25 Aralık 2017 Pazartesi

"Sosyal Bilimler" Bilim mi?




Ben şu an Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi anabilim dalında yüksek lisans yapan bir öğrenciyim. Akademik olarak güvenlik, savaş ve uluslararası ilişkiler gibi konuları çalışıyorum. Şu an pek hevesim kalmasa da hepsi kendi çapında zevkli alanlar.

Beşerî Araştırmalar


"Sosyal bilim" tabiri benim gibi "sosyal bilimler"le meşgul olan insanları mutlu etse de bence kendimizi kandırıyoruz. Çünkü "sosyal bilimler" bilim değildir. Olsa olsa beşerî araştırmalardır. Hem Türkiye’de hem dünyada kabul gören “sosyal bilim” ismi yerine önerdiğim isim budur.

İsim değişikliğindeki amacım, “sosyal bilimler” kapsamına giren konuları değersizleştirmek değildir; hak edeni hak ettiği yere yerleştirme çabasıdır. Böylelikle bahsi geçen konular daha sağlıklı şekilde irdelenebilir.

“Sosyal bilim” adı altında yapılan bazı çalışmalar maalesef laf kalabalığından öte değil. Ben o kadar ıvır zıvır konular hakkında yazılmış tezler görüyorum ki bazen bir anda irkilip kendime şu soruyu soruyorum: "Biz şu an ne yapıyoruz?"

"Sosyal bilimler" kapsamında değerlendirilen konuların zevkli veya eğlenceli olması, bu konuların bilimselliğini güçlendiren özellikler değildir. Bence bilim, doğaya özgü kalmalıdır. Bu noktada felsefeyi, “sosyal bilimler”den daha farklı bir alanda gördüğümü belirtmek istiyorum çünkü felsefe tarihi (özellikle doğa felsefesi ve bilim felsefesi) bir yönüyle bilim tarihidir aslında.

"Sosyal bilimler"e bilim dendiğinde bilimin küçümsendiğini ve bilimin değerinin düşürüldüğünü hissediyorum.

Radikal görülebilecek bu görüşüme karşı cevap olarak muhtemelen sosyal bilimlerin hayatımızı etkilemesi öne sürülecektir. Bu durumun farkında olsam da, “sosyal bilimler”in bilim alanına taşınması için yeterli bir argüman değildir.

Yanlışlanabilirlik


Sosyal olaylar hayatımızı doğrudan etkilese de ve önemli olsa da bilim kapsamına bu konular sokulmaya çalışıldığı zaman metodoloji açısından sıkıntılar çıkar. Konumlar ve Hakikat yazımda söylediğim üzere bir konumda olmak veya bir görüşü savunmak aslında hakikati de kaçırmaktır ve hakikati değiştirmektir. Sosyal olaylarda mutlak olarak var olan bu durum bizim sağlıklı ve nesnel değerlendirme yapmamızı engeller. Her şey öznel olmaya başlar. Aslında doğa bilimlerinde de –özellikle Kuantum’la beraber konuşulduğu üzere-  göreceliliğin olduğunu biliyorum fakat “sosyal bilimler”deki asıl problem, hipotezleri yanlışlama ve hatta doğrulama ihtimalinin neredeyse imkânsız olması. Herkes bir şekilde kendi görüşünü haklı çıkarabilir.

Doğa da bazı yönleriyle değişkendir hatta doğada kaos hüküm sürer ama bilimsel metodu uygulamak değişken olan bu konularda mümkündür. Biz bilimsel metodu uyguladığımızda evrende kaosun veya göreceliliğin olduğunu öğrenebiliriz. Örneğin çift yarık deneyi yaparız ve elektronların farklı davranışları olduğunu görürüz. Fakat "sosyal bilimler"de bilimsel metod denilen şey, insanların dünyaya olan bakışıdır veya yorumudur.

Son yıllarda Görelilik, Kaos ve Kuantum gibi kuramlarla beraber pozitif bilimlere dair konular sosyal olaylar için de kullanılmaya başlandı. “Sosyal bilimler”in bilim yönünü olsa olsa bu kullanımlar sırasında hissedersiniz. Doğadan bağımsız “sosyal bilim” farklı tanımlara muhtaç oluyor.

Dolayısıyla bence kendi başına "sosyal bilimler"e bilim demek doğru değildir. Sürekli yeni olaylarla değişen bir ortamda gündemin konuşularak bilim yapıldığını zannetmek en fazla kendimizi kandırmak olur. Örneğin bir siyasetçinin ne dediğini veya herhangi bir yerdeki insanların hangi partiye oy verdiğini konuşmak ve buna bilim demek bilime haksızlıktır.

