda bu nüfusun artması, orta ve uzun vadede çeşitli sorunları ve soruları gündeme getirebilir. Çünkü kaynaklar hızla tükenmektedir. Yapay zekâ gittikçe gelişmekte ve insanların sıkı sıkıya bağlı olduğu işleri devralmak için hazır olda beklemektedir.

Artan nüfus, Yapay Zekâ, Tükenen Kaynaklar ve İşsizlik

İnsanlar hayatı kolaylaştırıcı gelişmeler konusunda acelecidir. Çünkü zaman insan için mutlak bir prangadır. Bu prangayı gevşetecek yegane unsur, teknolojinin nimetlerinden olabildiğince faydalanmaktır. Dolayısıyla eğer bir işi robotlar ve yapay zekâ daha kolay ve doğru şekilde yerine getirecekse, insanların yorumuna bakılmaksızın o iş robotlara ve yapak zekâlara devredilecektir. Bu durum ilerleyen yıllarda dünyayı büyük bir işsizlik sorunun beklediğini göstermektedir. Öyle ki, şimdiden bu durum karşısında çeşitli önlemler alınmak istenmektedir. Örneğin Bill Gates, robot vergisinden bahsetmeye başlamıştır. Tahayyül edilebildiği kadarıyla bu gelişmeler kullanılan robot başına vergi koymakla kalmayıp insanlara da kaybettikleri işten dolayı ek ücretler verilmesini de gündeme getirecektir.

Geleceğin dünyasını gözümüzün önüne getirelim. Bir tarafta bugünkü işlerin çoğunu devralmış robotlar, bu robotların sağladığı müthiş verimlilik ve sürat, diğer tarafta ise mutlu mesut şekilde çalışmadan para alan insanlar ve mükemmel şekilde işleyen sistem. Şimdilik en iyimser tahmin bu şekilde duruyor fakat bence böyle bir tablo olsa dahi zamanla çeşitli sorunlar açığa çıkar. Çünkü çalışmadan para kazanan insan fikri herkesin hoşuna gidebilecek bir fikir ama bu durum çeşitli sorunlara yol açabilir. Hayır, sadece sıkıcılık gibi naif bir sorundan bahsetmiyorum; daha büyük ve derin sorunlardan bahsediyorum. Buradaki kritik nokta, ilk başka çok güzel görünen ve bence de gayet makul olan bu düzende nüfusun aşırı derecede fazla olmasıdır. Çünkü tahminimce bu kadar fazla nüfusun hiç çalışmaması, başka sektörlerin doğmasına ve bunun da yeni çatışma alanları oluşturmasına neden olacaktır.

Kişiden kişiye göre değişmekle birlikte genel olarak teknolojinin gelişmişlik seviyesinin insan doğasını çok da değiştirmeyeceği kanaatindeyim. Sonuçta gelişen teknoloji, insanlar üzerinde yeni sorunlar doğurmaktadır. Çünkü insanın kendi içindeki kırılganlıkları mutlak olarak var olmaktadır. Bir şekilde bu kırılganlıklar ve zaaflar ortaya çıkmaktadır.

İşsizliğin artmasının yanı sıra bir diğer endişe verici durum ise doğal kaynakların hızla tükenmesi. Değerli yer altı madenleri için savaşlar yapıldığı zaten biliniyor ama su gibi en temel kaynakların da artık sıcak çatışmalara neden olması, dünyayı büyük bir kaosa sürükleyebilecek potansiyel taşıyor. Yenilenebilir enerji ve gelişen teknolojiyle birlikte alternatif kaynaklar oluşturulması gibi gelişmeler de ilk başta doğal kaynakları ikame edebilecek gibi dursa da, yukarıda bahsettiğim gibi bir ikilem burada da bizi karşılıyor. Doğal kaynaklarla giderdiğimiz ihtiyaçları yapay kaynaklarla geliştirsek dahi, yeni sorunlar karşımıza çıkabilir.

İşsizlik, kaynakların hızla tükenmesi ve nüfusun hızla artması insanlığın geleceğine dair endişe verici bir durum teşkil etmektedir. Bu noktada karşımıza pek çok ihtimal çıkmaktadır. Fakat ben bu yazıda daha çok nüfusun azaltılması gerektiği ortadayken birilerinin gerçek anlamda nüfusu azaltmak isteyip istemeyeceğini anlatacağım. Evet ‘komplo teorileri’ne giren bir konu ama böyle diye de kesinlikle burun kıvrılmamalı.

