15 Ekim 2017 Pazar

Yolculuk (Öykü)



 


Yıl 2158

Hafif esintiyle sallanan perdeye uzun uzun bakan Albert bir anda irkildi. Geceleri çalışmaya onu teşvik eden sebepler teker teker gerçekleşiyordu. Önünde duran not defterinde hem büyük yolculuğa çıkmadan önceki beklentilerini hem de yolculuk sırasında yapacakları yazıyordu.

Tarihin kırılma noktalarında birine birincil gözden tanık olmak onun açısından kolay değildi. Büyük olaylar büyük sorumluluklar doğuruyordu. Bu seferki gelişme sadece haber bültenlerinde ilgi çekmek için abartılan konulardan çok ötesindeydi. İnsanlık tarihinin belki de en büyük sırrı çözülmek üzereydi. 

Karadeliklerin ötesine geçebilecek teknoloji artık insanların kullanımına hazırdı. Albert da bu teknolojiyi kullanacak bilim adamı olmayı hak etmişti. Gönüllülük esasına dayanan başvurularda ucunda ölüm olsa büyük bir ilgi olduğu gözlemleniyordu. Ölüm riskinin bu kadar yüksek olduğu göreve gösterilen yoğun ilgi çoğu insanı şaşırtıyordu çünkü başvuru kriterleri olabildiğince ağır ve seçiciydi. Kimisi ölmek için bu kadar şartın konmasına sinirlenerek bilim kurumlarından istifa etti.

Albert yarın yapılacak tören ve yolculuk öncesinde gece geç saatlere kalmayıp erken yatıp erken kalkmak istiyordu. Fakat heyecanı onu bir türlü uyutmuyordu. Aklına sürekli olarak gelen düşüncelerden kurtulmak için onları kâğıda yazmaya karar vermişti.

Etkileyici bulduğu vokalsiz soundtrackleri dinleyerek gecenin kucaklayan sessizliğine kendini bıraktı. Onu uyutmayan şey yolculuğun güvenliğinden ziyade kara deliğin onları nereye götüreceğiydi.

Albert'in yolculuğun güvenliğinden fazla endişelenmiyordu. Bunun sebebi D-7 adı verilen maddeydi. Bu madde sayesinde robotların ateşleme sisteminde gerçek anlamıyla bir devrim yaşamıştı. D-7 bol olmasa da çeşitli işlemler sonrasında roketler ve insanlı uzay araçları daha kolay fırlatılabiliyordu. D-7 ile planck enerjisi birleştirilmişti. Bütün insanların ağzı açık şekilde izlediği ve heyecanlandığı roket atışları yerini, saat başı kalkan şehir içi otobüslere benzeyen bir sisteme bırakmıştı. D-7'nin yanı sıra uzay araçlarının tasarımı ve yapımı da geliştirilmişti. Uzay kıyafetleri daha hafif ve daha koruyucuydu. İnsanlar her türlü yönden uzayda artık daha rahat hareket edebiliyordu.

Albert'in yüzünde büyük işler başardıktan sonra yapılan muhasabelerin durgunluğu vardı. Fakat içi bambaşkaydı. Olabilecek bütün senaryoların ve olası sonuçları hesap ederek kendini dizginliyordu. Normal bir insanın çıldırması gayet makul karşılanacak şartlar içerisinde gündelik yaşamın gereklerini getirmeye çalışıyordu.

Saat gece 2'ye doğru gelirken elindeki notu en sevdiği astronomi kitabının arasına sıkıştırdı. Oturduğu yerden kalktı. Müziği kapattı. Törenin akşama doğru olması onun için şanstı. Yine de hazırlanması için çok geç kalkmaması gerekiyordu. Saat 3'te yatıp 11'de kalktı.

Gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra ekip arkadaşlarıyla buluşmak üzere yola çıktı. Otomatik pilota yer ismini verdikten sonra arkaya geçti ve düşünmeye başladı. Sonuçta ölümün soğuk yüzünün samimiyetiyle karşılaşabileceği bir göreve çıkıyordu.

Buluşma noktasına geldiğinde üç ekip arkadaşını da bir masanın etrafında konuşurken buldu. Gayet keyifliydiler. Ekip bir kadın ve üç erkekten oluşuyordu. Yaşları 30-35 arasında değişiyordu.

Hector, çocukluğunda kısa boynundan dolayı dalga geçilen ezik çocuk hüviyetinden derslerde gösterdiği başarıyla sıyrılmıştı. Ethan, genellikle neşeli olan, insanları ve doğayı seven birisiydi. Rachel, ekibin tek kadın üyesiydi, uyumlu ve ekip üyeleri arasındaki bağı güçlendiriyordu, ekip arasında ara sıra meydana gelen tartışmaları Rachel hafifletiyor ve diğerlerinin işlerine odaklanmasını sağlıyordu. 

Bu görev için dört yıldır hazırlanıyorlardı. Sadece onlar bireysel olarak değil; neredeyse tüm dünyadan toplanan bilim insanları mühendisleri de bu görev için toplanmıştı. D-7'yi işleyen ve astronomi alanında yaptıklarından dolayı ABD, yine dünyayı temsil edercesine bu görevi de üstlenmişi. 

Albert onları böyle gördüğüne sevinmişti çünkü diğerlerinin de kendi gibi düşünceli olması yolculuğun sıkıcı geçmesine sebep olabilirdi. Albert onları gördüğü anda kendini topladı. Ortama ayak uydurmak istiyordu. Hepsini selamladıktan sonra yerine oturdu. Ethan ona dönerek "korkuyor musun?" diye sordu. Albert hiç beklemeden "Korku değil de heyecan var." dedi.

Rachel, söylemek istememesine rağmen içine gelen vesveseleri ortalığa dökerek onlardan kurtulmak niyetindeydi. "Galiba bizim için en kötü senaryo aracın kalktıktan kısa süre sonra infilak etmesi. D-7'den önceki fırlatmaları çok izledim. Çok ürkütücüydü." 

Hector yolculuktan önce insanların aklına bu tarz ihtimallerin gelmesini doğal karşılıyordu. Rachel'in psikolojisini anlayabiliyordu. "Merak etme Rachel, artık o dönemi silip yeni bir çağ açtık."

Albert etrafa göz gezdiriyordu. Neredeyse her gün gelip geçtikleri bir yer olmasına rağmen uzun uzun etrafa bakıyordu. Binanın neden bu kadar beyaz olduğunu bir türlü çözememişti. Araçlara, binalara, yaşamsal malzemelere genellikle grilik hâkimken bilimle ilgili binalar beyazdı. Hem de parlak beyaz. 

Saat gittikçe yaklaşıyordu. Artık ailerle son görüşmeleri yapma vakti gelmişti. Albert kimseyle konuşmadı. Çünkü kimsesi yoktu. Yetimhanede büyümüştü. Dördü beraber kalkıp koordinasyon merkezine doğru gitmeye başladı. Bu merkezde son direktifleri aldıktan sonra tören alanına gittiler.

Şaşalı ve bol alkışlı tören bittikten sonra uzay aracına doğru yöneldiler. Uçan kameralar onların yürüyüşünü anında bütün dünyaya gösteriyordu.

