30 Eylül 2017 Cumartesi

İşlerin saçmalığı





Öncelikle bir sisteme dahil olmadığınız müddetçe kimsenin umurunda olmadığınızın farkında  -uzun süredir deneyimliyorum- olduğumun bilinmesini istiyorum. Aslında belirtmeme gerek yok fakat insanların kapasitesi farklı olduğundan dolayı belirtme ihtiyacı hissediyorum: Ben bu yazıda tembelliği yüceltmeyeceğim.

Bazı insanlar "Para her şey değil." dese de günümüz sisteminde para olmadan geçiminizi sağlayamıyorsunuz. Para kazanmanın yegane yolu da tabii ki işler. Ayrıca sağduyumuzun söylediği üzere çalışarak alın teriyle para kazanmak, çalışmamaktan daha iyidir. Yani işlerin bizim için ne kadar vazgeçilmez olduğunu biliyorum. Fakat beni asıl rahatsız eden durum tam da burada ortaya çıkıyor.

Hayatımızı devam ettirmek için ihtiyaç duyulan işlere şöyle uzaktan bir baktığım zaman birbirinden komik fiiller görüyorum. Çeşitli sebeplerle kendimize oluşturduğumuz yapay sistem içerisinde her insanın kendisine açmak istediği alanlar basitliklerle ve tuhaflıklarla dolu. İnsanların kavuşmaya çalıştığı çoğu iş bu kapsama giriyor.

Mekanikleşme


Açıkçası benim açımdan yüksek entelektüel yetenek ve zekâ gerektiren işlerin haricindeki hemen hemen bütün işler insan doğasını ve hayatını tekrar tekrar sorgulatacak derecede saçmalıklar içeriyor. Hatta yüksek entelektüel yetenek veya zekâ gerektiren işlerin bir kısmı dahi zaruri olarak insan doğasını alçaltıcı nitelikler taşıyabiliyor. Çünkü bence insanı mekanikleştiren her işte saçmalık payı vardır. Bir insan yerine bir algoritmanın/yapay zekânın/makinenin yapabileceği her iş benim açımdan bu saçma kategorisine girme riski taşıyor.

"Benim yerime bunu bir makine daha iyi yapabilir." denilebilen her iş karşısında insanoğlunun yapabileceği en makul şey, hayatta kalmanın mecburiyetinden doğan boyun eğme ve kabulleniş oluyor. 

İşlerdeki saçmalık görüldüğünde insan bir süre sonra ister istemez her şeyden soğumaya başlıyor. Çünkü dediğim gibi varlığımız dahil her şeyimiz iş temeli üzerine oturtulduğu için bundan vazgeçemiyoruz. İnsan biraz şöyle geriye doğru yaslanıp gerçek anlamıyla yaptıklarını değerlendirebilse acı gerçekle karşılaşacak ama hâliyle insanların çoğu bunu istemiyor.

Nüfus Fazlalığı


İnsan bir yandan da kendine şunu soruyor: Acaba daha iyi bir sistem kurulamaz mı?

Olan ve olması gereken arasındaki ayrımı göz önüne tutup düşündüğümüzde yukarıdaki sorunun cevabının olumlu olma potansiyelini görüyorsunuz.

Daha iyi bir sistem için ilk çözülmesi gereken konulardan biri bence nüfus fazlalığıdır.

Doğası gereği insanların karşılanması gereken bir takım ihtiyaçları vardır, doğrudur; ama şu anki mevcut hayat ve sistem, gereksiz dallanmalarla dolu. Her taraf tuhaf davranış kalıplarıyla, rutinlerle ve ritüellerle bezeli. Karmaşıklaştıkça basitleşen ve düşük hâle gelen yapay bir sistemimiz var.

Her şeye rağmen bunca düşüklük içerisinde gelecek adına bizi umutlandıran yine entelektüel açıdan kendini zorlayanlar oluyor.