Komplo teorileri olarak konuşulan konuları ciddiye alan birisiyim ama bu tarz konuların popülerleştikçe değerini yitirdiğinin ve şarlatanların ortaya çıktığının farkındayım. Fakat bazı insanların bu şarlatanlara ve boş laflara bakıp komplo teorisi olarak sınıflandırılan iddialara tamamen yüz çevirmesini de doğru bulmuyorum. Komplo teorileri benim açımdan günlük siyasetten daha zevkli bir konu ve insanı şüpheye ittiğinden dolayı değerli görüyorum. Ama popülerleştikçe bu şüphe kayboluyor ve niteliksiz insanlar konuyu her gördüğü üçgene “aha kesin illuminati” demeye indirgiyor.

Bence eğer dünyayı yöneten birileri varsa, onların kesinlikle bu artan nüfusu azaltmak isteyeceğini düşünüyorum. Yeri gelmişken belirtmek istediğim bir konu var. Hep denir ya, “Dünyayı yöneten küresel güçler” diye. Bence o “Küresel çapta plan yapıcı güçler” Çünkü yönetme tabiri eklendiğinde her şeyi tamamen kontrol altına alan birilerinden bahsederiz, ki bu bence abartılı bir yorumdur. Örneğin bir ülkedeki iktidar partisi o ülkenin başındadır ama her şeyi onlar yönetir demek doğru mudur? Kararları onlar alır ve insanları yönlendirir ama istemedikleri neticelerle de karşılaşabilirler. Halk onların istediğini yerine getirmeyebilir. İktidardaki gücün sadece imkânları fazladır. Bu onların düşen yaprağı bile kontrol ettikleri anlamına gelmez.

Nüfusun azaltılması, komplo teorilerinin de ötesinde artık rasyonel bir seçim hâline gelmiş görünüyor. Katılaşmış bir kalbe sahip olmakla itham edilebilirim ama güçlü olanın zayıfı yenmesi nasıl bir doğa kanunuysa şu an dünyanın geleceği için insanların kurban verilmesi de o kadar rasyoneldir denilebilir. Bu durumu Stanley Kubrick de bir filminde incelemektedir. Meşhur Dr. Strangelove filminde nükleer saldırılar anlatılır. Filmdeki bilim adamı Strangelove, “İstemesek bile, insanlığın geleceği için kurban vermek gerekecek” der:





Bu söz bana göre tam da konumuzu anlatmaktadır. Ki filmde Sovyetlere karşı yapılacak nükleer misillemeden ve yıkımdan bahsedilmektedir. Ayrıca Kubrick öyle sıradan bir yönetmen değildir. Burada onun filminde geçen repliği örnek olarak vermemin sebebi de onun çeşitli özellikleridir. Onun bir gizli örgüt üyesi olduğuna dair çeşitli bulunmaktadır. Eyes Wide Shut başta olmak üzere bütün filmlerinde çeşitli mesajlar bulunmaktadır. Onun gösterdiği ve ima ettiği hususlar kesinlikle incelenmeli ve üzerinde düşünülmelidir. Kubrick’e dair şu yazı mutlaka okunmalı: http://michaelsikkofield.blogspot.com.tr/2011/07/stanley-kubrick-zihin-kontrolu-ve.html

Guidestone  




Nüfusun azaltılmasına dair komplo teorilerinin gündemde kalmasını sağlayan en yaygın somut verilerden birisi ABD’deki Guidestone(rehber taşı) adındaki anıttır. Bilindiği gibi dünya üzerinde hemen hemen yerde rastlanılabilen anıtlar pek çok gizemli unsuru bünyesinde barındırmaktadır. Gizli örgüt ismi verilen teşkilatların bu anıtlardan beslendiği ve onların rehberliğinde kararlar aldığı bilinmektedir. Çünkü bu anıtlar çeşitli sırları bünyesinde barındırır ve okültizim, mistisizm ve ezoterizm gibi dalların önemli bir araştırma alanını oluşturur. Bu tarz anıtlar uzaylılardan gizli ilimlere kadar pek çok şeyin kaynağı olarak görülmektedir. Ayrıca ilkellikten gelişmişliğe olarak özetlenebilecek doğrusal tarih anlayışını yerle bir etmeleri açısından değerlidir. Dolayısıyla eğer anıtlar aracılığıyla verilen bir mesaj varsa ciddiye alınmalıdır.