Uzay aracına bindiklerinde rahatlamışlardı. Fakat bu rahatlıkları uzun sürmedi. Çünkü artık büyük bir sorumluluk onların üzerineydi. Yeteneklerini gösterme vakti gelmişti.

Uzay araçlarının içleri de gittikçe basitleşiyor ve sıradanlaşıyordu. Kara deliklerin sırları hemen hemen çözülmüştü ama hâlâ öngörülemeyen sonuçlardan korkuluyordu. Bu yüzden pilot sistemini otomatikleştirmede çekingenlik gösterildi. İki pilot koltuğunun birinde Rachel birinde Ethan oturuyordu. Arkada ise Hector ve Albert aracın diğer kısımlarıyla ilgileniyorlardı. Hector, Ethan'ın olduğu tarafta aracın yanında oturuyordu. Albert, Rachel'in tarafında oturuyordu. 

Bütün dünyanın seferber olduğu o an gerçekleşmek üzereydi. Uzun bir süre geçtikten sonra gizem dolu bir fıçıya benzeyen kara deliğe girmek üzereydiler. Hepsi de nefesini tutmuştu. Mümkün olsa ellerini tutacaklardı. Birbirlerine sarılıp bu muhteşen ana tanık olacaklardı. Fakat mevcut şartlar herkesin yerinde sağlam şekilde durmasını gerekli kılıyordu. Hepsinin gözü uzay aracının önüne kilitlemişti. 

Kalp atışları hızlanmış, tüyleri diken diken olmuştu. Albert boğazının kitlendiğini hissediyordu. Ne zaman çok heyecanlansa hep böyle olurdu. Alışmıştı. 

Uzayın büyüleyici atmosferinin etkisinin geçmiş yıllara göre azalmaya başladığı böyle bir dönemde şimdi bu dört insan tekrar tekrar her saniye büyüleniyordu. Kendi acizliklerini hatırlamalarının yanı sıra bu kadar muazzam büyük bir büyüklüğe tanık olmanın sürekli kendini yenileyen hazzının içinde yüzüyorlardı. Uzayın içinde var olmak, okyanus içerisinde sınırlı yaşamla okyanusu keşfetmeye benziyordu. Her iki zamanda da insanlar dünya hayatının onları uyuşturduğunun farkına varabiliyordu. 

***

Şimdi karadeliğe doğru yaklaşıyorlardı. Karadeliğin onları çekecek kısmına çok az bir süre kalmıştı. Son tedbirlerden sonra Rachel uyarıyı yaptı ve kendilerini karadeliğe bıraktı.

Rachel, karadeliğe girdikleri anda çok ciddi şekilde sarsılacaklarını düşünüyordu. Fakat beklediği derecede olmadı. İlk girişte tek sorun çıkaran şey, iletişim sistemiydi. Aracın genelinde bir sarsılma hissedilmiyordu. Zaten tasarımların birincil hedefi buydu.

Hiç kimse konuşmuyordu. 

Herkes etrafına bakıyor, sessiz karanlığın çığlığını dinliyordu. İlk girişte ölmemişlerdi.

Uzun süren sessizlik sonrası Ethan, Rachel'a dönerek "Artık hızlanalım, yoksa bu gidişle ömrümüzün sonuna kadar burada kalabiliriz" dedi. Rachel onayladıktan sonra kara deliğe girene kadar ki hızlarına yükseldiler. 

Kara deliğe girdiklerinde beklentilerinin aksine daha dingin bir ortam vardı. Karşılıklı oturan Hector ve Albert kemerlerini çözdüler. Sistemlerin kontrol edilmesi gerekiyordu. Hector iletişim sistemlerini tekrar aktif hale getirmeye çalışıyordu. Fakat hâlâ hiçbir şey yoktu. Ölmemiş olmanın verdiği cesaretle hepsi işini görürken araç aniden sallandı. Kimse ne olduğun anlamadı. Ayaktaki Hector ve Albert yere düştü. Rachel, herkesin duyacağı bir şekilde "Sanırım öngörülemeyen sonuçlar gerçekleşiyor." dedi.

Sarsılma gittikçe şiddetleniyordu. Her tarafın karanlık olması yetmezmiş gibi önlerinde yumak gibi dalgalanan siyahımsı bir bölge vardı. Rachel ve Ethan geminin yönünü değiştirmeye çalışsalar da kontrol sistemi tamamen kaybolmuştu. Siyahımsı bölgenin rengi seçilebiliyordu. 

Rachel, Ethan'a göz ucuyla baktı, ikisi de ne olacağını anlamış gibiydi. Rachel, "Kontrolü tamamen kaybettim." dedi. Ethan, "Kurtuluşa hazır mısınız?" diye bağırdı. Ölümü kast ediyordu. 

Siyah bölgeye aracın ucunun değdiği andan itibaren zaman ve mekân çok katmanlı şekilde değişiyor gibiydi. Tamamen yutulduğunda araç bir ileri bir geri savuruluyor, ani değişimler ekibin başını döndürüyordu. Fakat kıpırdayamıyorlardı. Sadece gözleri çalışıyordu. 

Araç kendini yumaktan kurtardığında etraf bir anda parlamaya başlamadı. Her taraf bembeyazdı. Gözlerini kapatmak zorunda bırakacak kadar parlıyordu. Gözlerini kapattıklarında ise tam anlamıyla ölü gibiydiler. 

Bu durum kara delikle yumak arasındaki süreyle aynı zaman geçene kadar devam etti. Ve en sonunda etraf normalleşti. Gözleri kamaştıran beyazlık geçmesine rağmen ekip hâlâ hareket etmiyor ve gözlerini açamıyordu. Aracın motorları çalışmaya başlamıştı. İçerideki ekranlar ve ışıklar da tekrar açılmıştı.

Donukluk hâli 2 saat boyunca devam etti. Geçen süre boyunca bu donukluk hâli, onları olası yeni bir maceraya hazırladı. Adeta arınma hâli gerçekleştiriyorlardı. Fakat onlar bunun farkında değildi. Aracın içindeki eşyaların sesi olmasa belki de hiç uyanamayacaklardı.

Gözleri hâlâ kapalı olmasına rağmen duymaya başlamışlardı. Şiddetli bir irkilmeye sarsıldılar. Kalpleri olağanca hızıyla çarpıyordu. Sessizliği bozan seslerin arasında kalp atışları da vardı. 

Uyandıklarında hepsi vücudunu kontrol ediyordu. Gerçekten ölmediklerini anlamaları lazımdı. İlk uyanıklık hâlinde fark edemedikleri o müthiş mucizeye şimdi tanık olma vaktiydi. Araç evrenin içinde süzülüyordu.

Geldikleri yolla hemen hemen aynı olan bir rotaya düşmüşlerdi. Yapmaları gereken tek şey vardı: Dünyaya geri dönmek. Herkes kendi kontrolünü bitirdikten sonra birbirlerine baktı. Ekibin tekrar eski hâle dönmesi için birinin bir laf söylemesi gerekiyordu. Bu görevi Hector üstlendi: "Ah ne oldu bize böyle! Herkes iyi mi?" 