Şu hususun altını ısrarla çiziyorum: Ben "sosyal bilimler" kapsamındaki konuların hepsini -bazısını hakikaten ıvır zıvır olarak görsem de- değersizleştirmiyorum. Ben de alanla uğraşırken zevk alıyorum ve okumayı seviyorum ama kendimizi kandırmayalım diyorum.





Klişe Paradoksu




Kurgusal yapımlarda ve gerçek hayatta klişeler her yerdedir.

Her sahnede, her diyalogta, her olayda kısacası her an klişelerle karşılaşırız. Böyle olmasının en büyük sebebi insanın rutin oluşturmaya meyilli olması gibi klişelere de meyilli olmasıdır. Bu sadece kişilerin kendi zaaflarından kaynaklanmaz; insanın yapısı böyledir. İnsan varoluşsal olarak klişelere meyillidir. Hayattaki algoritmalar ve örüntüler bizi ister istemez klişe oluşturmaya iter.

Genel kabul itibariyle bir şeye klişe denmesinin sebebi, yaygınlığı ve insanların ona ortak şekilde klişe gözüyle bakmasıdır Halbuki insan yaşamı bütünüyle klişe doludur fakat insanlar genelde işlerine gelmediği için veya dikkat çekmeye gerek olmadığı için klişeleri klişe olarak isimlendirmezler. Örnek olarak insan ilişkileri ve zaruri ihtiyaçlarımız söylenebilir.

Çok yaygın ve göz önünde olan klişelere daha fazla dikkat kesilsek de fikirler, davranışlar, olaylar, doğa, yapaylıklar, kurgusal yapımlar vb. kısacası her taraf klişelerle bezelidir. 

İşte ben insanın klişelerden kaçamayan doğasına klişe paradoksu diyorum. Mesela siz biriyle sohbet ederken konuştuğunuz şeyin klişe olduğunu bilseniz de bu klişeden kaçamazsınız. Hayat ve insan doğası sizi klişelere götürür. Bu klişelerden kaçmak istediğinizde büyük ihtimalle kendi klişenizi oluşturma yolunda bir adım atmış olursunuz.

Sonuçta insan insandır; insanın doğası ve hayatın temel parametreleri bellidir. Evrene baktığınızda göreceğiniz en ilgi çekici şeylerden biri örüntülerdir. Bu örüntüler sadece doğada yoktur; insan davranışlarında da vardır.

Klişelerden belirli ölçülerde kaçabilseniz de bu durum yeni klişelerin oluşmasına engel değildir. Genel kabul gören herhangi anti-klişeçi söylemler bile zamanla klişe hâline gelebilir. Tabii bir sözün veya fikrin klişe olması onun direkt yanlış veya doğru olduğu anlamına gelmez.

Örüntüler ve Algoritmalar bizi hiçbir zaman yalnız bırakmıyor.

Kurgusal Yapımlar

Klişe paradoksuna her yerde rastlayabildiğimiz gibi özellikle kurgusal yapımlarda daha fazla dikkat çekici şekilde karşımıza çıkıyor. Mesela filmlere, dizilere veya romanlara baktığınızda olay örgüsünün, yazarı belli bir noktaya çektiğini fark edersiniz. Ben de roman yazıyorum ve bunu her zaman yaşıyorum. Ne kadar özgünleşmeye çalışsam da insanlar, olaylar veya kitabın genel tablosu beni klişelere çekiyor.

Kurgusal yapımlarda yaygın klişelerin olduğu kısımlara dikkat ederseniz genelde hikâyenin devam etmesi gereken yerlerinde karşımıza çıktığını görürsünüz. Bu durum bize insan hayatına dair ilginç ipuçları verir. İnsan yaşamı ve bu yaşamı devam ettirmek için gerekli olan şeyler aslında en büyük klişelerdir. Bu gerçeği bildiğiniz anda hayal gücünün ve kurgunun ne denli değerli bir şey olduğunuzu anlarsınız. Çünkü fiziki bedenden -en azından şimdilik- kurtulamayan insanoğlu normal yaşamından ancak kısmi de olsa hayal gücüyle ve kurgularla sıyrılabilir. 

Klişelerin vazgeçilmez ve kaçınılmaz olması, insan doğasının düşüklüğünün kanıtıdır. İnsan sığlıklarla, saçmalıklarla ve komikliklerle kaim basit bir canlıdır.