Aslında bir yandan da bunca saçmalığın sadece nüfus kalabalıklığından kaynaklanmadığını düşünüyorum. Belki de insan varoluşu kökten saçmadır. Şu an bu konuda kesin bir kararım yok.

Bu konu fazlasıyla göreceli olsa da insanın hayatta kalmak için yapmak zorunda olduğu hem doğal hem yapay faaliyetler beni varoluş ve hayat konusunda ciddi şekilde sonu gelmez buhranlara sürüklüyor. 


29 Eylül 2017 Cuma

İnsanlardan nefret ediyorum




Uyarı: Bu yazı büyük miktarda kin, nefret, öfke ve küfür içermektedir.

         
Ben de bir zamanlar normaldim, sağlıklıydım; ta ki insanlarla tanışana kadar.

Ne zaman insanlara ısınıyor gibi olsam yine orospu çocukluğu yaparak kendilerinden soğutmayı başarıyorlar.


Sorun kimde ve nerede bilmiyorum. İnsanların kendisinde mi? İnsan doğasında mı? Yoksa varoluşun kendisinde mi?

Fakat emin olduğum bir şey varsa o da insanların genelinin arka plandaki düşüncelerini, insan doğasını ve insan türünü gerçek anlamıyla sevmediğim...

Onlardan nefret ediyorum...

Beni, bu sevgisizliğin edebiyatını yapan biri olarak görmeye başladıysanız, yapmayın; ben bunun edebiyatını yapmıyorum, samimi olarak düşüncelerimi dile getirmeye çalışıyorum.

Çoğu insan oksijen israfından başka bir şey değil. Bu güruha ben de dahil olabilirim. Elime imkân geçtiğinde insanların çok büyük kısmını işkenceyle öldürme ihtimalim yüksek.

Öncelikle şunları söylemek istiyorum:

İnsanların algılama sistemini sikiyim.
İnsanların vermeye çalıştığı mesajları sikiyim.
İnsanların başka insanlara giydirmeye çalıştığı elbiseleri sikiyim.
İnsanların kendince yaptığı çıkarımları sikiyim.
İnsanların kendini mutlu etmek için gerçeği görmek istemeyişini sikiyim.
İnsanların yalanlara inanan taraflarını sikiyim.

 


Bu konunun sadece sevgisizlik, psikolojik durum veya yanlış insanlarla tanışmak gibi etmenlerle mi alakalı olduğunu tam olarak bilmiyorum. Fakat kendimce süreci ne zaman geriye doğru işleyip sorunun ana kaynağına ulaşmaya çalışsam mesele doğumuma kadar gidiyor; orada da kalmayıp insanlığın var oluşuna, oradan canlılığın varoluşuna ve en sonunda evrenin başlangıcına gidiyor.

Varoluşsal bir kötülüğün olduğu kanısında değilim ancak çevremizdeki bunca tantananın biz var olduğumuz için var olduğunu anladığınızda tablo biraz daha net hâle geliyor.

Bir zamanlar yukarıda küfür ederek yazdığım insanlara dair beni sinirlendiren hususlara hayatta birebir tanık olunca insanların bu paçoz ve pespaye düşünce ve eğilimlere kapılmasını zevkle izlerdim. Hatta onların bu kapılışlarını kolaylaştıracak, onların hoşuna gidecek eylem ve fiillerde bulunurdum fakat bu tavrımın zamanla yanlış olduğunun farkına vardım çünkü doğal akışa yapılan müdahale psikolojik olarak pek çok yük getiriyor. Diğer taraftan insanların aptalca çıkarımlarını ve düşüncelerini bilerek kolaylaştırmak pek ahlaki bir tavır değil. Daha da önemlisi insanlar bunu bile hak eden varlıklar değil.

İnsanlara dair yapılması gereken tek şey –benim de çok sonradan öğrendiğim şekliyle- umursamazlık. Çünkü umursadıkça işin içinden çıkamıyorsunuz ve kendi içinize gömülüyorsunuz. Yapılması gereken tek şey meğer umursamamakmış. Hayatın bize öğretmesi gereken ilk konulardan biri bu.