Albert, "Sanırım yaşıyoruz," dedi, insanın her an umut dolu olan doğasını yeniden canlandırarak. Ethan başardıklarını düşünüyordu ve gülmek istiyordu ama yüz kasları ona izin vermiyordu.

Rachel, uzayın hangi kısmına düştüklerini anlamaya çalışıyordu. Etrafına baktıkça geldikleri rotaya geri döndüklerini fark etti. "Acaba karadelik sadece bizim yönümüzü mü değiştirdi?" diye geçirdi içinden.

Albert ve Hector sarıldıktan sonra Rachel ve Ethan'ın yanına gitti. Hepsinin yüzünde tebessüm vardı. Ölmemiş olmalarının yanı sıra artık eve gitme vaktiydi. Bu yüzden ekstra sevinçliydiler. Görev tamamlanmıştı. Beklediklerinden daha kısa ve daha kolay geçmişti.
Geri dönüş için Rachel ve Ethan hiç endişeli değildi. Çünkü sadece geldikleri yolu tekrar kat etmeleri gerekiyordu. Bu onlar için çocuk oyuncağıydı.

Albert'in kafasını zamana dair düşünceler karıştırıyordu. "Zamanda yolculuk yapmış olabilir miyiz?" 

Hector kendinden emin bir şekilde "Bu sorunun cevabını dünyada alacağız." dedi. 

Dünyaya yaklaştıkça heyecanlanıyorlardı. Dünya atmosferine girdiklerinde ise artık her tarafları titriyor, görevi başarıyla yerine getirmenin huzurunu heyecanla karışık şekilde yaşıyorlardı. Geri dönüş boyunca ne anlatacaklarını kararlaştırıyorlardı. Ortak deneyimlerinin yanı sıra kendi kişisel tecrübelerini de konuşmuşlardı. Büyük ihtimalle onlara ne hissettikleri sorulacaktı. Hepsinin cevabı hazırdı. 

Bulutları görmek onlar için umudun tutkulu yönünü temsil ediyordu. Hemen hemen dünyadan ilk çıktıkları kısmın aynı tarafından şimdi yeryüzüne ineceklerdi. Yeryüzü şekilleri itibariyle aynıydı. Fakat kalkış yaptıkları yerde hiçbir şey yoktu. Kalkış yaparken etrafta pek çok tesis vardı. Hepsi de çok büyüktü. Şimdi onların yerinde sadece toprak vardı. Etrafta insan yapımı çok bir şey yoktu.

Uzay aracı her türlü araziye inebilecek şekilde tasarlanmıştı. Ayrıca içinde bir de kara aracı vardı. Bu da her türlü arazide yol olabiliyordu. Rachel uzay aracını fırlatıldıkları koordinata tam doğrulukla indirdi. 

Araç durduğunda Rachel ve Ethan da oturdukları yerden kalkmışlardı. Hepsi büyük bir sevinçle birbirine sarıldı. Rachel ağlıyordu. Ethan elleriyle yaşları silip tekrar sarıldı. Hector ve Albert bu sırada kara aracının yanına gitti. Bir an önce görevin başarılı olduğunu duyurmak istiyorlardı. Hareket etmeden önce hepsi tek tek sarılarak birbirini tebrik etti.

Kara aracı dört kişilikti. Araç otomatik pilota sahip olmasına rağmen Hector aracı kendi kullanmak istiyordu. Diğerlerinin bakışları arasında yan bölmelerinden ilkel bir direksiyon çıkardı. Mecburi şartları için hâlâ tasarımlarda mevcut bulunan bölmeye taktı. İşlemlerini tamamladıktan sonra "Uçuşa hazır mıyız?" diye bağırdı. Hepsi bir andan "Evet." diye bağırdı.  Araç toprağa çıktığında daha da neşelendiler. Ethan koordinatları Hector'a gösterdiğinde "Hepsi aklımda, sen yine de kontrol et." cevabını aldı. 

Ekibin aklındaki tek sorun bunca tesisin ve yapının nereye gittiğiydi. Albert, "Geleceğe gitmeyi tartışırken geçmişe mi gittik" diye bir soru sordu. Rachel, "Ama bu imkânsız bizim için zaman yavaşlarken dünya için normal seyrinde ilerlemesi lazım." cevabını verdi.

Ethan, "Bence canımızı hiç sıkmayalım. Şehre gittiğimizde neyin ne olduğunu anlarız." dedi. Araç toprak arazide NASA'nın ana karargâhının koordinatlarına göre ilerliyordu. Karargâhı geniş bir açıdan gören tepelik kısma geldiklerinde neşelerini yerle bir eden bir manzarayla karşılaşmışlardı. Karargâhın yerinde de hiçbir şey yoktu. 

Florida'daki bu karargâhın yerinde olmaması endişe verici bir durumdu. Çözemedikleri bu kayboluş gittikçe daha katmanlı bir hâl alıyordu. Karargâh yerinde yoktu ama sol tarafa baktıklarında altıgen şekillerle kaplanmış kubbe şeklinde mat bir bina gördüler. Şimdi orada kendilerine doğru gelen üç hava aracı vardı. Kendi dönemlerindeki hava araçlarına benziyordu ama daha gelişmiş görünüyordu. Helikopterlerin çok daha gelişmiş hâline benziyorlardı. En azından birilerinin yaşadığını görmek onları az da olsa sevindirmişti. Neler olduğunu bilmedikleri için yerlerinden kımıldamadan üç hava aracını bekliyorlardı. 

Karşılaşma gerçekleştiğinde araçlarının içinden bir ses, " Aracınızı durdurun ve aşağı inin, aksi hâlde yok edileceksiniz." dedi.

Hepsinin adeta kanı donmuştu. Gururla karşılanmaları gerekirken şimdi ölümle tehdit ediliyorlardı. Bu tabloyla karşılaşmak onları hem sinirlendirmiş hem de üzmüştü. Yine de tanımamaları normal diyerek helikoptere benzeyen aracın içinden gelen sesin dediğini yapmışlardı. 

Araçlarından sakin bir şekilde bozuntuya vermeden indiler. Rachel kim olduklarını söyleyince onların kendilerini tanıyacağını düşünüyordu. "Biz karadeliğin içinden geçmekle görevlendirilmiş ekibiz. Görevimizi tamamladık. Bizi yetkililere götürün. Onlar bizi tanıyacaktır."

Araçlardan bir cevap gelmedi. Öylece duruyorlardı. Yaklaşık 10 dakikadır devam eden bu bekleyiş sonunda bitti. Araçlar aşağı indi. Her birinin içinden bir robot çıktı. Ekip şaşkındı. Gitmeden önce robot ve yapay zekâya dair çalışmalar devam ediyordu ama bu seviyeye bu kadar kısa sürede gelmeleri inanılması güç bir gelişmeydi. Albert, "Sandığımızdan daha ileri bir tarihe gitmiş olabiliriz." dedi. 

