25 Aralık 2017 Pazartesi

"Sosyal Bilimler" Bilim mi?




Bilim, insanoğlunun en temel görevlerinden, işlevlerinden ve amaçlarından biri. Burada bilimin bizim açımızından ne kadar önemli olduğunu anlatmaya gerek duymuyorum. Gerçi bizim bu pespaye toplum bu kadar basit bir gerçeğin bile farkında değil ama şimdi konumuz bu değil. 

Ben şu an Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi anabilim dalında yüksek lisans yapıyorum. Akademik olarak ağırlıklı olarak güvenlik, savaş ve uluslararası ilişkiler gibi konuları çalışıyorum. Şu an pek hevesim kalmasa da hepsi kendi çapında zevkli alanlar.

"Sosyal bilim" tabiri benim gibi "sosyal bilimler"le meşgul olan insanları mutlu etse de bence kendimizi kandırmaya gerek yok. "Sosyal bilimler" bilim değildir. Olsa olsa süslü laf kalabalıklarıdır. Ben o kadar ıvızr zıvır konular hakkında yazılmış tezler görüyorum ki bazen bir anda irkilip diyorum ki "Ben şu an ne yapıyorum?"

"Sosyal bilimler" kapsamında değerlendirilen konuların zevkli veya eğlenceli olması, onların bilimselliğini güçlendiren özellikler değildir. Bence bilim, doğa olaylarına özgü olarak kalmalıdır.

"Sosyal bilimler"e bilim demek, bilimi küçümsemektir ve bilimin değerini düşürmektedir. 

Karşı cevap olarak muhtemelen sosyal bilimlerin hayatımızı etkilemesi ve önemi öne sürülecektir ama gerçekten de var olan bu durum sosyal bilimler denilen alanları gerçek bilim alanına taşır mı? Bence taşımaz.

Sosyal olaylar hayatımızı doğrudan etkilese de ve önemli olsa da bilim kapsamına bu konular sokulmaya çalışıldığı zaman metadoloji açısından sıkıntılar çıkar. Konumlar ve Hakikat yazımda söylediğim üzere bir konumda olmak veya bir görüşü savunmak aslında hakikati de kaçırmaktır ve hakikati değiştirmektir. Sosyal olaylarda mutlak olarak var olan bu durum bizim sağlıklı ve nesnel değerlendirme yapmamızı engeller. Her şey öznel olmaya başlar. Şimdi buradan bilimi nasıl çıkaracağız? Muğlak alanlar için yapılan öznel yorumlara nasıl bilim diyeceğiz? İspatlanabilirliğin ve kanıtlanabilirliğin yok olduğu bir ortamda sosyal bilimler nasıl bilim olacak?

Evrende bazı yönleriyle değişkendir hatta kaos vardır ama bilimsel metodu uygulamak bu konularda mümkündür. Biz bilimsel metodla evrende kaosun olduğunu öğreniriz. Fakat "sosyal bilimler"de bilimsel metod nedilen şey, insanların dünyaya olan bakışıdır veya yorumudur.

Son yıllarda Görelilik, Kaos ve Kuantum'la beraber pozitif bilimlere dair konular sosyal olaylar için de kullanılmaya başlandı. Göreceksiniz ki sosyal bilimlerin bilim olduğunu en fazla bu kullanım sırasında hissedersiniz. Kendi başına "sosyal bilimler"e bilim demek bence mümkün değildir. Sürekli olarak yeni olaylarla değişen bir ortamda gündemin konuşularak bilim yapıldığını zannetmek en fazla kendimizi kandırmak olur. Bir siyasetçinin ne yaptığı veya ne dediği bilim olacaksa kapatalım gidelim dükkanı. Lütfen bilime zulüm yapmayın.

Bakın tekrar söylüyorum; ben "sosyal bilimler" kapsamındaki konuların hepsini -bazısını hakkaten ıvır zıvır olarak görsem de- değersizleştirmiyorum ama genel itibariyle bu alanın bilim olmadığını düşünüyorum. Ben de alanla uğraşırken zevk alıyorum ve okumayı seviyorum ama kendimizi kandırmayalım diyorum.

"Sosyal Bilimler" Bilim Değildir.





Klişe Paradoksu




Kurgusal yapımlarda ve gerçek hayatta klişeler her yerdedir.

Her sahnede, her diyalogta, her olayda kısacası her an klişelerle karşılaşırız. Böyle olmasının en büyük sebebi insanın rutin oluşturmaya meyilli olması gibi klişelere de meyilli olmasıdır. Bu sadece kişilerin kendi zaaflarından kaynaklanmaz; insanın yapısı böyledir. İnsan varoluşsal olarak klişelere meyillidir.

İşte ben insanın klişelerden kaçamamasına klişe paradoksu diyorum. Mesela siz biriyle sohbet ederken konuştuğunuz şeyin klişe olduğunu bilseniz de bu kişeleden kaçamazsınız. Hayat ve insan doğası sizi klişelere götürür. Aslında bu durum, bir önceki yazım olan örüntülerin devinimi yazımı doğrular. Sonuçta insan insandır; insanın doğası ve hayatın temel parametreleri bellidir. Evrene baktığınızda göreceğiniz en ilgi çekici şeylerden biri örüntülerdir. Bu örüntüler sadece doğada yoktur; insan davranışlarında da vardır.