21 Aralık 2017 Perşembe

Varolmanın Sancısı





Varolmak işkencedir; Yok Olmak özgürlüktür.


Kendim belirlemediğim bir sistemde kendim seçmediğim bir çevrede yaşıyorum. Neden burada ve bu zamanda doğduğumu bilmiyorum.

Bunları yazdığım sırada Afrika'da açlıkla boğuşan bir ailenin oğlu olabileceğimi de bilmek, beni her şeyi sorgulatmaya itiyor. Bunları yazdığım sırada şu an Bangladeş'te veya Hindistan'da bir sokak satıcısının müşterilerine yemek hazırlıyor olduğunu bilmek... Belki de o civarda doğacaktım ve o sokak satıcısından yiyecek alacaktım.

Ama buradayım. Neden?

Sadece coğrafyayla sınırlamayın bunu. Eğer doğmasaydım, bu saçmalıkların hiçbirine maruz kalmayacaktım. İnsanın kendini meşgul etmesi için saçmalıklarla uğraşması ve bunlara abartılı bir önem atfetmesi beni çıldırtıyor. İnsan doğası itibariyle varolmayla acizliklerle ve saçmalıklarla tanışır. Günlük hayattaki her şey, beni sancılara itiyor. Müslüman olmama rağmen hâlâ tam olarak çözemediğim pek çok şey var. Ben doğru olduğuna kesinlikle inandığım bir ilaha inanıyorum ama eminim ki eğer bir Budist ailede doğsam farklı bir dini düşüncem olacaktı. Şimdi diyeceksin ki, "iyi de tercih hakkın var." Emin misiniz bundan? İnsan dini inancını değiştirse bile mesela müslüman bir ailede doğup atesit olan bir kişi yahudi bir ailede doğsa belki de dinini çok sevecekti ve dindar bir yahudi olarak ölecekti veya bu adam yahudiliği de beğenmeyip zerdüşt olacaktı. Yani içnde bulunduğunuz yer ve konuma göre sizin hayat hikâyeniz de değişecekti. İnsan hayatında o kadar parametre var ki bunları basite indirgemek mümkün değil. 

Şu an uğraştığımız, konuştuğumuz, üzerine düşünceler ürettiğimiz problemlerin, gündemin, gelişmelerin sırf bu dönemde yaşadığımız için hayatımızın merkezinde olduğunu bilmek öyle normal bir şey değil bana göre. Ben eğer 1000 yıl önce doysaydım, başka bir gündem, başka bir gerçeklik ve başka insanlar olacaktı hayatımda.

Sancılarımın bir diğer nedeni insanlar. İki insanın birleşmesiyle hayata gözlerimi açtığımı biliyorum. İnsanın sağlıklı kalmak için sosyalleşmeye ihtyiaç duyduğunu da biliyorum. Fakat çevresinde ne kadar insan olursa olsun insan yalnızdır. Evet o ortamların vazgeçilmez isimleri de yalnızdır. Herkes yalnız ölür. Bilim dünyasında herkesin bir olduğuna dair yorumlar olsa da ben bu tespite şimdilik soğuk bakıyorum ve yeni gelişmeleri bekliyorum.

Milyarlarca hatta trilyonlarca galaksinin ve yıldızın arasında burada ne yaptığımı hiç bilmiyorum. Ben burada bunları yazarken bilmem kaç milyon ışık yılı çevremde aklımın alamayacağı kadar yıldız ve galaksinin olması, öyle basitçe geçiştirilecek bir şey değil. Kimsenin aklına çoğu zaman gelmeyen veya gelse de umursanmayan bu durum öyle sıradan bir konu değil.

Varolmak, hayatta karşılaştığın her şeyin sana batması demektir. Ben eğer bir müslüman olarak böyle düşünüyorsam diğer inançlı veya inançsız insanlar ne durumdadır düşünmek bile istemiyorum. İnsanların geneline baktığımda herkes mutlu, herkes yaşamak için kendine bir bahane ve amaç buluyor. Hepsine saygı duyuyorum ama kendi içimdeki buhranlar bitmiyor.

Başkaların hayatıyla yaşayan insanlar, senin nasıl olduğunu ne yaptığını konuşarak ömrünü tüketenler, kendilerine bir hikâye bulmak için sıradan olayları abartanlar, sizi hiç sevmiyorum. Neden varolduğunuzu inanın hiç bilmiyorum.