Robotlar aradaki mesafeyi kısa adımlarla kat ettikten sonra ekibin tam karşısına dikildi. Herkes birbirini süzüyordu. Robotlar gri ve siyah arasında canlı bir renkteydiler. Dış vücutlarında herhangi bir kablo görünmüyordu. Hareketleri esnekti. Bir insanın robot kostümü giymiş hâline benziyorlardı. Robotun yüzü de insan yüzü gibiydi. Tasarım olarak robotlar ekibi çok etkilemişti, hayranlıkla onları izliyorlardı. Bunları yapan ve kontrol eden insanları çok merak ediyorlardı. Böyle bir tasarımı ancak ileri seviyede zeki bir insan topluluğu yapabilirdi. 

Robotlar da gelişmiş gözleriyle onları süzüyordu. Ortadaki robot bir adım öne çıkarak "Bizimle gelin sizi yetkililerle görüştüreceğim." dedi. Robotsu bir sesi yoktu. Sesi ve mimikleri insan gibiydi. Ekip şaşkın bakışlar arasında onları takip etmeye başladı. Robotun kollarının yanında ve göğsünün sol tarafında O-12 yazıyordu. Diğer robotlarda da O-8341 ve O-29467 yazıyordu. Hepsi araçlara bindiğinde şaşkın tavırları devam ediyordu. Albert "Sizler kimlersiniz? Yıl kaç?" diye sordu. 

O-12, "Merakınızı anlıyorum. Yetkililer size gereken bilgiyi verecek şu an için yılı söyleyebilirim. 2458 yılındasınız."

"Ne, nasıl, olamaz..." gibi sesler yükseliyordu araç içinde 300 yıl geleceğe gitmişlerdi. Bir sapma bekleseler de bu rakam onlar için ürkütücüydü.

Rachel sorulara devam etti. "Bizim zamanımızdaki tesislere ve binalara ne oldu? Neden hiçbiri yok?" 

O-12, "Her sorunuza cevap bulacaksınız. Lütfen biraz sabredin." dedi.

Hector sinirlenmeye başlıyordu. "İnsanlara ne yaptınız çabuk açıklayın. Bizi de öldürmeye veya köle yapmaya mı götürüyorsunuz?"

O-12 güldü. Aracı o sürmüyordu. Koltuğu çevirmiş ekibe bakıyordu. Florida'nın üstünden geçerken bir şok daha yaşadılar. Çünkü şehir tamamen terk edilmiş ve harap hâldeydi. Bazı kısımları toprakla ve ormanla kaplanmıştı. Belli ki uzun süre önce terk edilmişti. Hepsi aracın camına yapılmış şehri inceliyorlardı. Kendi yaşadıkları yerleri merak etmeye başladılar.

Hiçbir şekilde konuşmayacak gibi duran O-12, onların hâlini görünce üzüldü. "U-6 çok uzun yıllardır böyle. Bu şehirler tehlike saçmaktan başka bir şeye yaramıyor."

Hector, "Orası U-6 değil, Florida." dedi, hüzünlü bir sesle. O-12 soğuk bir sesle "Eski isimlerin artık bir önemi yok.” dedi. Albert, "Her şehre bir isim mi verdiniz?" diye sordu.

"Evet. Uzun isimlerin gereksiz olduğunu fark ettik."

Rachel, hâlâ nereye gittiklerini bilmediklerini hatırladı. "Peki, bizi hangi şehre götürüyorsunuz?"

"U-9'a. Eski adıyla Washington DC'ye."

"Eyalet oldu yani."

"Evet."

U-9'a geldiklerinde onları yine "biz nereye düştük" sorgulamalarına yol açan bir manzarayla karşılaştılar. Klasik evler artık yok olmuştu. Her tarafta birbirinin aynısı tek katlı gelişmiş binalar ve tesislerle doluydu. Dikey yapılanmadan eser yoktu. Sadece büyük siyah küpe benzeyen bir yapı çok katlıydı. O-12 bu binayı göstererek "Yönetim merkezimiz burası." dedi. 

Ekip hiçbir şey konuşamıyordu çünkü etrafta insan yoktu. Her taraf robot doluydu. Yönetim merkezi üniversite kampüsüne benzeyen bir alanın ortasında yer alıyordu. Normal bir kampüsten çok daha büyüktü. 

Araç, yönetim merkezinin yakınında durdu. Aşağıda binlerce robot onları bekliyordu. Dördünün de aklında aynı soru vardı: “Neden hiç insan yoktu? Robotların insanları bu kadar kolay yenmesi ve yok etmesi nasıl mümkün olabilirdi?”

İnecekleri sırada ekipte gerçeklerle yüzleşmenin endişesi ve heyecanı vardı. Akıllarından geçen ihtimalleri aralarında konuşacak, istişare edecek fırsatı bulamamışlardı.

Robot kalabalığının önünde karşılama merasiminden sorumlu gibi duran 5 kişi onları bekliyordu. İçlerinden biri öne çıkarak gülerek elini uzattı. "Sizi uzaylı sanmıştık."

Ekipten ses çıkmıyordu. Robotun eli havada kalmıştı. Rachel kendine gelmeye çalışıyordu. İçlerinde, mevcut durumu anlamanın zorluğunu aşıp olağan akışa bırakması gerektiğine en yakın oydu ama o da çoğu şeyi anlamıyordu. Robot elini çekmek üzereyken Rachel robotun elini tuttu. Dağınık bir görüntü vermenin zararlarına olacağına inanıyordu. Kafasını biraz daha kaldırıp numarasını okudu: "O-7"
 
"Tanıştığımıza memnun oldum. Sayın..."

"Rachel."

"Evet Rachel. Hehe."

Bir adım öndeki Rachel'in arkasındaki üç ekip üyesi bu diyalog üzerine birbirine baktı. Robotu böyle neşeli görmek akıllarındaki son ihtimaldi. Robotların mimiklerinin gelişmiş olması teknolojinin sandıklarından daha fazla ilerlemiş olduğunu gösteriyordu. 

Rachel, içinde dışarı çıkmak istediği için parmaklıklara tüm gücüyle vuran mahkûm gibi duran o soruyu sordu: "İnsanlar nerede?"

O-7 böyle bir soru geleceğini tahmin ediyordu. İlk başta biraz güldükten sonra arkasındaki kalabalığa döndü ve bağırdı: 

"Arkadaşlar, insanlar nerede?"

Hepsi hep bir ağızdan karşılık verdi:

"Burada."
 
Hector öne atıldı. "Bizi kandırmayın. Ne yaptınız onlara? Ne yaptınııızz!"

Ethan ve Albert Hector'u durdurmaya çalıştı. O-7 güldü. Yanındaki robotlar O-7'nin önüne geçti. Belli ki korumaydılar. Arkadaki robotlar ise Hector'a gülüyorlardı. O-7 Hector'un bu tavrını olağan karşıladı. Beklediği bir tavırdı. "Gelin isterseniz içeride konuşalım. Bütün sorularınıza cevap bulacaksınız."

O-7'nin içeri girme teklifi karşısında ekip yan yana geldi ve ayaküstü toplantı yaptılar. Burada güvenlik ve temel ihtiyaçlarıyla ilgili temennileri kararlaştırdılar. Toplantı bittikten sonra Rachel, O-7'ye döndü kendilerini tanıtmaya başladı. "Biz 2158'de karadelik görevini yerine getirmekle görevli ekipteniz…"

O-7  Rachel'ın sözünü kesti. "Bu tarz önemli konuları ayakta konuşmayalım. İçeri girelim. Yorgunluğunuz yüzünüzden okunuyor."