Klişe paradoksuna her yerde rastalayabilirsiniz. Mesela filmlere, dizilere veya romanlara baktığınızda olay örgüsünün yazarı belli bir noktaya çektiğini fark edersiniz. Ben de roman yazıyorum ve bunu her zaman yaşıyorum. Ne kadar özgünleşmeye çalışsam da insanlar, olaylar veya kitabın genel tablosu eni klişelere çekiyor. Klişelerin olduğu kısımlara dikkat ederseniz genelde hikâyenin devam etmesi gereken yerlerde karşımıza çıkar. Bu durum bize insan hayatına dair ilginç ipuçları verir. İnsan yaşamı ve bu yaşamı devam ettirmek için gerekli olan şeyler aslında en büyük klişelerdir. Bu gerçeği bildiğiniz anda hayal gücünün ve kurgunun ne denli değerli bir şey olduğunuzu anlarsınız. Çünkü fiziki bedenden -en azından şimdilik- kurtulamayan insanoğlu normal yaşamından sıyrılabilerek bir nebze de olsa klişelerden sıyrılabilir.

2017 yılında yayınlanan filmlere bakın, 60-70 yıl önceki klişeleri bile görebilirsiniz. Yeteneksiz senaristleri ve yönetmenleri bir kenara atarsak, başarılı senaristlerin ve yönetmenlerin bile bu klişelere yer vermesi onlar açısından belirli bir ölçüde makul bir bahane olarak yorumlanabilir.  Gerçi ben klişeleri yine de sevmiyorum; burası ayrı konu.

Klişelerin vazgeçilmez ve kaçınılmaz olması, insan doğasının düşüklüğünün kanıtıdır. Hep söylediğim gibi insan sığlıklarla, saçmalıklarla ve komikliklerle kaim basit bir canlı.


21 Aralık 2017 Perşembe

Örüntülerin Devinimi, Fraktallar ve Ouroboros


Yukarıdaki sembole dikkatli bakın. Önümüzdeki yıllarda daha çok göreceğimizi tahmin ettiğim bu sembol aslında hayatımızın her anında var olan ve hatta eğer yanılmıyorsam hayatımızın tam merkezinde yer alan bir sembol. Hayır öyle new ageci, ruhçu, yingyangcı falan değilim hatta sevmem de. Ama gerçekçi yaklaştığımda insan yaşamının ve evrenin farklılaşan örüntülerin devinimi olduğuna dair fikrim güçleniyor. New ageciler ya da ruhçular, uzak doğu dinlerin etkisiyle bu devinimi sonsuz olarak yorumlarlar ve bu yorum onları reenkarnasyon gibi inançlara yöneltir fakat bilim bize göstermektedir ki evren sonludur ve başlangıcı vardır. Evren büyüklüğü itibariyle bize inanılmaz gelse de -ki böyle düşünmemiz doğaldır- evren kusursuz bir sonsuzluk kaynağı değildir. Bu hayret verici varlık, hem olağanüstü derecede güzel hem de kusurludur. Bu durum evrende her an karşımıza çıkan zıtlıkları tekrar yüzümüze vuran bir gerçektir.

Çevrenize ve hayatınıza bakın... Birbirinden çok uzak olan yerlerde karşılaştığınız olaylar, insanlar, doğa, çevre vs. her şey aslında birbirine benzer dokular gibidir.

Örüntü, "bir nesne veya olay kümesindeki elemanların ardışık olarak düzenli bir biçimde birbirlerini takip ederek yenilemesi" olark tanımlanır. Okullarda çözdüğümüz bazı testler vardı, bize belirli bir sayı dizisi verip soru işareti olan yeri bulmamızı isterdi. Örnek olarak aşağıya veriyorum:

 

İşte aslında hayat ve evren de bu örüntülere benzeyen bir sistemdir fakat kural dizisi belirli düzenlere sahip olmakla birlikte karmaşıktır, esnektir ve nispeten belirsizdir. Hayatın özelliklerden biri zıtlıkların aynı anda olmasıdır. Bir müslüman olarak "maddeyi kötü tanrı ruhu iyi tanrı yaratmıştır" gibi bir düalizme inanmam mümkün değil ama hayatta düalitelerin olduğu muhakkak.

Örüntüler, ilkokul çocuklarına sorulan matematik sorusunun da ötesinde evrenin çalışma prensiplerinden biridir. Daha önceki yazımda değindiğim insan hayatında var olan Jel de bu örüntülerin sonucudur. Bu durum her şeyin bir olduğu gibi bir düşünceye sevk etse de bu konuda ciddi şüphelerim olduğundan dolayı direkt bir bağ kurmak istemiyorum. Ama Avustralya'daki bir kişiyle Estonya'da yaşayan bir kişinin benzerliklerinin farklılıklarından fazla olması örüntülerin varlığını bize anlatır.

Örüntünün ingilizce çevirimi "pattern"dir. Pattern, genel olarak "desen, kalıp, doku" gibi anlamlara gelir. Evrenin her yerine yayılmış görüntüleri farklı olan ortak desen ve dokular vardır. Bu desen ve dokular yani örüntüler devinim hâlindedir. Hayattaki farklılıkların kaynağında bu yatar.

Örüntülerle iç içe olan bir geometri kavramı vardır. Bu kavram Fraktallardır. Fraktal Geometri, 1975 yılında Benoit Mandelbrot tarafından ortaya konuyor. Araştırdıkça Mandelbrot Kümeleri için söylenen "Tanrı'nın parmak izi" sıfatını hak ettiğini görüyoruz. 