Guidestone bir Stonehenge veya Mısır Piramitleri kadar eskiye gitmiyor. Bu anıt çok yakın tarihte 1979 yılında inşa edilmiş. Anıtın üzerinde büyük ihtimalle Musa’nın 10 emrine atıf yapacak şekilde 10 ilke yer almaktadır. Dört parçalı bir yapıdan oluşan anıtın her parçasının yüzeyinde Çince ve İngilizce gibi günümüzün en çok kullanılan dillerinin yanı sıra Babil, Antik Yunan, Eski Mısır, Sanskritçe gibi kadim dillerde de bu 10 ilke/emir yazılıdır.

Anıttaki 10 ilke/emir şöyledir: “1- İnsan nüfusunu daima doğa ile uyumlu olarak 500.000.000'un altında tut. 2- Farklılıkların ve uygunluğun, gelişiminin çoğaltılmasını bilgece idare et.3- İnsanlığı yaşayan yeni bir dil ile birleştir.4- Tutku, inanç, gelenek ve her şeyi yönet.5- İnsanları ve ulusları, adil yasalar ve sadece mahkemeler ile koru.6- Bütün anlaşmazlıkları ülkeler üstü bir mahkemeye bağla.7- Küçük yasalar ve kullanışsız protokollerden kaçın.8- Kişisel hakları, sosyal görevler ile dengele.9- Gerçeği, güzelliği, aşkı, sonsuzlukla ahenk kurma arayışını taktir et.10- Dünyada bir kanser olma, doğaya yer bırak, doğaya yer bırak“

500 Milyon rakamı, bu anıtı dikenler için ideal bir rakam olabilir fakat gelecekte eğer nüfus azaltma operasyonu yapılacaksa rakamlar çok da önemli değildir diye düşünüyorum. Zaten böyle bir operasyonu göze alacak güçte olanlar, hedefledikleri sayının değişebileceğini de bilirler.

Anıtın sponsorlar kısmında “Altın çağı arayan bir grup Amerikalı” yazar. Bu söz çok önemlidir. Çünkü eldeki verilerin de gösterdiği üzere kaosun olmadığı bir dünya için nüfus azaltılmalıdır. Anıtı dikenlerin kullandığı takma at, “R. C. Christian”dır. Anıtın Güç-Haç Örgütü tarafından kurulduğuna dair iddialar da bulunmaktadır. Gül-Haç Teşkilatı ezoterik bir örgüttür ve dünya siyasetinde etkin rol aldığı belirtilmektedir. Örneğin Avrupa Birliği’nin tamamen bir Gül-Haç Teşkilatı olduğuna dair özellikle Aytunç Altındal’ın pek çok sağlam kanıtı vardır.

Yani insanların ‘gelecekteki dünya’ dendiğinde akla gelen şöyle bir dünyaya nüfus azaltılmadan ulaşılamayacak gibi durmaktadır:



Geleceğin altın çağı yukarıdaki konsept çalışma gibi olmalıdır. Eğer böyleyse bu nüfus ve şartlarla böyle bir dünya yaratılması mümkün müdür? Bence değildir. Nüfusu azaltmadan böyle bir dünyaya ulaşmak gerçekçi değildir.

Anıtta zaman kapsülü kısmı olması ve zamanı açılacak denmesi bu anıtın gelecek odaklı olmasının bir delili olarak gösterilebilir. Eğer burada kastedilen zaman yolcuğu ise uzak gelecek hedefleniyor olabilir.

Artık bütün dünyaca ünlenmiş “gizli” aileler olan Rothschild ve Rockefeller’ın doğum oranlarını azaltmak istediği yaptıkları aşı bağışlarına bakılarak iddia edilmektedir. Bence bu iddia gerçeğe çok yakın. Çünkü bu ailelerin Türkiye’de çok zengin ve ünlü bir aile sayesinde yürüttükleri doğum kontrolü planları bilinmektedir. Dolayısıyla dünyaya iyilik amacıyla verdikleri ilaçların yan etkilerinde kısırlığın olması pek şaşırtıcı durmamaktadır. Ayrıca Microsoft’un kurucusu Bill Gates’in sahip olduğu vakfın yaptırdığı aşıların çocuklarda ölümcül derecede hastalıklara yol açtığı tespit edildi.