Aptal insanlarla mecburen muhatap olmak ama kendi başıma geçimimi sağlayamayacağımı bilmek yani sırf geçimimi sağlamak için insanlara muhtaç olmak beni çıldırtıyor ve iyice psikolojimi bozuyor. Bu aptalların kendine ezber bulup ona bağlanması ve hayatları boyunca ezberle yaşaması ve bu adamların ideal olarak sunulması insandaki bütün yaşam enerjisini çekip alıyor.

Ağır bir misantropi(insanları sevmeme hastalığı)  geçirdiğim gerçek ama aslında bu durumun psikolojik bir rahatsızlık olarak isimlendirilmesi beni yine buhranlara itiyor çünkü çevreme baktığımda bu durum aslında olması gereken. Bana sorarsanız her insan diğerlerinin düşmanı olması gerekir. Bu olması gerekendir ama olan başkadır, zaten olan ve olması gereken ayrımı yüzünden insanın psikolojisi bozulur.

Normal olarak değerlendirilen yani olan aptal insanlara katlanmaktır. Kendi kafasındaki size dair algıyı zorla size dayatan insanlarla muhtap olmak, insanlara olan nefretimin aslında doğal olarak karşılanması gerektiğine dair düşünceme neden olan sebeplerden sadece biri.

İnsanlar kendilerini mutsuz edecek şeyleri düşünmek istemezler. İnsanların çoğu bu sayede mutlu olur ve sağlıklı kalır. Yani her insan sağlığını korumak için kendini kandırır ve gerçeklerden kopar.  İşte asıl sonuç burada ortaya çıkar. Hayata gerçekçi yaklaştığınızda elinizde kalan çoğunlukla buhranlardır.

Olmuyor, olmuyor, olmuyor...

Ne yapsam düşünmemem gereken şeylerin beynime hücum etmesini engelleyemiyorum. Mutluluk verici sihirli bir formül içsem dahi bunun olması gereken olmadığını biliyorum. Piskolojik tedavi, ilaçlar vb. bunların bir faydası olsa da, insanların gerçekle yüzleşmesi gerktiğini düşünüyorum.


5 Aralık 2017 Salı

İnsan insanı neden yüceltir?



Dinler tarihi, mitoloji veya genel olarak insanlık tarihi bize hep aynı şeyi gösterir: İnsanların çoğu bazı insanları yüceltmeye meyillidir. Bugünkü hümanizm ve demokrasi odaklı dünyada bile hâlâ insanlar bazı insanları yüceltmektedirler. Tarihi dönemlerden bağımsız şekilde düşünüldüğünde bile insanların böyle bir eğilimde olduğu rahatlıkla görülebilir.

Peki neden? Kendinden neredeyse hiçbir farkı olmayan birini neden yüceltir insan?

Yazımda özellikle dinlere ve siyasete dikkat çekmeme rağmen ben dahil herkes farklı veya benzer konularda bu tavra yönelebilir. Fakat ben en fazla ön plana çıktığı iki alan olarak dinleri ve siyaseti ele alacağım.

Yüceltmenin pek çok sebebi olabilir. İlk akla geldiği şekliyle yüceltilen kişiye atfedilen üstün nitelikler sebeplerden sadece biridir. İnsanlığın en ilkel dini olarak bilinen animizmden monoteizme doğru seyreden insanlık sürecinde, dinî görevliler zamanla halktan farklı bir konuma yerleşmeye başladılar.

Dinler ve Din Adamları


Din sonuçta insana hayatın anlamını açıklar. İşte bu yüzden dinî alan, insanlar için daha hassastır ve bu yüzden dini görevliler daha ayrıcalıklıdır. Diğer insanlar dünyalık yani boş işlerle uğraşırken onlar insanın yaşam amacını gerçekleştirir. Bu kafa yapısı yüzünden dinle uğraşan insanlar kendilerini özel olarak görürler.

Mesela İslâm dünyasında ruhbanlık, evliyalık, gavslık, kutupluk olduğunu söyleyen insanlar diğer insanlara küçümseyici şekilde bakarlar. Bu tarz insanlar "Siz boş işlerle uğraşıyorsunuz, biz her şeyimizi dine ayırdık." psikolojisine sahiptirler. Veya tam tersi şekilde dinlerdeki ruhbanlığı eleştirerek kendine yer açan diğer ilahiyatçılar da aynı yüceltmeye maruz kalırlar. Çünkü her iki taraf da belirli bir fikirle özdeşleşmişlerdir. Onlar kendileriyle benzer düşünen insanların fikirlerini iyi ifade eden hatiplerdir.