Fraktalların tanımı şöyledir: "Fraktal parçalanmış ya da kırılmış anlamına gelen Lâtince fractus kelimesinden gelmiştir. İlk olarak 1975'de Polonya asıllı matematikçi Benoit Mandelbrot tarafından ortaya atıldığı varsayılır. Kendi kendini tekrar eden ama sonsuza kadar küçülen şekilleri, kendine benzer bir cisimde cismi oluşturan parçalar ya da bileşenler cismin bütününü inceler."  Kaynak: http://www.matematikciler.com/8-sinif/matematik-konu-anlatimlari/1107-fraktallar-fraktal-nedir-fraktal-olusturma-fraktal-ornekleri

Dalgalar, şimşekler, kan damarları, solunum sistemi, dolaşım sistemi, ağaçlar, ormanlar, kalp ritimleri, galaksilerin görünüşü, fiziksel hareketlerimiz, kablosuz ağlar, telefonlardaki telsizler, internet bulutları, dağ yüzeyleri, kıyı çıkıntıları, insan vücudundaki bağlar, bitkiler kısacası fraktalları hayatınızda her yerde görebilirsiniz. Doğa bize bu konuda inanılmaz bir fırsat sunuyor.

Fraktal geometrideki dallanmalar bilim adamlarına normalde hesaplaması zor olan ölçüleri hesaplama şansı sunuyor. Örneğin tamaen karmaşık ve hesaplanamaz zannedilen doğa, fraktal geometri sayesinde matemetiksel olarak hesapalanabiliyor, bu da doğayı daha iyi anlamamızı sağlıyor.

Örüntülerle Fraktallar birbirine karıştırılır. Fraktalların örüntülerden farkı büyültülmüş ve küçültülmüş yapıları da içermesidir. Her fraktal bir örüntüdür ama her örüntü bir fraktal değildir.

Fraktal Örnekleri:



Bir örüntü olarak fraktallar da devinim hâlindedir. Bazen hayatın ve evrenin elle değiştirilebilir bir fraktal olduğuna dair hissiyatım güçlenebiliyor. Aşağıda linkini verdiğim videoda Sinan Canan, elle kontrol edilebilir fraktallara güzel bir örnek veriyor:





Her şeyin birbirine bir şekilde bağlı olması ve Kaos Teorisi, örüntülerin değişebilmesinin ve şu anki mevcut düzenin alt yapısını oluşturmaktadır. Çünkü öbür türlü her şey aynı ve tahmin edilebilir olurdu. Fakat Kaos Teorisi, bize öyle bir ufuk kattı ki başlangıç noktasına hassas bağlılığı anlatan kelebek etkisi sayesinde aynılığın ve farklılığın nasıl aynı anda mevcut olduğunu anlamamızı sağladı.

Öyle bir evrendeyiz ki, kimisi aynı yere baktığında bir düzen, kimisi baktığında bir kaos görebiliyor. Örneğin Caner Taslaman için evren bir düzenlilikken, Celal Şengör için tamamen kaos olabiliyor. Bu iki değerli bilim insanı da elbette düzeni ve kaosu anlayabiliyorlar ama mevcut evren onlara karar vermede ilginç bir bulanıklık veriyor. Kanıtlanmış bir doğa bilgisine dair bile insanoğlu farklı şeyler düşünebiliyor. İnsanların çoğu farkında olmasa da, evren kendini sorgulamaya çağırırcasına insanlara bir şüphe kaynağı bırakıyor sürekli.















Örüntüler devinir; ama esnektir ve karmaşıktır. Her şeyin kökten olup olmadığı şu an için muğlaktır. Başlangıç noktası farklı olan örüntüler mevcut olabilir. İnsan türü veya canlılık açısından bakıldığında ortak bir kaynak olduğu Evrim Teorisiyle birlikte desteklenmektedir ve mümkündür; fakat konu evrenin başlangıcına geldi mi buna yaratıcıyı da dahil etmek benim açımdan sorunludur. Teizmin dibine panteizmi ekmeye çalışmanın İslâm gibi bir tevhid dinine zarar vereceğine inanıyorum. Yine de bu konuda tam kararımı vermediğimi belirtmek isterim çünkü bu yazıda konu aldığım örüntüler ve Kuantum kafamı karıştırıyor. Her şeyin aynı kökten çıkmış olması hâlâ sorguladığım bir fikir.

Örüntüler ve Fraktallar, sümülasyon fikrini az veya çok destekler. Bir bilgisayar oyunun yapım aşamasını düşünün. Oyundaki ortam veya manzaralar genelde tek tek kodlanmak yerine kimi zaman otomatik olarak dizayn edilir ve geniş alanlar oluşturulur. Bu alanlar oluşturulurken örüntülerden ve fraktallardan yararlanılır. Dolayısıyla evren ve doğa da bir bilgisayar oyununa benzer şekilde işliyor görünmektedir. Fakat tabi bu çok düşük bir ihtimal olduğu için şu an ciddi olarak simülasyonu kanıtlar demek mümkün değil. Sadece fikri anlamda bir argüman olarak sunulma ihtimali mevcuttur.




Ouroboros bunun neresinde?

Ouroboros'u literatürde sonsuz evrenle ilişkilendirenler olsa da, genel itibariyle sürekliliği ve döngüyü anlatır. "Evrende döngü olması için sonsuz evren şarttır" gibi bir görüşe ben katılmıyorum. Sonlu ve başlangıcı olan bir evrende de döngü var olabilir. Ouroboros, yukarıda anlatılan örüntü, devinim ve fraktalların vazgeçilmez parçasıdır.