Peki bu aileler veya gizli örgütler nüfusu azaltmak istiyorlarsa neden çizgi filmleri subliminal mesajlarla doldurup daha ergenliğe girmemiş çocukların beynine sex öğelerini işlemeye çalışıyorlar? Cevap bence basit: Aile kurumunu çökertmek. Geçmişe nazaran artık günümüzde ve gelecekte sexle üreme arasındaki makas giderek açılıyor. Üremek artık kaçınılması gereken bir olay hâline geliyor. Çocukların erken yaşta cinsellikle tanışması onları gayri meşru ilişkilere teşvik eder. Ayrıca mastürbasyon sıklığını artırır. Diğer yandan son zamanlarda dikkat ettiyseniz, eşcinsellik daha fazla görünür olmaya, sempatikleştirilmeye ve meşrulaştırılmaya başlandı. Bu durum ister istemez eşcinsel bireylerin daha fazla yaygınlık kazanmasına yol açacaktır. Bu da nüfusun azalmasına doğrudan etki eder.

Afrika deney sahası mı?

Dünya nüfusunu azaltmanın çeşitli yöntemleri bulunmaktadır; virüsler, Hastalıklar, Sağlıksız Ürünler, Savaşlar, Çevre Felaketleri, Doğal Felaketler ilk akla gelenleri.

Güncel bir örnek olarak Afrika’daki Zika, Ebola ve AIDS virüslerine olası bir nüfus azaltma operasyonun deneyleri ve testleri olarak bakılabilir. Sonuçta bu virüsler Afrika’da olduğu için kimsenin umurunda olmaz değil mi? Sizden istirhamım, her gün muhatap olduğunuz gündeme ve konulara bakmanız Afrika’nın ne kadar yer kapladığını hesaplamanız. Yorulmanıza gerek yok ben söyleyim: Orası neredeyse hiç yokmuş gibi davranılıyor. Halbuki dile kolay; 1 milyarı aşkın insan yaşıyor orada. Birleşmiş Milletlerin Gelişmişlik İndexinin son sırası hemen hemen tamamen Afrika ülkeleriyle dolu. Dünyanın en bilinen medya kuruluşlarında ve akademi dünyasında, dünyanın aldığı seyre dair tespitler yapıldığında Afrika yokmuş gibi davranılıyor. Örneğin küreselleşmeden söz ederken, kimse Afrika’daki durumun vehametinden bahsetmiyor. “Dünya artık küresel bir köy” diyen insanların sadece Amerika, Avrupa ve gelişmiş Asya’yı kastettiklerini bilinçaltlarından anlayabiliyorsunuz. Evet Afrika’da da artık internet ve televizyon gelişiyor ama bu  tarz gelişmeler oradaki sefil durumu ve dünyanın diğer bölgeleriyle arasındaki uçurumu yok etmiyor.

Afrika’nın virüslere, hastalıklara ve kitlesel ölümlere açık hâlde olması, yazıda bahsedilen gizli örgütlerin iştahını gerçekten kabartıyor olabilir. Zaten hali hazırda Ebola, Zika ve AIDS gibi virüslerin yayılma alanları içerisinde Afrika birinci sırayı teşkil ediyor. Peki Afrika’daki bu salgınlara doğal olarak ortaya çıktı diyebilir miyiz? Evet gerçekten de Afrikalıların hâli içler acısı ama işin içine birazcık şüphe payı koyduğumuzda Afrika’nın son derece kolay bir test alanı olduğu karşımıza çıkmaktadır.

Ben kesinlikle tamamen olmasa da bazı hastalıkların ortaya çıkarılıp denendiği kanaatini taşıyorum. Ebola, Zika veya AIDS yapay olarak ortaya çıkarılıp yayılıyor olabilir. Şimdi soru şu: Afrika’da denenen bu virüs ve salgınlar, dünya genelinde de yayılmak isteniyor mu? Eğer biz nüfusun azaltılmasından bahsediyorsak bu virüs ve salgınlar, karar vericiler açısından gayet tercih edilebilir yöntem çünkü yayılması kolay. Tabii dünya çapında etkili olabilmesi için güçlendirilmeleri gerekebilir.