Samimi olarak söylemem gerekirse bu konuda hiç kimsenin benim gibi olmasını ve düşünmesini istemem. Hem pek çok sorunu beraberinde getiriyor hem de insanların varlığı yeterince yük değilmiş gibi bir de zihninize yeni yükler bindiriyor.



Gerçekten beni yaratan bir tanrı varsa bana yaşattığı bu zulmün hesabını vermeli.   

İnsanları sevmeme sebebim sadece "İnsanlardan çok kazık yedim, onların çok yanlışını gördüm" gibi bir alt yapı değil aslında. Ben insanların doğasına ve var oluşuna karşıyım. Yani ben kendimi de sevmiyorum. Evet insanların bana çok saçma gelen düşünce ve eylemleri var ama biraz daha düşündüğünüzde ve derine indiğinizde bunların zaten -bazı insanlar hariç- insanın doğasından kaynaklandığını fark ediyorsunuz. Tabii işi sadece insan doğasına yüklersek insan doğasına haksızlık olur. İnsanların kendinden de kanı bozukluk had safhada fakat bu insandan insana değişiyor.

İnsanların çoğu kendi kafasındaki algıyı sana zorla giydirmeye çalışan aşağılık insanlardır. Kafasındaki o giysiyi sana zorla giydirmeye çalışır. Kafasındaki o aptal fikri sana söyletmek için fırsat kollar. Senin tam olarak ne anlatmak istediğinin peşinde değildir; kafasındaki o aptalca düşünceyi doğrulatmak için anlattıklarını sündürür.


Umarım hepiniz bir gün meteor gören dinozorlar gibi "ayy çok heyecanlı" demeye kalmadan, ölürsünüz. 

Acı çekerek, bağırarak, çaresizce geberirsiniz.


Siyaset: İnsanlığın başının belası



Televizyon programları, sosyal medya, internet, gazeteler...

Siyaset ve siyasi gündem tarafından ele geçirilmiş durumdayız. İnsanların hemen hemen tamamının ortak şekilde maruz kaldığı tek gündem siyaset. Futbol da var fakat kapsam itibariyle siyaset daha geniş.

Siyasetin hayatımızı sürekli olarak etkilemesinin ve etrafımızı bir duvar gibi sarmasının insanların potansiyelini düşürdüğünü düşünüyorum. Evet, insanın gelişmesi için belirli koşullarda rekabet ve siyaset de gereklidir fakat siyasi gündem bizi öyle bir ele geçiriyor ki bir süre sonra insanlar tek gerçekliğin ve olması gerekenin sadece siyaset olduğunu zannediyor.

Toplum hâlinde bir arada yaşayan insanoğlunun siyasetten kurtulması çok zor görünse de en azından insanları ele geçirmesine dur denebilir. İnsanların kendilerine kurdukları yapay sistemler her zaman değişecektir. Bundan 300 yıl önceki sistemle şimdiki sistem farklıysa 300 yıl sonraki sistem de farklı olacaktır.

Aslında esas mesele insanların nasıl daha iyi yaşayacağı değil midir? Bir arada olmamızın hangi kıstaslara bağlı olacağıyla ilgili tartışmalar insan doğası açısından gayet doğal olsa da şu an dünyada ve ülkemizde mevcut bulunan siyasi atmosferin zaman kaybından öteye geçmediğini düşünüyorum.
Siyasi gündem insanları zehirliyor ve ufkunu daraltıyor. Makul ölçülerde oluşturulacak yapıyla birlikte asgari düzeyde ilgi gerektiren siyaset ve yönetim meseleleri şu an bütün insanların zihninde aşırı bir yük kaplıyor. İnsanlar hâlâ siyaset için yaşayıp siyaset için ölüyor. Siyasetin insanlar için vazgeçilmezliği çok eski dönemlere kadar geri götürülebilir. Sonuçta siyasetin doğasında kim kimi yönetecek kavgası var ve bu kavga iki insanın yan yana geldiği her yerde ve her şartta geçerli olabilir.