Zıtlıkların birliğini anlatan en güzel sembollerden biridir. Canlılık ve ölüm her an yan yanadır.

Sembolün bir diğer anlamı kendini keşfetme, kendinin farkına varma veya genel olarak söylersek bilinçtir. Bilinç insanoğlunun en önemli konularından biridir. Bilinci çözmek hayatı da çözmek anlamına gelir. Devinim, farkındalık ister. Elinize aldığınız bir deftere fraktal olan bir örüntü çizmeniz kağıt için bir anlam ifade etmez; bilinçli olan için yani sizin için eder. Bu açıdan Ouroboros aynı zamanda bir hayat sembolüdür. Bu sembolün çoğunlukla güneşle özdeşleştirilmesinin sebebi büyük ihtimalle budur.

Söz açılmışken şu anki konumuzla doğrudan alakası olmasa da günümüzde ve gelecekte ön plana çıkacak özellikleri Ouroboros çerçevesinde şu şekille ifade ediyorum:







Var Olmanın Sancısı





Var Olmak işkencedir; Yok Olmak özgürlüktür.


Kendim belirlemediğim bir sistemde kendim seçmediğim bir çevrede yaşıyorum. Neden burada ve bu zamanda doğduğumu bilmiyorum.

Bunları yazdığım sırada Afrika'da açlıkla boğuşan bir ailenin oğlu olabileceğimi de bilmek, beni her şeyi sorgulatmaya itiyor. Bunları yazdığım sırada şu an Bangladeş'te veya Hindistan'da bir sokak satıcısının müşterilerine yemek hazırlıyor olduğunu bilmek... Belki de o civarda doğacaktım ve o sokak satıcısından yiyecek alacaktım.

Ama buradayım. Neden?

Sadece coğrafyayla sınırlamayın bunu. Eğer doğmasaydım, bu saçmalıkların hiçbirine maruz kalmayacaktım. İnsanın kendini meşgul etmesi için saçmalıklarla uğraşması ve bunlara abartılı bir önem atfetmesi beni çıldırtıyor. İnsan doğası itibariyle var olmayla acizliklerle ve saçmalıklarla tanışır. Günlük hayattaki her şey, beni sancılara itiyor. Müslüman olmama rağmen hâlâ tam olarak çözemediğim pek çok şey var. Ben doğru olduğuna kesinlikle inandığım bir ilaha inanıyorum ama eminim ki eğer bir Budist ailede doğsam farklı bir dini düşüncem olacaktı. Şimdi diyeceksin ki, "iyi de tercih hakkın var." Emin misiniz bundan? İnsan dini inancını değiştirse bile mesela müslüman bir ailede doğup atesit olan bir kişi yahudi bir ailede doğsa belki de dinini çok sevecekti ve dindar bir yahudi olarak ölecekti veya bu adam yahudiliği de beğenmeyip zerdüşt olacaktı. Yani içnde bulunduğunuz yer ve konuma göre sizin hayat hikâyeniz de değişecekti. İnsan hayatında o kadar parametre var ki bunları basite indirgemek mümkün değil. 

Şu an uğraştığımız, konuştuğumuz, üzerine düşünceler ürettiğimiz problemlerin, gündemin, gelişmelerin sırf bu dönemde yaşadığımız için hayatımızın merkezinde olduğunu bilmek öyle normal bir şey değil bana göre. Ben eğer 1000 yıl önce doysaydım, başka bir gündem, başka bir gerçeklik ve başka insanlar olacaktı hayatımda.

Sancılarımın bir diğer nedeni insanlar. İki insanın birleşmesiyle hayata gözlerimi açtığımı biliyorum. İnsanın sağlıklı kalmak için sosyalleşmeye ihtyiaç duyduğunu da biliyorum. Fakat çevresinde ne kadar insan olursa olsun insan yalnızdır. Evet o ortamların vazgeçilmez isimleri de yalnızdır. Herkes yalnız ölür. Bilim dünyasında herkesin bir olduğuna dair yorumlar olsa da ben bu tespite şimdilik soğuk bakıyorum ve yeni gelişmeleri bekliyorum.

Milyarlarca hatta trilyonlarca galaksinin ve yıldızın arasında burada ne yaptığımı hiç bilmiyorum. Ben burada bunları yazarken bilmem kaç milyon ışık yılı çevremde aklımın alamayacağı kadar yıldız ve galaksinin olması, öyle basitçe geçiştirilecek bir şey değil. Kimsenin aklına çoğu zaman gelmeyen veya gelse de umursanmayan bu durum öyle sıradan bir konu değil.

Var olmak, hayatta karşılaştığın her şeyin sana batması demektir. Ben eğer bir müslüman olarak böyle düşünüyorsam diğer inançlı veya inançsız insanlar ne durumdadır düşünmek bile istemiyorum. İnsanların geneline baktığımda herkes mutlu, herkes yaşamak için kendine bir bahane ve amaç buluyor. Hepsine saygı duyuyorum ama kendi içimdeki buhranlar bitmiyor.

Başkaların hayatıyla yaşayan insanlar, senin nasıl olduğunu ne yaptığını konuşarak ömrünü tüketenler, kendilerine bir hikâye bulmak için sıradan olayları abartanlar, sizi hiç sevmiyorum. Neden var olduğunuzu inanın hiç bilmiyorum.