Afrika’nın deney sahası olma ihtimalini artıran bir diğer etmende kıtanın nüfusunun her şeye rağmen yükselmesi olabilir. Bu yüzden bu kıtayı küçük bir dünya olarak görmeleri ve kitlesel yıkımın etkilerini gözlemlemek için doğru bir yer olabilir.

Afrika’nın gelecekteki nüfus değişimi:[2]







Nüfusu azaltmak için kullanabilecekleri araçlar


Genetiği Değiştirilmiş Ürünler ve Fast Food’un kısırlık etkileri uzun süredir konuşulmakta.

HAARP teknolojisi de nüfus azaltımı için kullanılabilir. İyonesferi araştıran bu teknoloji sayesinde iklimlerin, doğa olaylarının, radyo frekanslarının, elektromanyetik dalgaların ve dünya yüzeyinin hareketlerinin kontrol edilebildiği iddia edilmektedir. Bu teknolojiyi ilk geliştiren ise Nikola Tesla’dır. Bu teknoloji sayesinde doğal görünen ama yapay olan felaketler meydana getirilebilir. Böylelikle insanların verdiği kayıplar, “kader ne yapalım” diye geçiştirilebilir.

Tercih edebilecekleri bir diğer yöntem ise özellikle dünya siyasetinde her zaman yaptıkları gibi insanları siyaseten ve psikolojik olarak birbirlerine düşürmek. İnsanların ve kitlelerin genel yapısı böyle bir operasyona uygundur maalesef. Küreselleşme ve dünya vatandaşlığının top yaptığı zamanlarda bile insanların kimliklerine ne kadar sıkı sıkıya bağlı olduklarını ve bu bağlılığın onları çatışmaya ittiğini yaşanılan çeşitli olaylarla görmüş olduk. İç savaşlar, kimlik çatışmaları, din savaşları vb. her zaman tahrik edilmesi kolay unsurlar olmuştur. Bu tercihin çeşitli soru işaretleri de bulunmaktadır. Çünkü eğer bu iş birbirilerine düşman olan taraflara bırakılırsa kontrol etmek zor olabilir. Olası bir Üçüncü Dünya Savaşı’nda kullanılacak olan nükleer silahlardan kaçınabilecek bir yer var mıdır?   

Gelişen yapay zekâ ve robotları da kendi amaçları için kullanabilirler. Bilindiği gibi bu alanlarda çok önemli gelişmeler meydana gelmektedir. Çok yakında robotlar, insan hayatında daha fazla görünür olacaktır. Şimdilik insan nüfusu bu gelişmeleri hızlandırmak için gereklidir. İnsanların bu aletlerle vereceği tepkiler ve geri dönüşler, aynı Afrika’daki salgınlarda olduğu gibi veri depolarına saklanabilir ve nüfus operasyonu için gerekli olduğu zamanlarda bu verilere göre çeşitli yöntemler belirlenebilir. İnsanların robotlara ve yapay zekâlara bakış açıları işlerini ve hayatlarını kolaylaştırdığı ölçüde olumludur. Fakat uzun vadede bu yapay zekânın insan zekâsını geçebileceği konuşulmaktadır. Kendi çıkarını düşünen ve dünyanın iyiliğini isteyen bir robotun ilk yapacağı iş insanlara düşman olmaktır. Bu açıdan insanoğlu kendi özeleştirisini vermelidir.

Yapay zekânın insan kapasitesini de geliştirdiğini daha önce de açıkladım fakat bazı yorumcular, yapay zekânın asla insan zekâsını geçemeyeceğini söylemektedirler. Bence bu haddinden fazla iyimser bir görüştür çünkü mevcut teknolojinin ivmelenerek ilerlediği düşünüldüğünde kısa ve orta vadede olmasa da, uzun vadede yapay zekânın insanı geçmesi çok yüksek ihtimaldir. Peki insan zekâsına yetişebilen ve hatta geçebilen yapay zekâyı, insanlara karşı programlamak sanıldığı kadar zor mudur? 