Merkeze doğru ilerlemeye başladılar. O-7 yanındaki robota “Arkadaşların iddiasını araştır." dedi Cümlesini bitirdiği anda Ethan, "Ailemi görmek istiyorum." dedi. O-7 yanındaki robota tekrar döndü. "Peki, onu da araştıralım." 

Görevlendirdiği robot görevi aldıktan sonra hızlanmaya başladı ve farklı bir yöne doğru gitmeye başladı. O-7, ekibi bilgilendirmek istiyordu. "Arşiv bölümümüze gidiyor. Görüyorsunuz bu aşkın sistemimizde dahi bu tarz işleri yapacak birileri lazım oluyor. Güvenlik hizmetleri, getir-götürler ve barınma gibi konular hâlâ üzerinde düşülmesi gereken konular. Hâlâ rutinlerimiz var. Bunlardan kopamıyoruz. İnsanlık yapaylık üreten bir canlı olmasının yanı sıra aynı zamanda rutinler de üretiyor. " 

Küp şeklindeki binanın siyahlığı gözü alacak düzeydeydi. Her robot kendine göre üzerine çeşitli aksesuarlar ve yazılar takmıştı. İsim yazan kısımlar haricinde vücutlarında değişiklik yapabiliyorlardı.

İçeri girdiklerinde bu yapının büyüklüğünü daha fazla görme şansı yakalamışlardı. Sağ ve sol tarafta aşağı doğru inen devasa gelişmiş asansörler vardı. Asansörler haricinde her robot ayaklarına koyduğu bir aletle aşağı veya yukarı gidebiliyordu. 

O-7, "Toplantı salonumuz yukarıda" dedi. Toplantı salonuna girdiklerinde O-7 ve ekibin yanında 4 konuma vardı. Onlar uzak köşelerde duruyorlardı. Albert, "Bazı alışkanlıklar hiç değişmeyecek mi?" diye düşündü. Salonun ortasında çok büyük bir yuvarlak masa vardı. O-7 masayı göstererek "İşte ülkemizi buradan yönetiyoruz." dedi.

Albert çevresine hızlıca göz gezdirdi. "Etrafta hiç ABD flaması göremedim."  

"Hmm... Sence artık ABD'ye ihtiyaç var mı? İşte karşınızda Yeni Dünya."

Kafalarında bir şeyler oluşuyormuş gibiydi. Belli ki robotlar insanları yok etmiş, kendi düzenlerini oluşturmuşlardı. Rachel kafadaki bu düşüncelerin sözcülüğünü yaptı. "Yani robotlar dünyayı ele geçirdi öyle mi?"

O-7 güldü. "Hayır Rachel. Az önceki gösteri şaka değildi. Biz gerçekten insanız. Ne robotuz ne de başka bir bölgedeki bir insanın teknolojiyle kontrol ettiği araçlarız. Biz, insanlığın yaşadığı en büyük devrime tanıklık eden canlılarız. İnsan bilincinin robot bir sisteme yüklenmiş hâliyiz."

Hector, haricinde diğerleri sakince dinliyordu. İçlerindeki duygular karmakarışıktı ama öncelikle hedefleri ne olduğunu doğru düzgün anlamaktı. Fakat Hector böyle değildi. O-7'nin söyledikleri onu sarsmıştı. "Hayır, hayır olamaz." diyerek bağıldı. Ethan tutmaya çalışsa da başaramadı. Düşüşünden itibaren 10 saniye geçmişken içeri O-8725 girdi ve Hector'un yanına yöneldi. O-7, "Merak etmeyin arkadaşınızı uyandıracak" dedi.

Çok geçmeden Hector robotun müdahalesiyle uyandı. Robot eliyle Hector'un kafasını sarmalıyordu. İşini bitirdikten sonra Hector bayılma sonrası sersemliğini de üzerinden arttı. O-7, O-8725'e teşekkür etti ve robot odadan çıktı. Hector uyandıktan sonra O-7 uzun süredir ayakta durduklarını fark etti. "İsterseniz ayakta durmayalım, şurada hacmimize uygun bir masamız var. Oraya oturalım. Benim için sorun değil de siz yorulmuş olmalısınız."

Masaya oturduklarında ekibin aklına acıktıkları geldi. Aslında çok aç olmalarına rağmen sürekli olarak maruz kaldıkları şok bombardımanı açlık hissini unutmalarına neden olmuştu. Açlığı ilk dillendiren Ethan oldu. "Çok acıktım. O kadar ağır şeyler yaşadık ki, açlık gibi temel bir ihtiyacı bile arka plana itmişiz." Rachel, Hector'a dönerek "Araçtaki yiyecekleri ne yaptın?" dedi.

"Hâlâ araçta."

O-7,  "Merak etmeyin birazdan getirecekler." dedi. Rachel "Hangi ara söylediniz?" diye sordu.

"Yapmayın arkadaşlar 2458 yılındayız. Bırakın da bu kadar basit bir teknolojimiz olsun. En iyisi yemekleri bekleyelim. Siz onları sindire sindire yiyin sonra konuşalım."

Yemekler yendikten sonra O-7, "Nasıl daha iyi misiniz?" diye sordu ve güldü. Kimse cevap vermedi. Rachel konuyu değiştirdi. Neler olduğunu bir an önce öğrenmek istiyordu. "Siz şimdi bilinçli bir insan mısınız?"

"Kesinlikle. Aramızdaki belki de tek fark vücudumuz." 

Ethan, "Acıkma yok, uyku yok, rüya yok, hastalık yok öyle mi?"

"Tam sayılmaz. Evet, acıkma ve hastalık yok ama bazen kendimizi dinlendirmemiz gerektiğini hissedebiliyoruz. Fakat bu çok nadir oluyor. Senede 2 saatlik vücut dillendirme yeterli olabiliyor. Ayrıca çok nadir olsa da rüya görüyoruz. Fakat genellikle önceki yaşamımızla alakalı anıların değişkenlik göstermesi şeklinde karşımıza çıkıyor."

Hector, fiziki olmasa da zihinsel olarak hâlâ yorgundu. "İnanamıyorum, gerçekten inanamıyorum. Bu bir rüya değil değil mi?"

"Bana sorarsan gerçeklik her zaman sıkıcıdır. Ama kaçınılmaz konularda uyum sağlamayı bilmeliyiz. Evet, her şey gerçek."

Albert nüfusun kendi dönemlerine göre azaldığını görüyordu. "Şehirlere ne oldu? Bunca insan nerede? 300 yılda nüfusun çok daha artması gerekmiyor muydu?"

Soruyu duyan O-7 arkasına yaslandı ve konuşmaya başladı. "2262 yılındaki virüs salgınında dünya nüfusu 50 milyona düştü. Bu 50 milyonun içinden kısa sürede ölen pek çok insan oldu. Bu kadar ağır bir azalmaya rağmen teknoloji hızı aksayarak da olsa ilerledi ve zamanla ivmelendi. Bilinç aktarımına kadar varan süreç bundan sonra başladı. 2403 yılında da bilinç aktarımını gerçekleştirdik. Ben 2357 yılında doğdum."