Aptal insanlarla mecburen muhatap olmak ama kendi başıma geçimimi sağlayamaycağımı bilmek yani sırf geçimimi sağlamak için insanlara muhtaç olmak beni çıldırtıyor ve iyice psikolojimi bozuyor. Bu aptalların kendine ezber bulup ona bağlanması ve hayatları boyunca ezberle yaşaması ve bu adamların ideal olarak sunulması insandaki bütün yaşam enerjisini çekip alıyor.

Ağır bir misantropi(insanları sevmeme hastalığı)  geçirdiğim gerçek ama aslında bu durumun psikolojik bir rahatsızlık olarak isimlendirilmesi beni yine buhranlara itiyor çünkü çevreme baktığımda bu durum aslında olması gereken. Bana sorarsanız her insan diğerlerinin düşmanı olması gerekir. Bu olması gerekendir ama olan başkadır, zaten olan ve olması gereken ayrımı yüzünden insanın psikolojisi bozulur.

Normal olarak değerlendirilen yani olan aptal insanlara katlanmaktır. Kendi kafasındaki size dair algıyı zorla size dayatan insanlarla muhtap olmak, insanlara olan nefretimin aslında doğal olarak karşılanması gerektiğine dair düşünceme neden olan sebeplerden sadece biri.

İnsanlar kendilerini mutsuz edecek şeyleri düşünmek istemezler. İnsanların çoğu bu sayede mutlu olur ve sağlıklı kalır. Yani her insan sağlığını korumak için kendini kandırır ve gerçeklerden kopar.  İşte asıl sonuç burada ortaya çıkar. Hayata gerçekçi yaklaştığınızda elinizde kalan çoğunlukla buhranlardır.

Olmuyor, olmuyor, olmuyor...

Ne yapsam düşünmemem gereken şeylerin beynime hücum etmesini engelleyemiyorum. Mutluluk verici sihirli bir formül içsem dahi bunun olması gereken olmadığını biliyorum. Piskolojik tedavi, ilaçlar vb. bunların bir faydası olsa da, insanların gerçekle yüzleşmesi gerktiğini düşünüyorum.


5 Aralık 2017 Salı

İnsan insanı neden yüceltir?



Dinler tarihi, mitoloji veya genel olarak insanlık tarihi bize hep aynı şeyi gösterir: İnsanlar, liderlerini yüceltmeye meyillidir. Bugünkü hümanizm ve demokrasi odaklı dünyada bile hâlâ insanlar bazı insanları yüceltmektedirler. Dönemlerden bağımsız şekilde düşünüldüğünde bile insanların böyle bir eğilimde olduğu rahatlıkla görülebilir.

Peki neden? Kendinden neredeyse hiçbir farkı olmayan birini neden yüceltir insan?

Bu durumun pek çok sebebi var. O kişiye atfedilen üstün nitelikler bunlardan biridir. İnsanlığın en ilkel dini olarak bilinen animizmden paganizme doğru seyreden insanlık sürecinde, dini görevliler zamanla halktan farklı bir konuma yerleşmeye başladılar.

Din sonuçta insana hayatın anlamını açıklar. İşte bu yüzden dini alan insanlar için daha hassastır ve bu yüzden dini görevliler daha ayrıcalıklıdır. Diğer insanlar dünyalık yani boş işlerle uğraşırken onlar insanın yaşam amacını gerçekleştirir. Bu yüzden kendilerini özel olarak görürler. Mesela İslâm dünyasında ruhbanlık, evliyalık, gavslık, kutupluk olduğunu söyleyen insanlar diğer insanlara küçümseyici şekilde bakarlar. "Siz boş işlerle uğraşıyorsunuz biz her şeyimizi dine ayırdık" psikolojisine sahiptirler. Şu anki geleneksel din anlayışını benimseyen insanların Hıristiyanları ruhbanlık açısından eleştirmeye zerre yüzleri yoktur. Hepsi de kendilerinin diğer "sıradan insanlar"dan daha fazla Allah'a yakın olduklarını savunurlar.

İnsanların yüceltilmesinin bir diğer ana kaynağı siyasettir. İnsanın insanı yüceltmesinin çarpıcı örnekleri siyasette çarpıcı şekilde görülebilir. Yönetilen yönetici ayrımı ilk insanlara kadar götürülebilir. Bu durumun kaçınılmaz olduğuna dair yorumlar olsa da pek katıldığım söylenemez. Yöneten kesimin meşruluğu doğallaştıkça dengesiz bir dağılım meydana gelir. Halkın neredeyse hiçbir değeri kalmazken, insanlara esas amaç olarak siyasetçilere hizmet etmek sunulur. Bu insan doğasına hakaret etmektir. Yazının kapsamı itibariyle bu noktada bizim için önemli nokta, halkın insan değerlerini hiçe sayarcasına liderine gönüllü köle olmasıdır. Bugün çoğu kişi kendine bir siyasetçi belirlemiş ve onu sürekli olarak yüceltmektedir.

İdeolojik saplantılar ve yoğunlaşma nedeniyle insanlar, o ideolojinin içerdiği özellikleri bir kişi üzerinde ete kemiğe büründürür. Siyasi alanda insanın insanı yüceltmesinin en büyük sebebi budur. İnsanlar ete kemiğe büründürdüğü bu kişiyi veya başka bir anlatımla sembolü yücelttikçe kendilerini mutlu ederler. Sembolleştirilmiş her insan, insanların ötekileştirme ihtiyacını karşılar. Mezhepler konusunda söylediğim gibi ötekileştirme aslında insanların ihtiyacıdır. Bir kişinin sevdiği sembolü eleştirince o insanda oluşan kızgınlık aslında o insanı mutlu etmektedir. Çünkü diğerlerinden farklıdır ve bir yere ait olduğunu bilir. Yücelttiği insan kendi için de bir araçtır aslında. Her insan diğerinin aparatıdır deyince boşa demiyorum yani.