Yazıdaki genel çerçeve ve bu soru itibariyle iki seçenek ortaya çıkmaktadır; ya robotlar inisiyatif alarak veya hesaplamalar yaparak insanları yok etmeye veya köleleştirmeye başlayacaktır ya da sözünü ettiğimiz insanlar, bu yapay zekâyı kullanarak insanların tamamını veya bir kısmını yok edecektir. Hatta bir açıdan uzak gelecekte insan ve robotların ortak olarak kurabileceği elit bir dünyadan bahsedebiliriz. Farkındayım bilimkurgunun derinliklerine doğru yol almış gibi görünüyorum ama teknolojinin hızı düşünüldüğünde çok da imkânsız olmayacak öngörülerdir bunlar. Eğer konu bilim ve teknolojiyse “imkânsız” kavramını lügatimizden çıkarmamız lazım. Artık öyle bir durumdayız ki, Einstein’ın “hiçbir şey ışıktan hızlı gidemez” tespitini yerle bir edebilecek bulgular elde etmeye çalışabiliyoruz.

Nüfus azaltma araçlarından bir diğeri de Zombi salgını/istilasıdır. Bu konuya daha geniş olarak aşağıda değineceğim.

Burada anlattıklarımdan yola çıkarak çok fazla kalabalık nüfusa her zaman olumlu olarak baktığım anlaşılmasın. Sonuçta dengeli ve ölçülü olmak her zaman iyidir. Ama şu an itibariyle doğal kaynakların yok olmasına neden olan birileri bu kaynakları bahane ederek kendi refahları veya dünya tahayyülleri için nüfusu azaltmak istiyorlar.

Nüfus azaltma operasyonu sonucunda nasıl bir dünya oluşur?

Bu soruya doğru cevap verebilmek için onların tahayyülünü bilmemiz gerekli. Fakat şu anlık böyle bir imkânımızın olmamasından dolayı sadece çeşitli tahminler yürütebiliriz.

·         İkili bir dünya sistemi mi olacak? İkili sistemden kastım, bir tarafta gelişmiş bölgelerin diğer yanda da gelişmemiş bölgelerin olduğu bir dünya düzeni. Bence bu zayıf bir ihtimal çünkü hali hazırdaki dünya sistemi de zaten böyle işliyor denilebilir. Dünyanın her yerinde ve şehirlerin kendi içerisinde dahi buna benzer bir sistem mevcut. Kaldı ki, bu kadar büyük bir operasyonu icra edebilen insanlar neden zayıf ve sefil insanları hayatta bıraksın?

·         Tamamen operasyonu icra edenlerin hayatta kalabileceği bir düzen. Bence hedefledikleri asıl amaç bu. Bu noktada bir soru daha açığa çıkıyor: İnsanların bu operasyondan kaçmaları mümkün mü? Yani bir sığınağa veya mağaraya saklanarak, bu insanların amaçlarından kaçmak mümkün olabilir mi? Eğer çoğunluğu öldürmeyi başarırlarsa bunun için de çeşitli önlemler düşünmüşlerdir demektir. Zaten amaçlarına ulaşmak için son derece organize olmaları gerekmektedir.


Zombi Salgını





Sadece Hollywood değil dünya çapındaki sinema kültürü için zombi teması aynı Naziler gibi her zaman kullanılan ve bu kullanma sıklığından dolayı da artık sıkıcılaşmaya başlayan bir durumdadır. Sinemada nasıl her türün kendine has klişesi oluyorsa zombi teması da kendi içinde pek çok klişe barındırıyor. Hollywood’un zombi temasını bu kadar sık işlemesi tesadüf olabilir mi? Şimdi anlatacaklarım bunun altında farklı nedenlerin olduğunu gösterebilir. Zombi kıyameti benim açımdan gittikçe artan bir ihtimal hâline geliyor.

Bugünkü anlamda kullanılan İngilizce “zombie” kelimesini ilk olarak 1819 tarihinde Robert Southey kullanmış. Oxford İngilizce sözlüğüne göre kelime, Batı Afrika’dan, Haiti’den ve Vudu(Voodoo) inancından yayılmış.

Animist olan vudular canlı cansız her şeyde bir ruhun olduğuna inanmaktadırlar. Vudulardaki ölümsüzlük inancı, bugünkü zombilerin ilk kökenini oluşturur. Onlara göre ölmüş bir insan büyülerle, ayinlerle ve çeşitli formüllerle beraber tekrar diriltilebilirler.[3] Kongo dilinde tanrı anlamına nzambi ve fetiş anlamına gelen zumbi kelimelerine benzerlik dikkat çekiyor. Zombi kelimesinin kökenlerinin bu iki kelime içerisinde olması muhtemel. Tanrı olarak kullanılan kelimeyle benzerliği ilginç. Sonuçta bu tarz toplumlar tanrıya öyle sıradan bir isim vermezler. Tahminimce tanrının ölüleri diriltebilmesinden yola çıkıp zombi ismi ortaya çıkmış olabilir.