Albert sorularına devam etti. "Hangi virüstü? Çıkış sebebi neydi?" 

"Bilmiyoruz? Aslında buna çok kafa yormadık da denebilir."

Hector kritik sorulardan birini dillendirdi. "Sonsuza kadar böyle mi yaşayacaksınız? Hiçbir amaç olmadan?"

"Amaç sadece et ve kemikle ilgili bir şey midir? Bence alakası yoktur. Evet, amacımız var. Vücudumuz değişse de hâlâ insanız. Zaman ve mekândan soyutlanmak şu anki önceliğimiz."

Rachel, "Bizim yolculuğumuzdan sonra uzayda ne gibi gelişmeler oldu?" diye sordu.

O-7 yüzünü astı. İçini çekti. "Sizin yolculuğunuzu arkadaşlar araştırıyor ama sizin söylediğiniz tarihten sonraki süreci aklıma getirdiğimde uzayda çok bir şey yaptığımız söylenemez."

Rachel hayrete düşmüştü. "Nasıl olur? Bu mümkün değil. Bizi törenle bütün dünya uğurladı. Herkes çok heyecanlıydı. D-7 mi bitti yoksa?"

"D-7? O da nedir?"

Ekip üyelerinin kalp atışları hızlanmaya başladı. O saniyelik, hatta saliselik sürede hayatı sorgulamaya başladılar. Rachel titrek bir sesle "Na.. Nasıl yani? Siz D-7'yi bilmiyor musunuz?"

"İlk defa sizden duyuyorum. Tarihi kayıtlarda da hiç rastlamadığım bir kavram."

Ethan kafasını salladı. "İşte şimdi iş biraz daha eğlenceli olmaya başladı."

O-7 ilk defa duyuyordu D-7’yi. Tepkilerine baktığında çok önemli bir madde olduğunu anlıyordu. "Çok mu önemli bir şey bu D-7?"

Rachel'in cevap verecek takati yoktu. Albert konuştu onun yerine. "Uzay araçlarının daha kolay fırlatılmasını ve uzayda daha kolay yol almasını sağlıyordu. Ayrıca devletlerarasındaki ilişkiyi geliştirmişti."

"Biliyordum. İnsanların bir yerlerde yanlış yaptığını biliyordum."

"Neden bahsediyorsunuz?"

"Uzaya dair çalışmalar her zaman devam ediyordu. Fakat sizin bahsettiğiniz seviyeye bir türlü ulaşamadık. Hâlâ ilkel yöntemlerle ateş gücüyle elle itercesine uzay aracı fırlatıyorduk. Virüs salgınından sonra bütçeyi farklı alanlara yönlendirdik ve sonuçta şu anki bilinç düzeyine ulaştık."

Albert heyecanla atıldı. "Biz aynı dünyalardan mı bahsediyoruz?" Albert heyecanlanmıştı çünkü yolculuğa çıkmadan önce yazdığı nottaki maddelerden birinde paralel evrene gidebileceklerinden bahsediyordu.

O-7, Albert'in kastını anlamıştı. "Paralel evrenlerden mi bahsediyoruz?"

"Aklıma başka bir şey gelmiyor."

"Açık söylemek gerekirse sizi gördüğüm anda düşündüğüm şeylerden biri buydu fakat başlangıç itibariyle bunu gündeme getirmek bizi yanlış yönlendirebilirdi."

Hector geri dönmek istiyordu. İşlemleri hızlandırmak niyetindeydi. "Arşivler ne oldu?"

O-7, "İyi hatırlattın. Hemen soruyorum." dedi. İki saniye bekledikten sonra "Geliyormuş" dedi.

"Hemen nasıl sordun?"

O-7 gülerek "Telepatiyle," dedi. "Hayır, hayır geçmiş dönemlerdeki telepati hikâyelerini okurken çok eğleniyordum. Bizdeki tamamen teknolojinin marifeti. Zaten insan doğası gereği iletişimi ve ulaşımı olabildiğince hızlı geliştirmek ister, bilirsiniz."

Sözünü bitirdikten kısa süre sonra içeri O-48119 girdi. "Arşivleri getirdim efendim" diyerek O-7'ye küçük bir kutu verdi. 

O küçük kutudan dört parçalı bir görüntü sistemi çıktı. Görüntüler çok netti. Hayatlarında gördükleri en yüksek çözünürlüklü ekrana sahipti. Ekrandan belgeli videolar oynamaya başladı. 2158'in arşivleri ekranda gözükmeye başladı. Uzayla ilgili olan gelişmeler kendi dünyalarına göre çok azdı. Şehirler de birbirinden farklıydı. Sonra fotoğraflarla beraber bir ses konuşmaya başladı:

"2158 yılındaki bütün arşiv kayıtları incelenmiş olup bahsi geçen şekilde bir törene ve yolculuğa rastlanmamıştır. DNA testi ve beyin taraması yapılan uzay yolcusu olduğunu iddia eden dört kişinin asıl kimlikleri arşivden çıkarılmıştır. Bu arşivler ekrana yansımaktadır."

Dörde bölünen ekranda isimlere denk gelecek şekilde kişisel kimlik bilgileri, fotoğraflar ve diğer kayıtlar ortaya konmuştu. Hepsi de ne yapacağını ne düşüneceğini bilmiyordu. Çünkü ekrandaki bilgilerde onlar temel bilgiler aynı olmakla birlikte bambaşka insanlardı. Albert yetimhaneden ayrıldıktan sonra uyuşturucu çeteleriyle takılmaya başlamış ve 24 yaşında silahlı saldırıyla ölmüştü. Rachel, işadamlarına metreslik yapan kız gruplarının üyesiydi, 64 yaşında ölmüştü. Hector, hurdacılıkla geçinen biriydi ve 33 yaşında intihar etmişti. Ethan, siyasetçi olmuştu ve başkan yardımcılığına kadar yükselmişti, o da 85 yaşında ölmüştü.

Hepsinde de aynı psikoloji vardı: "Bu ben olamam."

O-7 onları yatıştırmak ve olağanüstü olan bu durumu normalleştirmek istiyordu. "Bu kadar saşıracak bir şey yok. Canınızı sıkmayın. Sonuçta 20. yüzyılda yaşamıyoruz. Ayrıca bunca gelişmeye rağmen hâlâ evreni çözemedik. Düşünün şu an ölümsüzlüğe en yakın bir konumdayız ve her saniye yeni bir şeyler öğrenmeye devam ediyoruz."

Hector sayıklamaya başladı. "İyi de bunlar gerçekse ben kimim?"

O-7 Hector'un ismini biliyordu ama ekranda görünen ismi görmüş gibi bir tavır takındı.

 "Hector sana bir şey sormak istiyorum: İnsan nedir?"

"Bilmiyorum, bu ara hiçbir şey bilmiyorum." 