Yüceltmenin bir diğer sebebi de kişilerin düzen sağlayıcı araç olarak görülmelidir. İnsanlar için düzenin yıkılması kaosla eş anlamlıdır. Fakat insanların düzenden anladıkları genelde gönüllü köleliktir. Firavunlar döneminde ülkede huzur ve düzeni sağlayan firavunlar gerçekten halkı düşünen insanlar mıydı? Böyle olsalar bile onlar en nihayetinde halkı sömürmenin aksine halka hizmetle yükümlü insanlardır. Fakat o dönemki sistem tamamen kölelik üzerineydi. Hatta firavunlar tanrılaştırıldı.

İnsanların tanrılaştırılması her medeniyette karşımıza çıkmaktadır. Tevhide ve tek tanrıcılığa en fazla vurgu yapan İslâm'da bile görülebilir bu.

İnsanın içini deştikçe elimizde kalan sadece pespayelik, düşüklük ve kusurlar oluyor.

Olan ve olması gereken




Konumlar ve Hakikat yazımda da söylediğim gibi insanların çoğu 2+2=4 kadar basit gerçekleri göremezler çoğu zaman. Bu gerçeklerden biri de olan ve olması gereken arasındaki ayrımdır.

Örneğin benim işlerin çoğunun saçmalık olduğuna dair yazdıklarımı okuyan insanların çoğu şu sözleri söylemiştir:

"İyi de o zaman nasıl geçineceğiz ki?"

"Sen hayatı çok kolay zannediyorsun."

"Hayatımızı idare etmek için mutlaka bir iş yapmalıyız, bunu bile bilmiyorsun."

Sanki ben şu anki mevcut durumu bilmiyormuşum gibi insanlar bana bu lafları diyecektir. Farkındalık seviyesi bir hayli düşük olan bu insanların bu kadar basit akıl yürütmesinden kurtulamamasının en büyük nedeni, olan ve olması gereken arasındaki farkı anlayamamalıdır.

Olan yani mevcut durumla olması gereken yani ideal arasında fark vardır. Kendi tasavvurunda olanla olması gerekenin aynı olduğu gören kişi için hayat çok daha mutludur; ama olanla olması gereken arasında uçurum olan insanlar açısından hayat acı veren bir deneyimden başka bir şey değildir.

Olması gerekenlerin illa hayata yansımasına da gerek yoktur aslında. Sadece entelekütel bir faaliyet olarak da olması gerekenin ne olduğuna dair spekülasyon yapılabilir. Fakat sizin bu sohbetinizi duyan çoğu insan size "hayaller aleminde yaşayan ve boş işlerle uğraşan insanlar" olarak bakacaktır.

Örneğin şu an insanların geçimini sağlamak veya vaktini öldürmek için uğraştığı çoğu şey aslında nüfus kalabalıklığından doğan şeylerdir. Olan budur. Ama olması gereken bambaşkadır. Bana göre bilim, felsefe ve sanat haricindeki faaliyetler gereksizdir. Nüfus kalabalık olduğu için insanların temel yetenekleri ve merakı da farklılaşır. Bundan dolayı yeni sektörler meydana gelir. Bize fayda sağlasa dahi bu sektörler bir yanılgıdan ibarettir.

Olan ve olması gereken arasındaki farka verilebilecek örneklerden biri de insan ilişkileridir. Olan yani mevcut olan durumda insanlar birbirleriyle gayet mutludur. İnsanlar birbirleriyle vakit geçirerek hem eğlenirler, hem sağlıklarını korurlar hem de itibarları artar. Bu durum insanlar için bir ihtiyaçtır. Fakat insanların diğerleri hakkında aslında ne düşündüklerini gördüğünüzde tablo daha net olarak karşımıza çıkar.

İnsanlar en yakını bile olsa diğer insanların mutsuzluğuna sevinebilmekte, onun hatalarını kendine malzeme edebilmekte, başkalarının hayatındaki gelişmeleri kendine malzeme yapabilmektedir. İnsan, en yakın arkadaşının bazı tavırlarını sevmese dahi ona katlanmak zorundadır; çünkü aradaki fayda ilişkisi her iki tarafa da lazımdır. Olay bu kadar masum değildir çoğu zaman. İnsan çoğu zaman diğerinin yüzüne söylediğinde kavga çıkaracak şeyleri de tutar içinde. Olan budur. Olması gereken insanların birbirini boğazlamasıdır.

Bir diğer örnek: Olması gereken şeylerden biri halkın siyasetçilere zerre itibar etmemesidir ama insanlar tam tersine siyasetçilere bağlanır ve onları sever.

İnsan, hayatının her yerinde bu olan ve olması gereken ayrımına rastalayabilir ama genellikle kimse hiç dillendirmez, hatta düşünmez bile. Çünkü düşünürse mutsuz olacağını bilir. İnsanlar mevcut durumunu değiştirmeye karşı dirençlidir.

İnsanların çoğu kendi huzurlarının bozulmaması için olandan olması gerekene doğru giden süreci başlatmazlar ve buna hiç kafa yormazlar. İşte bu olandır ama olması gereken bambaşkadır.