Zombilerin ilk köklerinin bu tarz toplumlarda ortaya çıkmasının sebebi büyük ihtimalle yetersiz tıbbi imkânlardan dolayı insanların öldü zannedilip diri diri gömülmesidir. O zamanlarda gömülen insanlardan bazıları kendi imkânlarıyla mezardan dışarı çıkmayı başarabilmiş.[4]Öyle ki, bu tarz olayların günümüzde yaşandığına dair de pek çok veri elde edilmiş. Gömülen insanlar gömüldüklerinin farkına vardıklarında bu durum onları psikolojik ve nörolojik anlamda etkilediği için mezardan çıksalar bile yürüyüşleri hal ve tavırları değişmeye başlıyormuş. Onların bu sersemce tavırları, diğer insanlar için onları bir nevi yürüyen ölüler yapmış.

Zombi salgını veya istilası hemen hemen bütün insanlar nezdinde zaman öldürmek için izledikleri filmlerde ve diğer kurgusal yapımlarda yer alan basit bir kurgudan öteye geçemiyor.

İşte ben tam olarak o kadar emin değilim…

Eğer biz nüfus azaltmaktan bahsediyorsak, olası bir zombi istilası yukarıda sayılan yöntemlerin tamamını kendi uhdesinde barındıracak kapasitededir. Ve istenilen sonuçları kusursuzca yerine getirmek için en büyük adayların başında gelir.

Bir anlığına hayal edin…

Eş zamanlı olarak dünyanın bütün yerlerinde başlatılacak olan bir zombi salgınından kimler kendini sıyırabilir? İnsanlar gittikçe şehirleşmekte ve dar yerlerde sıkı sıkıya yaşamaktadırlar. Bu durum salgının çok kolay yayılmasına yol açabilir. Medyaya yansıyan araştırmalara göre olası bir zombi salgınında dünya nüfusunun yok olması sadece 100 gün sürecek.[5]

Bu kadar kısa sürede insanlığı yok edebilecek bir salgından kurtulma şansını yakalayanlar elbette bellidir: BU SALGINI PLANLAYANLAR VE YAYANLAR.

Zombilere dair artan çalışmalardan ve tartışmalardan dolayı devlet kurumları da bu konuya daha fazla eğilmeye başladılar. Örneğin Pentagon’un olası zombi istilası ve kıyamet senaryoları üzerinde çalıştığı ortaya çıktı.[6] 2011 tarihli CONOP 8888 adlı belgede patojenik zombiler, radyasyon zombileri, vejetaryan zombiler, uzay zombileri, tavuk zombileri, şeytani büyülere sahip zombiler ve silahlı zombi gibi türlerden bahsediliyor. Daha sonra istilaya karşı nasıl organize olunacağı, birliklerin nasıl hareket edeceği ve emirlerin nasıl uygulanacağı anlatılıyor. İstilayı önlemek için 6 aşamalı bir strateji belirleniyor. Zombilere karşı koyarken çevresel ve hukuki şartlar da dikkate alınıyor.[7] Belgeyi incelediğinizde bütün ayrıntıları dikkate almaya çalışan bir belge olduğunu fark edeceksiniz. Belgeyi Nevada’da çalışan stratejistler yaratıcı olmak için yapmışlar fakat detayları itibariyle dikkate değer bir çalışma. Bu tarz belgeleri ileride pek çok ülkede görebiliriz.

İlluminati'nin Zombi Planları

Popülerliği ve gerçek gücü arasında ne kadar doğru bir bağ olduğunu tam olarak bilemediğimiz İlluminati’nin de bir zombi kıyameti planladığı uzun süredir konuşulmakta. Bu örgütün varlığına ne kadar inanırsınız bilmem ama onların oyun kartlarında yer alanların bir bir gerçekleşmesi bizim açımızdan önemli bir gösterge. Bu kartlarda zombi kıyametine dair pek çok veri var.

Zombilerle ilgili olabilecek İlluminati kartlarından bulabildiklerim şunlar:


Peki zombi salgını gerçekten mümkün mü?