Akademisiyle, sosyal yaşamıyla, gündelik rutinleriyle, fanatikliğiyle, ideolojik saçmalıklarıyla ve iş yaşamına yansıyan taraflarıyla siyaset bizi ele geçirmiş durumda. Artık insanlık kendisine siyasete az kafa yoracağı bir sistem oluşturması gerekiyor. Böyle bir sistem oluştuğunda insanlar daha mutlu olur mu bilmem fakat insanların vaktini daha değerli şeylere ayırma şansı artar.

Diğer yandan senden benden farkı olmayan insanların sırf siyasi bir partide yer aldı diye her gün bize nutuk çekmesi, insanları nasıl isyan ettirmiyor hayret ediyorum hakikaten. İsyan etmek şöyle dursun herkes kendine siyasi bir idol seçip onun peşinden gidiyor; akıl alır gibi değil!

“Siyaset Bilimi”


Siyasi konularla ilgili konuşmak ve fikir yürütmek insanlar için zevkli olsa da dışarıdan bakıldığında siyaset o kadar komik ki. Siyaset Bilimi alanına ilgi duyduğum ve yüksek lisans yaptığım zamanlarda yeni yeni fark ettiğim bir durumdu bu. Aslında siyasetin koca karı dedikosundan farkı yok. Emin olun "bilimsel" denilen çalışmalar dahi öyle. Hatta benim "sosyal bilimler"e dair ilk şüphelerim de o zaman başladı. Şüphelerimi devam ettirdikçe “sosyal bilimler”in bilim sıfatını hak etmediği sonucuna vardım ve yazımda bu görüşümü anlattım. Siyasetle ilgili akademik yayınlar, hemen hemen birbirinin aynısı ve bomboş bilgilerle dolu. Aslında konular itibariyle ciddi olarak görülmesi gereken alanlar var ama artık o kadar fazla akademisyen var ki bu alanlarda okuduğunuz bütün metinler üç aşağı beş yukarı birbirine benziyor. Ayıca bütün bu "bilimsel" denilen çalışmalar ideolojilerin prangalarından kurtulamıyor.

Siyasetin ‘avantajları’


Siyaset, hem siyasetçiler için hem de gazetecilik, yazarlık ve akademisyenlik gibi siyasetle ilgili alanlar için çok avantajlı. Mesela benzer görüşteki insanlarla aranız iyi oluyor, çevreniz oluyor; insanlar alacağınız kararı ve değerlendirmelerinizi merak ediyor, ün sahibi oluyorsunuz; siyasete girmeseniz sizden haberi olmayacak insanlar sizi takip ediyor ve size bağlanıyor.
Artık bu döngünün bir şekilde kırılması lazım ama kısa ve orta vadede çok zor görünüyor. Sonuçta insanlara ‘iş’ ve konuşacak konu lazım.








28 Eylül 2017 Perşembe

Artık gelmesi gereken oyunlar ve filmler




Bir film izlerken veya oyun oynarken, farklı dünyalara gitmek ve farklı hikâyeleri yaşamak benim için bu dünyadaki en güzel hislerden biri. Kendi dünyamızdaki gerçekliğimiz o kadar sıkıcı ki, bu tarz yapımlar bizim için kaçırılmayacak bir fırsat oluyor. Fakat bazı yapımlar bizi üzüyor çünkü onlarla aramızdaki ilişki kimi zaman sekteye uğruyor.

Ticari konular, yapım süreci veya maliyetler bizi tekrar kendi gerçekliğimizle yüzleştiriyor. Evet maalesef farklı dünyaları yaşamak da bir maliyet gerektiriyor. Ben bu yazıda bizi kısmen üzen yapımlara değindim. Kısmen diyorum çünkü hepsinin yeri benim için ayrı ama bizi keşkelere boğmaları üzücü tarafı oluşturuyor. Çıkmasını istediğim yapımları Film ve Oyun olarak iki kategoriye ayırdım.

Aklıma geldikçe listeyi güncelleyeceğimi hatırlatmak isterim.