Gerçeklik denen saçmalık






Hayatım boyunca yaşadığım hislerden biri gerçekliğin sıkıcılığı ve komikliğidir. Bu komiklik, güldürücülükden ziyade insanı, yaşamı ciddiye almamasına neden olan basitlikten doğan komikliktir.

Çoğu zaman kendimi bu dünyadan değilmişim gibi hissediyorum...

İnsan her yönüyle zaafları olan basit bir canlıdır. En nihayetinde insan, biyolojik olarak bir hayvandan pek farklı değildir. Hayvanlarla aramızdaki en önemli fark zeka kullanımı ve bilinç olmasına rağmen insanların çoğunun bu durumun farkına varamayıp beynini kullanmaması daha doğrusu kullanmak istememesi de insanın kusurlarından biridir.

İnsan zekasının imkânlarını kullanmak isteyenlerin ulaştığı farkındalık seviyesi zamanla bünyede çeşitli olumsuz yansımalara sebebiyet verir. Dolayısıyla kusurlu bir yapıya sahip olan insanın oluşturduğu yeryüzündeki sistem de aynı şekilde kusurlu olur.

Fakat dünyayı ve evreni biraz daha irdelediğinizde bu kusur, sıkıcılık ve komiklik sadece insan doğasından ileri gelmez; evren ve doğa da aslında kusurludur. Örneğin biz galaksiler arası yolculuk yapacak bir seviyeye ulaşsak. Michio Kaku'nun Tip 2 ya da Tip 3 olarak adlandırdığı bir seviyeye gelsek ve diğer gezegenlere ve yıldızlara rahatlıkla gidebilsek ve orayı kolonileştirsek; neler yaparız? Temel ihtiyaçlarımız veya diğer kusurlarımız sona erer mi? Ermez.



"Yaşamak kaşınılmaz kusurlara bağlanmakla eş anlamlıdır."


İnsan vücudunu genetik olarak değiştirebiliriz elbette. Hatta bilincimizi makineye de aktarabiliriz. Fakat görüldüğü üzere kusurlarımızdan kurtulmamızın yolu mevcut yapımızı değiştirmektir. Yaşamak kaşınılmaz kusurlara bağlanmakla eş anlamlıdır aslında.

Buradan Jupiter'e uçarak gitsek ve yerleşsek dahi insan insandır.

Peki sadece insan mı kusurludur? Hayır.

İnsan bir şekilde ölümsüzlüğe ulaşsa dahi en nihayetinde evrende yaşamaktadır. Evren kusurludur. İnsan bir çeşit evrendir. Biz evrenin çok uzun yıllar sürse dahi yok olacağını biliyoruz. Şu an merak edilen sadece bu yok oluşun nasıl olacağıdır. Dini konulara girmek istemiyorum aslında ama Müslüman kimliğimi göz ardı etsem dahi insanın ölümden sonra bir yaşama ve yaratıcıya inanmaması bir insan için iç karartıcı bir düşünce olurdu. Çünkü bu kusurlu insan yapısıyla yaşamak ve öldükten sonra toprak olmak, hiçbir şeyin ve en önemlisi de var oluşun anlamının olmaması demektir. Tabii din açısından hâlâ fazlasıyla açıkta olan pek çok konu var; bu başka bir konu. Biz konumuza dönelim.

İşte bu kusurlu insan, dünya ve evren ister istemez başta söylediğim sıkıcı, saçma ve komik gerçekliği doğurur. Evet belki şu hayatta evren kadar büyüleyici bir şey daha olmayabilir fakat  evrene olan hayranlığımız aslında evreni keşfedememizden kaynaklanır. Bilindiği gibi insan için gizemler her zaman ilgi çekici olmuştur çünkü merak duygusunu besler. Biz eğer şu an bir şehirden diğerine gider gibi gezegenlere veya yıldızlara gidebilsek evren de şimdiki büyüleyiciliğini büyük ihtimalle kaybedecektir.

Kendi açımdan söylemem gerekirse kurgusal olaylar benim için normal hayatta maruz kaldığım eylemlerden daha ilgi çekici gelir. Bu durumu ben sadece bilimkurgu veya fantastik yapımlar için düşünürken aslında diğer kurgusal yapımlar için de geçerli olduğunu fark ettim.

Ben sıradan yaşamı ciddiye almayıp fikirleri ciddiye almaya çalışan birisiyim fakat insanların çoğu rahatlıkla görüleceği üzere bu sıradan yaşam gerçekliklerini hayatın merkezine koyan insanlardır. Ölene kadar hayatlarıına kattıkları anlam, hayatımızı sürdürmek için gerekli olan faaliyetlerin abartılmasından meydana gelir.

Allah aşkına çevrenize bakın; işiniz, eviniz, yaşamınız, insan ilişkileriniz, aileniz, okul yaşamınız hep basitlikler, sıradanlıklar ve komikliklerle dolu. İnsan bu durumdan sıyrılmak isteyip sorgulamaya başladığında ve bunu dile getirdiğinde diğer insanlar tarafından delilikle suçlanıyor, mutsuzluk ve diğer sorunlar baş göstermeye başlıyor. Farklı şeyler istemek, dışlanmayı doğuruyor.

Kendi açımdan merak ettiğim şeylerden biri hayal kurabildiğim için mi gerçekliğin saçma ve sıkıcı olduğunu düşünmem yoksa insanoğlunun saçma ve sıkıcı hayattan kurtulmak için mi hayal gücünü geliştirdiği.

Farkındalık ilk düşünüldüğünde övünülecek bir şey gibi dursa da gerçekliğin doğası yüzünden insana zarar verebiliyor.