"Bir dönem sürekli olarak geçmiş insanların düşüncelerini okuyordum. Hepsi de bedensel ihtiyaçlarını hakikat sanıyorlardı. Hayatlarını, düzenleri ve idealleri bunun üzerine kuruyorlardı. İyi de ben dediğimiz şey vücudumuzla eşit bir şey midir? İnsan fiziki olarak diğerlerinden ayrılan bir canlı mıdır? Veya ayırt edici özelliği bilinç midir? İnsan o aptal ailelerin ucuz çocuk sayısı planlamasının bir parçası mıdır? Geçmiş insanın bir toprak mahsulünden farkı nedir? İşte şimdi insanlık vücudu olmadan yaşıyor. Anıların acıdan zevk aldıran zayıflıkları bitmiş ve hayvani arzularımız olabildiğince azalmış hâlde buradayız. Size bir şey söyleyi mi? Bunca gelişmeye rağmen ben bile hâlâ kim olduğumu bilmiyorum. Ölüm, bir yandan manaya veya sonuca ulaşmak gibiyken bir yandan da korkutuyor. En azından eski insanlar için böyleydi. Ölüm benim için şu an çok uzaktayken bana bunun cevabını kim verecek söyler misiniz? Zaten milyarlarca yıldız varken insanın neden var olduğunu bir türlü anlayamıyorum, bir de üstüne gerçekte kim olduğumu araştırmak zorunda hissetmek beni sinirlendiriyor ve bunaltıyor biliyor musun?"

O-7 sözlerini bitirdiğinde bir sessizlik oluşmuştu. Önceden suskunlukları O-7 bozarken artık o da uzun süredir yapmadığı bir şeyi yapıp buhranlarını hatırladı. 

Sessizliği bozan Hector'du. "Ben artık eve dönmek istiyorum. Gerçek evime."

O-7 düşünceli duygu durumundan kurtulup tekrar mevcut ana odaklandı. "İsterseniz bugün dinlenin. Yarın sağlıklı bir kafayla ne yapacağınıza karar verirsiniz."

Ekibin ağzından tek kelime dökülmedi. Sadece başlarıyla onayladılar. 

"Güzel. Yataklarınız hazır. Sizi rahat ettirmek için uzun süre yumuşak madde aradı arkadaşlar."

Hep beraber binadan çıktılar. Onlar giderken robotsu insanlar onlara uzun uzun bakıyordu. Kapıda araç hazır bekliyordu. O-7 hepsinin elini sıkarak uğurladı.

Kampüsün dışındaki evlerden biri ayarlanmıştı. İçinde yiyecekler ve su vardı. Dört ayrı oda ve hepsinde ayrı yatak vardı. Fakat tuvalet yoktu. Rachel, onları getiren O-660'a "Tuvalet nerede?" diye sordu. "Hiçbir yerde tuvalet bulamazsınız. Dışarıda toprağa yapabilirsiniz. Yaptıktan sonra lütfen toprakla örtün."

Hepsinin de yüzü atmıştı. Törenlerle uğurlanan dünya kahramanları, şimdi tuvalet ihtiyacını nasıl karşılayacaklarına dair emirler alıyordu. Kısa süreli bozgun hâlden kurtulup ihtiyaçlarını gidermek istiyorlardı. Dördü de kendilerine ayrılmış suyu yanına olarak bahçeye açılmıştı. Onları gören robotsu insanlar kahkahaya boğuluyordu. Ethan, "İnsan doğası hiç değişmiyor." diye düşündü.

İşlerini bitirdikten sonra geri döndüler. Hepsinin ayrı odalarda olması büyük avantajdı. Çünkü aynı odada olmak demek lafın lafı açması demekti. Albert, içinde bulunduğu durumun onu dalgın yapıp uykusuz bırakacağından korkuyordu ama hepsi de sandığından daha fazla yorulmuştu. 

***

Kimisi 14 kimisi 15 kimisi 16 saat uyumuştu. Her uyanan evin ortasında bekliyordu. Saat gece 4 olmasına rağmen dışarısı gündüz kadar aydınlıktı. Her taraf öğlenki kadar kalabalıktı. Kahvaltılarını da yaptıktan sonra artık ne yapacaklarını planlamaları gerekiyordu.
Hector, "Ben kararımı çoktan verdim ve söyledim." dedi. Diğerleri de en az onun kadar gitmek istiyordu. Rachel içinde bulundukları durumu açıkladı. "Aslına bakarsan çok fazla tercihimiz yok. Sonuçta buraya keyif için değil bir görev için geldik." Albert, "Haklısınız," diyerek araya girdi. "görevi aslında tamamladık, karadelikten geçtik ama geri dönüp haber vermeden hiçbir şeyi başarmış olmayız."

Ethan düşünceliydi. "Peki ya karadelik bizi başka bir evrene fırlatırsa?"

Kısa bir sessizlikten sonra sözü Rachel aldı. "İhtimal dâhilinde ama o bizim sorunumuz değil."

Albert iç çektikten sonra konuşmaya başladı. "Sanırım herkes hem fikir. Zaman kaybetmeden yola çıkalım bence." 

Rachel, "Sabah olsun kararımızı öyle söyleyelim. Şimdi her yer aydınlık olsa da, güneşi görmeden hiçbir yere gitmek istemiyorum." dedi.

Hector, "Biz şimdi 300 yıl geleceğe gittik ya hani geri döndüğümüzde 300 yıl geçmiş mi olacak?" sorusunu ortaya attı. Kafasının karışık olduğu heyecanlı tavırlarından belliydi.

Albert, umut kırıcı olacağını bilerek en muhtemel senaryoyu söyledi. "Mantıki olarak geri döndüğümüzde de bir 300 yıl daha geçmesi lazım. Yani kimse ailesini görmeyi beklemesin."
Ethan yolculuğa çıkmadan önceki hayatlarını düşünüyordu. O döneme geri dönmeleri artık imkânsızdı. Bunun bilinciyle söze girdi.  "Açık söylemek gerekirse bu saatten sonra tek yapacağımız ölmeyi beklemek. Bana huzurlu bir ev ve şöyle güzelinden üç çıtır versinler yeter. Burası size de çok sıkıcı geldi mi?" 

Albert buradaki mevcut ortamla yolculuk öncesi düşüncelerini harman ederek analizini ortaya koydu: "Başka bir dünyadan geldiğimiz için böyle hissetmemiz normal ama bu adamların yaşadıklarını yaşasak biz de kaçınılmaz olarak mevcut şartları meşrulaştıracaktık. Her insan ufku ne kadar geniş olursa olsun veya ne kadar farklı düşünürse düşünsün, en nihayetinde dönemin insanıdır. Varoluşunu o dönemde sağlamak zorundadır. Tarihteki filozoflara bakın, hepsi döneminden taşan insanlardı fakat ne olursa olsun fiziki olarak oradalardı. Tarihin ünlü bilim adamlarından Arşimet, iki siyasi tarafın savaşında sıradan bir Romalı askerin darbesiyle öldü. Diyeceğim o ki, fiziksel olarak var olmak, sizi daha en başından bir hapishaneye kilitliyor." 