 FİLMLER



I'm Legend 2




I'm Legend'ı benim açımdan özel kılan post-apokaliptik atmosferle yalnızlığı güzel birleştirmesiydi. Adamlar resmen benim ütopyamı işliyorlardı: İnsanın olmadığı bir dünya. Evet belki yaratıklar vardı ama filmde yaratılan yalnızlık hissi çok başarılıydı.

Will Smith(filmde Robert) kariyerinin en iyi performanslarından birini bu filmde sergiledi. Kimsenin olmadığı bir dünyada pek çok imkâna sahip güçlü karakteri oynarken bir yandan da çaresizliğini güzel yansıtmıştı. Karakterin tek yönlü olmaması, Will Smith'e çok yakışmıştı.

Spoilerlı kısım başlıyor

Filmin iki sonu olduğunu bilyoruz. 
1. Robert'ın sonradan tanıştığı kız kurtulur, Robert ölür. 
2. Yaratıklarla anlaşma yaparlar. Robert ve kız kurtulur.
 
Filmin iki sonu da devam ettirilmeye müsait. Gerçi bu filmi devam ettirmek, büyüsünü bozabilir ama özellikle 2. seçeneği devam ettirmek heyecanlı olabilir. Çünkü bize çok fazla malzeme sunuyor. Bu malzemenin üstüne etkileyici bir hikâye kurgulanabilir.

  

Zombieland 2

 



Zombi filmlerinin gittikçe tek düze hâle gelmesi ve sıradanlaşması, olaya farklı yaklaşan yapımların sıyrılmasını sağlamıştı. Aslında bu durum zombi filmlerine özgü değildi. Örneğin sıradanlaşan bir diğer tür olan süper kahraman filmlerinde de, farklı tarza sahip filmler sıyrılabildi. Mesela Logan ve Deadpool bunlara örnek olarak verilebilir.

Klasik zombi hikâyesinden farklı olarak sayabileceğimiz Shutter of the Dead, Warm Bodies ve Zombieland'i sayabaliriz. Gerçi ben Shutter of the Dead'in çok abartıldığını düşünüyorum. Benim açımdan ne mizahı başarabiliyor ne de vermek istediği mesajı güzel sunabiliyor. Yine de zombi filmleri arasında farklı bir şey izlemek isteyenler için güzel bir seçenek.

Zombieland'in hikâyesi aslında o kadar farklı ve sıradışı değil. Fakat özellikle Jesse Eisenberg'ün (Filmde Columbus) oyunculuğu ve oynadığı karakteri filme ayrı bir hava katmış. Beni filmin içine çeken onun filme kattığı samimi histi. Onun dışında Woody Harrelson da çok güzel oynamıştı ve ortaya zombi yolculuk macera ve komedinin harmanlandığı bir yapım çıkmıştı.

Film listelerinde devam filminin ismine sürekli olarak rastlasak dahi bir türlü yeni bir haber alamamıştık yeni filmden. Fakat bu yıl düşen haberlere göre Zombieland 2 çıkacak. Hem senaristler hem de Woody Harrelson filmin müjdesini vermiş.

Ee artık bize de beklemesi düşer.

 Oyunlar



Half-Life 3 ya da Half-Life 2 Episode 3

 

Bu seri için daha ne denebilir ne yapılabilir gerçekten bilmiyorum. Çünkü "Half Life 3 nerede?" Sorusunu sormaktan artık insanların sıkıldığını tahmin ediyorum. Farklı Valve oyunlarının dosyalarından Half Life 3'e dair ipucu aramaya kadar varan bu arayışımız bir türlü mutlu sona ulaşmıyor. Kısa ve orta vade de ulaşmayacak gibi.