Çeşitli çalışmaların gösterdiği üzere bu salgının bir virüsün yayılımından çok da farkı yok. Yani Afrika’daki ebola virüsünün yayılımı gibi bu virüste yayılabilir. Son yapılan çalışmalarda artık olası zombi salgını daha fazla görünür olmaya başladı. Bu salgını gündeme getirenler herhangi insanlar değil, bilim adamları.

CONOP 8888 adlı belgede dikkat çekici unsurlardan birisi de, bilim adamlarının bir zombi virüsünü deney ortamında yaratabileceği hususudur. Benim tahminim de bu yöndedir. Eğer bu salgın nüfusu azaltmak için kullanılacaksa “kullandın kullandın yoksa bir daha yapamazsın”dan ziyade deney ortamında kolaylıkla yapılacak bir virüs hâlinde olmasıdır.

Zombi virüsünün ve salgınının nasıl olacağı tıp alanını ilgilendiriyor. Çeşitli yayınlardan okuduğum kadarıyla, olası zombi salgınında kritik bölgemiz beynimiz. Hem salgının ortaya çıkmasında hem de bu salgınla mücadele etmede beynimiz kritik önemde. Örneğin zombilere dönüşmek için beyin parazitlerinin ve kuduz hastalığının kullanılabileceği belirtiliyor. Nanobotlar ve zihin kontrol operasyonları, zamanla zombi salgını oluşturmak için manipüle edilebilir. Belki de sürekli olarak konuşulan zihin kontrol teknolojilerinin esas amacı budur. İnsan beynini tamamen ele geçirdikten sonra o insanı istediğiniz şeye programlayabilirsiniz.

Olası zombi salgının nasıl olabileceği ile ilgili bilimsel olasılıkları konu edinen iki video önermek istiyorum: 



Afrika Zombi deneyi için biçilmiş kaftan

Zombi virüsünün yapay olarak üretilebilmesi şu an bile gerçekleşmiş olabilir. Şimdi veya daha sonra virüs bir şekilde yapılabilirse bir yerde denemek isteyecekleri bence kesindir. Deney sahasının neresi olacağı da yazıyı buraya kadar okuduysanız zaten bellidir: AFRİKA. Afrika kıtası zombi deneyleri için biçilmez kaftandır. Kıtadaki teknolojinin fazla gelişmemiş olması virüsün etkilerinin daha net olarak ortaya çıkmasına neden olabilir. Belki de kendimi inandırmak istiyorumdur ama ciddi anlamda artık Afrika’da aslında deney olan bir zombi salgını bekliyorum. Zaten kadim Afrika kültüründe zombilerin de yer aldığı çeşitli kaynaklarda yer almaktadır. Ayrıca daha önce de söylediğim gibi zombiler ve zombi kelimesinin ilk kökleri Batı Afrika’ya ve Vudu kültürüne uzanıyor.

Ne zaman olur bilmiyorum, belki de çok çok uzak bir tarihte böyle bir olay gerçekleşebilir; biz en azından uyarı görevimizi şimdiden yapalım ve insanların kafasında ufacık da olsa bir şüphe tohumu ekelim.

Zombi Salgını ve Kur’an

Zombi istilasının mümkünatına dair bir diğer bulduğum işaret Kur’an’dadır. Hucurat 12’de Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”

Ayette “ölmüş kardeşinin etini yemek” gibi bir ifadenin geçmesi, benim açımdan pek çok kapı açar. Allah, diğer ayetlerde yapılan yanlış işler ve günahlar için daha farklı cezalar ve benzetmeler yaparken, insanların kusurunu aramak ve arkasından çekiştirmek için bir insanın etinin yenilmesinden bahseder. İnsan doğasını düşündüğümüzde bu söz herkes için geçerlidir; çünkü dedikodu her insanın doğasında var olan bir şeydir. Yani bir kişi insanları arkasından çekiştirmeyip bir insanın kusurunu yüzüne söylese dahi onun hatasını ve kusurunu aramanız sabittir. Örneğin ben dedikodu ve kişisel konulardan nefret eden birisiyim ama arkadaşım, yakınım veya herhangi birisiyle konuştuğum zaman istemsizce onun hakkında malzeme topladığımı fark ederim. İşte bu durum hemen hemen bütün insanlar için geçerlidir. Yani Allah’ın insan etini yemek benzetmesi yapması benim açımdan sürpriz değildir ve zombi ihtimaline kapı aralar.