1 Aralık 2017 Cuma

Sorun, Mezhepler mi Mezhepçilik mi?

İnsanların ortak kabul ettikleri şekliyle tekrar ettikleri pek çok söz vardır. Örneğin siyasi alanda "faşizm" ortak olarak kabul edilmiş olumsuz ifadelerden biridir. Adeta küfür hâlini almıştır. Dini alanda ise bunun karşılığı "mezhepçilik"tir.
Özellikle Ortadoğu'nun son dönemlerindeki hâline getirilen en yaygın çözümlerden biri mezhepçiliğe karşı olmaktır. Bu konuda herkes hem fikirdir. Haksız da sayılmazlar, mezhepçiliğin yarattığı olumsuz etkiler her yerde ve her zaman görülebilir.
Fakat...
Bu mezhepçilik hassasiyetinin öyle çok samimi olmadığını düşünüyorum. Çünkü mezhepçiliğin olumsuz yanları olarak sayılan özelliklerin çoğu aslında mezheplerin kendinden kaynaklanıyor.
Mezheplerin doğası insanı ister istemez diğerini ötekileştirmeye itiyor. Mezhepler insanın aidiyet ihtiyacını karşıladığından dolayı ötekileştirme kendiliğinden gelen bir mutluluk olarak ortaya çıkıyor. Bu yönüyle diğerini ötekileştirmeye de insanların bir ihtiyacı olarak bakılabilir. İnsanlar kendini diğeriyle/ötekiyle/düşmanla tanımaya meyillidir.
İslâm'daki mezhepler de bu psikolojinden nasibini alır. İran'da doğduğu için Şii, Türkiye'de doğduğu için Sünni olmasına rağmen insanlar sanki kendi tercihleriymiş ve hatta Allah'ın bir lütfuymuş gibi çevrelerindeki yaygın dini yorumu benimserler. Mezhepçilerin çoğu bu yüzden insan türünü sorgulatacak derecede bağnaz, beyinsiz, şekilci, ezberci ve dar kafalıdır. Bu durum onların bilgisiz olduğu anlamına gelmez. Bu insanlar malumat bilgisi itibariyle çok zengin olabilirler ama mezhep psikolojisi insan aklını kilitler; onları taraftarlığa iter, mezhepler -izm hâlini alır.
Mezhepleri savunmak adına öne sürülen sözlerden biri dine dair her yorumun mehzep olduğudur. Bu bence de makul bir yorumdur. Çünkü insanlar genellikle her farklı olayı kategorize etmeye çalıştıkları için "sen de o zaman mezheplere karşı çıkan mezhepleri kurdun" kafasındadırlar. Aslında bu durum daha önceki yazımda konu aldığım "Konumlar ve Hakikat" meselesini gündeme getirir. O yazımda Kuantum ve Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi'nde söylediği şekliyle gözlemcinin olaya müdahalesi tespitinden yola çıkarak hakikatin de mutlak olarak kavranamayacağını ortaya atmıştım. Çünkü bir tarafta olmak veya bir fikri savunmak, her zaman hakikatin bir yönünü kaçırmaktır. Dolayısıyla bir mezhebe bağlı olmak veya mezhepleri eleştiren bir söz söylemek de aslında hakikatin bir yönünü yakalayıp diğer yönlerini kaçırmaya benzer. Fakat bu durum bizim öylece oturmamızı gerektirmez; yapılması gereken şeyler vardır. Bunlardan en önemlisi mezhepçiliğe gerçek anlamıyla karşı çıkmaktır.
Diyanet'in "ehli sünnet ana yoldur" gibi sözleri bana göre skandaldır. Bütün mezhepler beşer ürünüdür. Beşerin sözünü Allah emretmiş gibi insanlara sunmak çok tehlikelidir. Bu bilince sahip olması gereken ilk kurum Diyanet olması gerekirken mezheplerin insanlara sunduğu çerçeve ve körlük özelliği ilk başta onları ele geçirmiştir.
Müslümanları ortak paydada buluşturmanın tek yolu Kur'an etrafında birleşmek olarak gözükmektedir. Dine dair farklı yorumlar, bu işten geçimini sağlayanlar açısından vazgeçilmeyecek bir çıkar sağlama aracıdır. Varlığını mezheplere borçlu olanlardan hakikatin peşinde olmak gibi erdemi zerre beklemiyorum.
Müslümanların 1400 yıl önceki kavgalara bakarak bugün birbirlerine düşman olması akıl alacak şey değildir. Bu durum insanın zaafından kaynaklanır. Düşünün; bir peygamber gelmiş ve insanlara asıl önemli olan dünyanın ahiret olduğundan bahsediyor. Herkes de onu can kulağıyla dinliyor ama o öldükten hemen sonra iktidar kavgaları başlıyor. Bu biraz kişisel olacak ama nereye baksam insan doğasına olan düşmanlığım artıyor.
Kalıp cümlelerin rahatlığından kurtulmak zordur. Mezhepçiliği eleştiren çoğu insanın ortak özelliği mezhepleri din yapmalarıdır. Mezhep taassubuna bağlı olduğunu bilmeden kendi de mezhepçiliği eleştirir çünkü moda bunu gerektirir. Şu anki İslâm dünyasında "hak mezhep" kafası devam ettikçe tartışmalar, savaşlar ve çatışmalar da devam edecek. Gerçi ben şu an hiçbir gerginlik olmasa dahi mezhepleri yine eleştirirdim.