Half Life 3'e veya Episode 3'e en fazla yaklaştığımız an, Half-Life'ın senaristi Marc Laidlaw'un Episode 3'ün hikâyesini sızdırdığı andı. Hikâyenin Türkçesine şuradan ulaşabilirsiniz: Episode 3 Hikâyesi

Sızdırılan hikâyeyi ben çok beğendim. Hem gerilimli hem de güzel bir macera oyunu potansiyeli taşıyan bir hikâye. Fakat bu beğenim Valve'a daha fazla kızmama neden oldu çünkü belli ki adamlar da hikâye veya senaryo kıtlığı gibi bir durum yok. Her zaman söylendiği gibi bu serinin gelmemesinin en büyük sebebi öncü bir grafik motoruna sahip olmaması olabilir. Veya oyuncuların beklentilerini karşılayamama korkusudur. Üzerinden çok uzun yılar geçtiğinden dolayı beklenti her geçen gün artıyor ve yapımcılar, Half-Life 3 isteyen oyunculara baktıklarında büyük ihtimalle zombilere benzeyen insanlar görüyorlar.

Bu beklenti mevzuuna yapımcıların bu kadar takması çok doğru mu emin değilim çünkü en nihayetinde bu bir oyun. Eğer oynanış iyi olursa insanların diğer unsurlar konusunda daha az beklenti içerisinde olabilirler. Fakat tabii yeni oyuncu kitlesi ciddi anlamda grafik kalitesine bakıyor ve oyunu ona göre değerlendiriyor.

Half-Life'a dair umutlarım maalesef giderek azalıyor. Ölene kadar görür müyüm bilmiyorum ama yine de beklemeye devam edeceğim.

Battlefield: Bad Company 3

 


Battlefield yapmak istedikleriyle her zaman ilginç bir oyun olmuştur benim için. Bazı oyunlarında koskoca haritalarda Counter-Strike oynamaya mecbur kılındığımız zamanlar olsa da, oyun genel durumu itibariyle savaşı güzel yansıtan bir oyundu. Özellikle silah, araç gereç ve çevre sesleri çok başarılıydı. Son yıllarda gereksiz şekilde polisiye hikâyelere yönelseler de çizgisini korumayı başarmış bir yapım var karşımızda. Serinin en iyi iki oyunu bence Bad Company 2 ve Battlefield 2'ydi. Battlefield 2'nin devamını gördük ama Bad Company 2'nin devamını bir türlü göremedik.

Bad Company 2, multiplayerıyla ve nispeten farkılalaşabilen singleplayerıyla gayet güzel bir oyundu. Oyundaki belki de tek eksik silahların tasarımındaki dengesizliklerdi. Bu sorunu da çözmüş Bad Company 3 gerçekten çok güzel bir oyun olabilir. Ne zaman çıkar bilmiyorum ama bir gün mutlaka çıkacağına inanıyorum, inanmak istiyorum.

The Lord of the Rings: The Battle for Middle-Earth 3

 


RTS(Real-Time Strategy) türü ölüyor mu? sorusu üzerine yapılan tartışmalar sürerken insanların aklına gelen belli başlı strateji oyunları vardır. Bunlardan biri de The Lord of the Rings: The Battle for Middle-Earth serisidir. İlk oyunun singleplayer senaryosu, ikinci oyunun ise multiplayerı çok başarılıydı. İlk oyunun single modunu ağzı açık bitirmiştim. Çünkü o dönemde böyle bir sinematik sunum hakkaten çok etkileyiciydi. Sizi gerçekten hikâyenin içine dahil ediyordu. İkinci oyunun ise multiplayerı daha ön plandaydı çünkü ırklar daha uygun ve güzel şekilde oluşturulmuş ve dağıtılmıştı. İkinci oyun gerçek anlamıyla bir strateji deneyimi sunuyurdu. İki oyunun kendine has eksikleri vardı.

İşte üçüncü oyun bu eksikleri giderebilecek, gelişen grafik teknolojisiyle birlikte güzel bir orta dünya sunacak bir oyun olabilir. Olsa müthiş olur. Fantastik dünyalar ve yapımlar her dönem ilgi çekebilir, bu yüzden yeni oyunun ticari açıdan güçlü olabileceğini düşünüyorum.