Aslında dine dair farklı yorumları temsil eden din adamlarına bakıldığında peygamberlerin nasıl bu kadar çabuk takipçi bulduğunu da anlıyorsunuz. İnsanlara varoluşun anlamının kesinliğini yaşatan peygamberler ve din adamları âdeta varoluşsal katılımın önündeki bütün engelleri ortadan kaldırıyor. Bu da insanları doğal olarak çeşitli davranış ve fikir örüntülerine itiyor. Böylelikle insanların kesinlik ve aidiyet ihtiyacı, bir nesne, fikir veya kişi yüceltildiğinde karşılanmış oluyor.

Siyaset ve Siyasiler


İnsanların yüceltilmesinin bir diğer ana kaynağı siyasettir. İnsanın insanı yüceltmesinin çarpıcı örnekleri siyasette çarpıcı şekilde görülebilir.

Yönetilen-yönetici ayrımı ilk insanlara kadar geri götürülebilir. Yöneten kesimin meşruluğu doğallaştıkça dengesiz bir dağılım meydana gelir. Halkın neredeyse hiçbir değeri kalmazken, insanlara esas amaç olarak siyasetçilere hizmet etmek sunulur.

Yazının kapsamı itibariyle bu noktada bizim için önemli olan, halkın kendi değerini hiçe sayarcasına liderine gönüllü köle olmasıdır. Bugün çoğu kişi kendine bir ideoloji veya siyasetçi belirleyerek sürekli gönüllü kölelik yapmaktadır. Diğer insanlar tarafından çizilen anlamsal çerçevelerin işlerlik kazanması için insanların bağlandıklarını yüceltmesi gerekmektedir.



İdeolojik saplantılar ve yoğunlaşma nedeniyle insanlar, o ideolojinin içerdiği özellikleri bir kişi üzerinde ete kemiğe büründürür. Siyasi alanda insanın insanı yüceltmesinin en büyük sebebi budur. İnsanlar ete kemiğe büründürdüğü bu kişiyi veya başka bir anlatımla sembolü yücelttikçe kendilerini mutlu ederler. Sembolleştirilen ve yüceltilen her insan, insanların ötekileştirme ihtiyacını karşılar. Ötekileştirme aslında insanların ihtiyacıdır. Bir kişinin sevdiği sembolü eleştirince o insanda oluşan kızgınlık aslında o insanı mutlu etmektedir. Çünkü diğerlerinden farklıdır ve bir yere ait olduğunu bilir. Yücelttiği insan kendisi için de bir araçtır aslında. Başka bir yazımda "Her insan diğerinin aparatıdır" dediğimde şaka yapmıyordum.

Yüceltmenin bir diğer sebebi de yüceltilen kişilerin düzen sağlayıcı araç olarak görülmeleridir. İnsanlar için düzenin yıkılması kaosla eş anlamlıdır. Fakat insanların düzenden anladıkları genelde farkında olmadıkları gönüllü köleliktir.

İnsanların tanrılaştırılması her medeniyette karşımıza çıkmaktadır. Tevhide ve tek tanrıcılığa en fazla vurgu yapan dinlerde bile görülebilir bu.

Maalesef insanın içini deştikçe elimizde kalan sadece pespayelik, düşüklük, ihtiyaçlar ve kusurlar oluyor.

Olan ve olması gereken




Konumlar ve Hakikat yazımda da söylediğim gibi insanların çoğu 2+2=4 kadar basit gerçekleri göremezler çoğu zaman. Bu gerçeklerden biri de olan ve olması gereken arasındaki ayrımdır.

Örneğin benim işlerin çoğunun saçmalık olduğuna dair yazdıklarımı okuyan insanların bir kısmı büyük ihtimalle şu düşünceye kapılmıştır: "Sen hayatı çok kolay zannediyorsun."

Sanki ben şu anki mevcut durumu -yani olanı- bilmiyormuşum gibi bazı insanların kafasında bu tarz düşünceler oluşacaktır. Sadece teori-pratik ayrımı yapamayan farkındalık seviyesi düşük insanlar değil, zekâ seviyesi yüksek olan insanlar bile çoğu zaman olan ve olması gereken arasındaki ayrımın farkında olmuyorlar.

Olan yani mevcut durumla olması gereken yani ideal arasında fark vardır. Her zaman geçerli olmasa da kendi tasavvurunda olanla olması gerekenin aynı olduğunu gören kişi için hayat çok daha güzeldir; olanla olması gereken arasında uçurum olan insanlar açısından hayat acı veren bir deneyimden başka bir şey olmayabilir.