Rachel, Albert'i büyük bir zevkle dinliyordu. "Dediğin çok doğru Albert, bu açıdan bakıldığında şu anki insanlar şanslı gibi çünkü daha gelişmiş bir fiziki alana sahipler ama sonuçta bu dünyanın ve evrenin şartları içinde yaşıyorlar."

Sabah ışıkları görünmeye başlıyordu. Her yeni günün aslında yeni bir macera olduğunu o gün daha iyi anlamışlardı. 

Ethan, "Tamam ayrılacağız da yıkanmadın mı çıkacağız yolculuğa?" dedi. Rachel, "İyi hatırlattın," diyerek ona katıldı. "Dışarıda su depolama binalarına benzeyen yapılar gördüm sanki. Hava iyice aydınlandı, haydi çıkalım."

Yönetim merkezinin kapısına geldiklerinde önlerine çıkan O-5989, "O-7 sizi bekliyor" dedi. Ekip ona eşlik ederek toplantı yaptıkları yere gittiler. Bu sefer odanın içi doluydu. Kocaman büyüklükteki yuvarlak masanın bütün koltukları doluydu. Rakamları haricinde hepsi hemen hemen aynı vücuda sahip olan robotsu insanların karar alıcı oldukları belliydi. Hepsi de tepkisizdi. İçlerinden biri ayağa kalktı. "Nasıl iyi uydunuz mu?" dedi. Bu ses, O-7'nindi.

Rachel, ekip sözcülüğü görevine devam ediyordu. "Teşekkür ederiz her şey için. Kararımızı verdik."

"Güzel, sizin durumunuzu düşünürsek erken alınmış bir karar denebilir."

"Biz dönmek istiyoruz. Ne olursa olsun geri dönerek yaşadıklarımızı anlatmamız şart."

O-7 onların kararını biliyordu. Kafasını hafifçe eğip "Ben olsam ben de aynı kararı verirdim." dedi. 

"Gitmeden önce duş alma imkânımız var mı?"

"Elbette. Arkadaşları çağırıyorum. Onlar sizi götürsün. Bu arada ben de size bir dosya hazırlarım."

"Ne dosyası?"

"Kendimizi ve dünyamızı tanıtan bir dosya. Sizinkilerin yüzünü şöyle bir mosmor edelim değil mi? Hem büyük ihtimal size inanmazlar. Elinizde delil olsun."

Ekibin hepsi çok memnun olmuştu. Rachel, "Çok düşüncelisiniz, teşekkürler." dedi.

"Farklı dünya ve evrenden gelen insanlarla karşılaşmak bizim için de ilginç bir deneyim oldu. Biz de size teşekkür ederiz."

O-7, onları getiren O-5989'e "Arkadaşlara duş alacakları yeri gösterin ve sonra dünyamıza geldikleri araca götürün. Sorunsuz şekilde havalandıklarından emin olun." emrini verdi.

Ekip üyeleri duş alacakları yere doğru gitmeye başladılar. Diğer robotsu insanlar yine onlara uzun uzun bakıyordu. Albert, "Ete kemiğe sahip insan görmek onlar için hayli şaşırtıcı olmalı." diye düşünüyordu. O-5989 onları kampüs dışına araçla götürdü. Bu arada onlara bilgi verdi: "Anlayacağınız gibi su ihtiyacımız azaldı. Fakat hâlâ çiçek ve bitki yetiştirmeye devam ediyoruz ve tamir işlerinde sıcak su lazım olabiliyor. Merak etmeyin hepsi son derece temiz sular. Vücudumuz makine olsa dahi özellikle o lanet virüs salgın bize çok büyük dersler verdi."

Hector, "Hepimiz ayrı kabinlerde yıkanacağız değil mi?" diye sordu. Ekip arkadaşları bir anda ona dik dik bakarken O-5989 güldü. 

"Merak etme herkes konforlu olacak."

Kampüs dışına çıktıklarında O-5989 onları bir yeraltı tesisine götürdü. Sizin için bu yerleri daha önceden hazırlamıştık dedi. Yüksek teknolojiye sahip bir atölyeyi andıran bu yerde ortada büyük bir demir masa ve duvarların içine yerleştirilmiş odalar vardı. "Hepsi duş yeri mi?" diye sordu Rachel.

"Hayır, başka amaçlarla kullansak da şimdilik size ayırdık." Ekip üyeleri çevreye göz gezdirdikten sonra O-5989, "Ben çıkıyorum işinizi halledin. Dışarıda sizi bekliyor olacağım." dedi. 

Herkes kendi odasına girmiş ve soyunmaya başlamıştı. Odalar iki kısımdı. İlk yer kıyafet için ikinci yer duş yeriydi. 

İlk suya değdiklerinde dört odadan da kahkaha sesleri yükseliyordu. Uzun süredir hasret kaldıkları bir tecrübeydi. Adeta yaşam sevinciyle dolmuştu hepsi. Kimi gözlerini havaya kaldırıp olumlu düşüncelere dalıyor, kimi de suyla oynayıp kendini eğlendiriyordu. 

En mutlu oldukları an suyun değişmesiyle birlikte kaybolmaya başladı. Sudan yeşil dumanlar çıkıyordu. Boğazları düğümlenmişti, nefes alamıyorlardı. Kaçmak için refleks yapacak fırsatı bulamadan hepsi yere yığılmıştı. İçine girdikleri odalar ve pürüzsüz derecede sabit renkteki duvarlar sensörlerle, kameralarla ve gaz girişleriyle doluydu. Saniyeler içinde hepsi ölmüştü.

O-5989 dış kapıyı açtı. Hepsinin öldüğünü dışarıda bekleyen O-7'ye ve yuvarlak masa ekibine bildirdi. Üç robotsu insan daha gelerek cesetleri çıkardılar. O-7930, "Cesetleri ne yapalım?" diye sordu O-7'ye.

"Uzay aracı ve uzaya dair belgeleri hariç cesetleri ve diğer her şeylerini yok edin."

Ekip uyurken yuvarlak masa kararını çoktan vermişti. Ölüm kararı bütün dünyaca ortak şekilde alınmıştı. Onlar öldürülecek, uzay aracı incelenecekti. Böylelikle yeni bir riskli yolculuğa tanık olmadan uzun bir zaman kazanılacaktı. Kara delikleri yok etmeye yönelik teknolojiyle uğraşılacaktı. Ayrıca D-7 adlı madde de aranacaktı. Böylelikle uzayda daha rahat hareket etmek hedefleniyordu. "Tanrıya meydan okuyabilecek güce bu kadar yaklaşmışken bu aciz insanlarla uğraşamayız." sözü her yerde yankılanıyordu. Onları geri göndermek büyük riskti. Ortak alınan kararlardan biri de göz ardı ettikleri silah sistemlerine yeniden ağırlık vermekti. Bu amaçla farklı bölümlerde çalışan robotlar bir araya getirilecekti. Başka bir karadelikten her an yeni insanlar gelmesi savaş ihtimalini doğuruyordu. Dünya nüfusunu azaltan virüs de onların eseriydi. İnsanlığın yükselişi için aldıkları bedellerin tekrar insanlar tarafından yok edilmesini göze alamazlardı.