Rise of Nations 2




Strateji oyunlarında beni cezbeden şeylerden biri kesinlikle çağ atladığımz zamanki dönüşümdür. Binaların, askerlerin, kıyafetlerin değişmesi insana ilginç bir haz veriyor. Belki de gerçek hayatta somut şekilde yaşayamadığımız dönüşümü ve çağ atlamayı bu oyunlarda yaşayabildiğimizden dolayı bize ilginç bir deneyim yansıtıyordu.

Rise of Nations, bu dönüşümü, taa ilk çağlardan günümüze ve geleceğin dünyasına taşıma iddiasında olduğu için üzerine büyük bir yük alıyordu. Bu ağır yüke rağmen, bize güzel bir deneyim yaratmıştı. Ha eksiklikleri yok muydu? Elbette vardı. Oyunda bir noktadan sonra kontrolü kaybetmeye başlıyordunuz. Fazla şehirler, birimler, teknolojiler sizi bir kaosa itiyordu. Ekstra silahlar ve wonderlar da cabası.

Benim kafamdaki devam oyunu, yine dönüşümlere önem veren fakat daha dengeli bir strateji deneyimi yaşatabilecek bir oyun. Mümkün mü? Kesinlikle. O zaman neyi bekliyoruz? Artık eski nesil strateji oyunları göremeyecek miyiz?

Hazır Age Of Empires 4 duyurulmuşken, Rise of Nations 2 çok güzel bir sürpriz olabilir.


Singularity 2











Bilindiği gibi oyun piyasası artık çoğunlukla multiplayer odaklı olmaya başladı. Hikâye odaklı oyunları çok seven biri olarak bu durum beni çok üzüyor. Yine de yeni nesilde hikâyesiyle göz dolduran etkileyici oyunlarla karşılaşabiliyoruz.

Singulariy, kendi dönemi için başarılı sayılabilecek bir oyundu ve bana göre hakkı yenmişti. Eksiklikleri vardı belki ama farklı oyunlardan esinlendikleri özelikleri oyuna güzel yediren, hikâye sunumu başarılı olan etkileyici bir oyundu. Sizi atmosferine çok kısa sürede adapte ediyor ve içine çekiyordu.

Oyunda altyazı özelliğinin olmamasına pek mantıklı izah getiremiyordum ama bütün bu eksikliklerine rağmen etkileyici bir oyundu. Güçlü bilimkurgu unsurlarını yeni oyuna taşıyabilmiş bir devam oyunu  uzun süre eve kapanma sebebim olabilir. Üstüne bir de gizemli bir hikâye olursa tadından yenmez.

 Medieval 3 Total War 





Total War serisi, en iyi savaş oyunu serilerinden biri. Ortaçağ sevdalısı biri olarak Medieval 2 Total War, serinin en sevdiğim oyunu. Bu ünvanını serinin yeni çıkan oyunlarına rağmen hâlâ koruyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri dediğim gibi Ortaçağ'ın etkileyici atmosferi, silahları, şövalyeleri ve epik atmosferi. Bu biraz kişisel bir tercih. Kim hangi dönemi daha çok seviyorsa büyük ihtimalle o dönemin oyununu daha çok sevecektir.

Yapımcılar şu an oyun dünyasındaki multiplayer ve free to play akımından etkilenmiş olacak ki, Total War Hammer ve Total War: Arena ile meşguller. Şu an tamamen bu yapımlara odaklanmış görünseler de, onların da mutlaka yeni bir Medieval oyunu hayal ettiklerini tahmin edebiliyorum.

Bu oyuna dair tek korkum, çıkmasının tahmin edilenden çok uzun sürmesi. Şu an free to playe yönelmelerini anlıyorum ama böyle bir yapımın devam oyunu çok ciddi çalışma gerektiriyor. Haliyle yapım sürecinin de çok zaman alacağını düşünürsek daha uzun yıllar Medieval oyunu göremeyebiliriz. Umarım süreç bir an önce başlar ve Ortaçağ'a dönebiliriz.