Olması gerekenlerin illa hayata yansımasına da gerek yoktur aslında. Sadece entelekütel bir faaliyet olarak da olması gerekenin ne olduğuna dair spekülasyon yapılabilir. Bazı insanlar sırf gerçek hayatta karşılığı olmadığı için olması gerekene dair tartışmaları bilinç altında "boş tartışmalar" olarak görebilir çünkü onun için asıl önemli olandır.

Örnekler


Örneğin şu an insanların geçimini sağlamak veya vaktini öldürmek için uğraştığı çoğu şey aslında nüfus kalabalıklığından doğan saçma faaliyetlerdir. Olan budur. Ama olması gereken bambaşkadır. Bana göre bilim, felsefe ve sanat haricindeki faaliyetler -yapmak zorunda olsak da- saçmadır. Nüfus kalabalık olduğu için insanların merakı farklılaşır, bundan dolayı yeni sektörler meydana gelir. İnsanlar için zaruri olsa dahi bu sektörler fazlalıktan ibarettir.

Bir şeyin mevcut durum -yani olan- içerisinde zaruri olması, olması gereken içerisinde saçma veya gereksiz olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. 

İnsan hayatı, olan ve olması gereken arasındaki ayrımı deneyimlemek adına son derece uygundur. Çünkü insanın günlük yaşantısıyla (olanla) hayalleri (kendisi açısından olması gereken) arasında uçurum vardır. 

Bence olması gereken şeylerden biri halkın siyasete ve siyasetçilere zerre itibar etmemesidir ama insanlar tam tersine siyasetçilere ve ideolojilere bağlanır ve onları sever. Hatta hayatlarının anlamı olarak tamamen siyaset odaklı bir çerçeve çizerler kendilerine. İnsana dair umutlarımı söndüren bu tavır, maalesef şu an olan durumdur. 

İnsan, hayatının her yerinde olan ve olması gereken ayrımına rastlayabilir ama genellikle hiç dillendirmez, hatta düşünmez bile. Çünkü düşünürse mutsuz olacağını bilir. 

İnsanlar mevcut durumunu değiştirmeye karşı dirençlidir. İnsanların çoğu kendi huzurlarının bozulmaması için olandan olması gerekene doğru giden süreci başlatmazlar ve buna hiç kafa yormazlar. İşte bu olandır ama olması gereken bambaşkadır.

Gerçeklik denen saçmalık






Çoğu zaman kendimi bu dünyadan değilmişim gibi hissediyorum...

Hayatım boyunca yaşadığım hislerden biri gerçekliğin sıkıcılığı ve komikliğidir. Bu komiklik, güldürücülükten ziyade yaşamın ciddiye alınmamasına neden olan basitlikten doğan komikliktir.

İnsan her yönüyle zaafları olan basit bir canlıdır. En nihayetinde insan, biyolojik olarak bir hayvandan farklı değildir. Hayvanlarla aramızdaki en önemli fark zeka kullanımı ve bilinç olmasına rağmen insanların çoğunun bu durumun farkına varamayıp beynini kullanmaması daha doğrusu kullanmak istememesi de insanın kusurlarından biridir. Ki bu tavrı da anlayışla karşılamak gerekir çünkü zekâyı kullanmak her zaman mutluluk getirmez.

İnsan zekasının imkânlarını kullanmak isteyenlerin ulaştığı farkındalık seviyesi zamanla bünyede çeşitli olumsuz yansımalara sebebiyet verir. Dolayısıyla kusurlu bir yapıya sahip olan insanın oluşturduğu yeryüzündeki sistem de aynı şekilde kusurlu olur. Fakat dünyayı ve evreni biraz daha irdelediğinizde kusurların, sıkıcılığın ve komikliğin sadece insan doğasından ileri gelmediğini, aslında evrenin ve doğanın da kusurlu olduğunu fark edersiniz.

Örneğin biz galaksiler arası yolculuk yapacak bir seviyeye ulaştık diyelim. Diğer gezegenlere ve yıldızlara rahatlıkla gidebildiğimizi ve orayı kolonileştirdiğimizi varsayalım. Orada neler yaparız? Temel ihtiyaçlarımız veya diğer kusurlarımız sona erer mi? Ermez.



Yaşamak kaçınılmaz kusurlara bağlanmakla eş anlamlıdır.


İnsan vücudunu genetik olarak değiştirebiliriz elbette. Hatta bilincimizi makineye de aktarabiliriz. Fakat görüldüğü üzere kusurlarımızdan kurtulmamızın yolu mevcut yapımızı değiştirmektir. Yaşamak kaçınılmaz kusurlara bağlanmakla eş anlamlıdır. 

Peki sadece insan mı kusurludur? Hayır.

Ben varlığın ardında tamamen saçmalık yatıp yatmadığı konusunda kararımı tam olarak vermedim fakat insanın bir şekilde ölümsüzlüğe ulaşsa dahi en nihayetinde kusurlu evrende yaşadığını biliyorum. İnsan da bir çeşit evrendir. Biz evrenin çok uzun yıllar sürse dahi yok olacağını biliyoruz. Kusurlu insan yapısıyla yaşamak ve öldükten sonra toprak olmak, hiçbir şeyin ve en önemlisi de var oluşun anlamının olmaması demek olarak görünüyor.

İşte bu kusurlu insan, dünya ve evren ister istemez başta söylediğim sıkıcı, saçma ve komik gerçekliği doğuruyor. Evet belki şu hayatta evren kadar büyüleyici bir şey olmayabilir fakat  evrene olan hayranlığımız aslında evreni tamamen keşfetmemiş olduğumuzdan kaynaklanıyor. Bilindiği gibi insan için gizemler her zaman ilgi çekici olmuştur çünkü merak duygusunu besler. Biz eğer şu an bir şehirden diğerine gider gibi galaksilere, gezegenlere veya yıldızlara gidebilsek evren de şimdiki büyüleyiciliğini büyük ihtimalle kaybedecektir.

Kaçış yolu olarak kurgusal yapımlar


Kendi açımdan söylemem gerekirse kurgusal olaylar benim için normal hayatta maruz kaldığım eylemlerden daha ilgi çekici geliyor. Bu durumu ben sadece bilimkurgu veya fantastik yapımlar için düşünürken zamanla diğer kurgusal yapımlar için de geçerli olduğunu fark ettim.

Ben sıradan yaşamı ciddiye almayıp fikirleri ciddiye almaya çalışan birisiyim fakat insanların çoğu rahatlıkla görüleceği üzere bu sıradan yaşam gerçekliklerini hayatının merkezine koyan insanlardır. Ölene kadar hayatlarına kattıkları anlam, hayatımızı sürdürmek için gerekli olan faaliyetlerin abartılmasından meydana gelir. 

Çevrenize bakın; işiniz, eviniz, yaşamınız, insan ilişkileriniz, aileniz, okul yaşamınız vb. hep basitlikler, sıradanlıklar ve komikliklerle dolu. İnsan bu durumdan sıyrılmak isteyip sorgulamaya başladığında ve bunu dile getirdiğinde diğer insanlar tarafından delilikle suçlanıyor; mutsuzluk ve diğer sorunlar baş göstermeye başlıyor. Farklı şeyler istemek, dışlanmayı doğuruyor.

Kendi açımdan cevabını merak ettiğim sorulardan ikisi şu : Hayal kurabildiğim için mi gerçekliğin saçma ve sıkıcı olduğunu düşünüyorum? Yoksa insanoğlu saçma ve sıkıcı hayattan kurtulmak için mi hayal gücünü geliştirdi?

Farkındalık ilk düşünüldüğünde övünülecek bir şey gibi dursa da gerçekliğin doğası yüzünden insanı çözemeyeceği buhranlı girdaplara itiyor.

Sonuçta bizim bilinçlenmemizi sağlayan da yine bu kusurlu evren ve hayat değil mi?

1 Aralık 2017 Cuma

Sorun, Mezhepler mi Mezhepçilik mi?

İnsanların ortak kabul ettikleri şekliyle tekrar ettikleri pek çok söz vardır. Örneğin siyasi alanda "faşizm" ortak olarak kabul edilmiş olumsuz ifadelerden biridir. Adeta küfür hâlini almıştır. Dini alanda ise bunun karşılığı "mezhepçilik"tir.
Özellikle Ortadoğu'nun son dönemlerindeki hâline getirilen en yaygın çözümlerden biri mezhepçiliğe karşı olmaktır. Bu konuda herkes hem fikirdir. Haksız da sayılmazlar, mezhepçiliğin yarattığı olumsuz etkiler her yerde ve her zaman görülebilir.
Fakat...
Bu mezhepçilik hassasiyetinin öyle çok samimi olmadığını düşünüyorum. Çünkü mezhepçiliğin olumsuz yanları olarak sayılan özelliklerin çoğu aslında mezheplerin kendinden kaynaklanıyor.
Mezheplerin doğası insanı ister istemez diğerini ötekileştirmeye itiyor. Mezhepler insanın aidiyet ihtiyacını karşıladığından dolayı ötekileştirme kendiliğinden gelen bir mutluluk olarak ortaya çıkıyor. Bu yönüyle diğerini ötekileştirmeye de insanların bir ihtiyacı olarak bakılabilir. İnsanlar kendini diğeriyle/ötekiyle/düşmanla tanımaya meyillidir.
İslâm'daki mezhepler de bu psikolojinden nasibini alır. İran'da doğduğu için Şii, Türkiye'de doğduğu için Sünni olmasına rağmen insanlar sanki kendi tercihleriymiş ve hatta Allah'ın bir lütfuymuş gibi çevrelerindeki yaygın dini yorumu benimserler. Mezhepçilerin çoğu bu yüzden insan türünü sorgulatacak derecede bağnaz, beyinsiz, şekilci, ezberci ve dar kafalıdır. Bu durum onların bilgisiz olduğu anlamına gelmez. Bu insanlar malumat bilgisi itibariyle çok zengin olabilirler ama mezhep psikolojisi insan aklını kilitler; onları taraftarlığa iter, mezhepler -izm hâlini alır.
Mezhepleri savunmak adına öne sürülen sözlerden biri dine dair her yorumun mehzep olduğudur. Bu bence de makul bir yorumdur. Çünkü insanlar genellikle her farklı olayı kategorize etmeye çalıştıkları için "sen de o zaman mezheplere karşı çıkan mezhepleri kurdun" kafasındadırlar. Aslında bu durum daha önceki yazımda konu aldığım "Konumlar ve Hakikat" meselesini gündeme getirir. O yazımda Kuantum ve Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi'nde söylediği şekliyle gözlemcinin olaya müdahalesi tespitinden yola çıkarak hakikatin de mutlak olarak kavranamayacağını ortaya atmıştım. Çünkü bir tarafta olmak veya bir fikri savunmak, her zaman hakikatin bir yönünü kaçırmaktır. Dolayısıyla bir mezhebe bağlı olmak veya mezhepleri eleştiren bir söz söylemek de aslında hakikatin bir yönünü yakalayıp diğer yönlerini kaçırmaya benzer. Fakat bu durum bizim öylece oturmamızı gerektirmez; yapılması gereken şeyler vardır. Bunlardan en önemlisi mezhepçiliğe gerçek anlamıyla karşı çıkmaktır.
Diyanet'in "ehli sünnet ana yoldur" gibi sözleri bana göre skandaldır. Bütün mezhepler beşer ürünüdür. Beşerin sözünü Allah emretmiş gibi insanlara sunmak çok tehlikelidir. Bu bilince sahip olması gereken ilk kurum Diyanet olması gerekirken mezheplerin insanlara sunduğu çerçeve ve körlük özelliği ilk başta onları ele geçirmiştir.
Müslümanları ortak paydada buluşturmanın tek yolu Kur'an etrafında birleşmek olarak gözükmektedir. Dine dair farklı yorumlar, bu işten geçimini sağlayanlar açısından vazgeçilmeyecek bir çıkar sağlama aracıdır. Varlığını mezheplere borçlu olanlardan hakikatin peşinde olmak gibi erdemi zerre beklemiyorum.
Müslümanların 1400 yıl önceki kavgalara bakarak bugün birbirlerine düşman olması akıl alacak şey değildir. Bu durum insanın zaafından kaynaklanır. Düşünün; bir peygamber gelmiş ve insanlara asıl önemli olan dünyanın ahiret olduğundan bahsediyor. Herkes de onu can kulağıyla dinliyor ama o öldükten hemen sonra iktidar kavgaları başlıyor. Bu biraz kişisel olacak ama nereye baksam insan doğasına olan düşmanlığım artıyor.
Kalıp cümlelerin rahatlığından kurtulmak zordur. Mezhepçiliği eleştiren çoğu insanın ortak özelliği mezhepleri din yapmalarıdır. Mezhep taassubuna bağlı olduğunu bilmeden kendi de mezhepçiliği eleştirir çünkü moda bunu gerektirir. Şu anki İslâm dünyasında "hak mezhep" kafası devam ettikçe tartışmalar, savaşlar ve çatışmalar da devam edecek. Gerçi ben şu an hiçbir gerginlik olmasa dahi mezhepleri yine eleştirirdim.