13 Temmuz 2018 Cuma

Bilim, Okültizm ve Ezoterizm İlişkisi




"Yeterince gelişmiş bir teknoloji sihirden ayırt edilemez."

 - Arthur C. Clarke 


İnsanlığın en önemli tartışmalarından biri bilim-din ilişkisidir. Bu tartışma arasında geri planda kalan bilim ve okültizm-ezoterizm arasındaki ilişki de son derece önemlidir. Din topluma yayıldığı için her an içiçe yaşadığımız bir unsur olması bilimle olan ilişkisini sürekli göz önünde tutuyor. Okültizm ve Ezoterizm ise daha seçkinci olduğu için pek gündem olmuyor. Aslında bilim de gizemli konularla uğraşır ve belli ölçülerde seçkincidir. Kendine has kuralları ve metadolojisi vardır. Topluma yayılamayacak kadar özel yetenekler gerektirir. 

Öncelikle ezoterizmi ve okültizmi tanımlayalım:

Ezoterim: Kısaca gizli sırlar öğretisi olarak çevrilebilecek olan ezoterim kavramının kökeni Yunanca'dır. Sadece özel/seçilmiş insanlara öğretilen bilgi ve öğretilere verilen addır. 

Okültizm: Okültizm ve Ezoterizmi eş anlamlı zannetmek yaygın hatalardan biridir. Okültizm "gizli ilimler" veya olarak çevrilebilir. Gizli ilimlerden kasıt simya, astroloji ve maji ve benzerleridir. Okültizm özünde ezoteriktir çünkü sadece belirli kişilere öğretilir. Ezoterizm işin biraz daha yöntemsel ve felsefi kısmıyla alakalıdır.

Bilimin ve Ezoterizmin söyledikleri


Bilim insanlığın belki de tek evrensel faaliyetidir. Ezoterizm ise dinlere benzer şekilde insana amaç ve neden sunan bir öğretiler bütünüdür. Evrenin neden var olduğunu açıklamaya çalışmasının yanında evrenin nasılını ve yapısını da açıklamaya çalışır. Öne sürdüğü tezlerin her zaman bilim tarafından destek görmemesi genellikle bilimin o seviyeye ulaşamadığından dolayı böyle olduğu şeklinde yorumlanır. 

Ezoterik öğretiyi benimseyen insanlarda genellikle her bilimsel gelişmeyi kendilerine yormak gibi bir davranış ve fikir meyli vardır. Bu açıdan dindarlara benzerler. Bilim, insanların rahatlıkla bükebildiği bir argümanlar havuzuna benziyor. Görelilik, Kuantum ve belirsizlik gibi fikirlerin insanlara tam olarak ne söylediğini kimse bilmiyor çünkü var olan gözlem ve deneylerin amacı insanları belirli bir dini inanca bağlamak değil. Aynı şekilde ateist yapmak da değil. Geçmişte ve bugün bilim insanlarının pek çok farklı dini inancı oldu. Olmaya devam edecek.

Kuantum, görelilik, sicim teorisi gibi kavramlardan sonra bilim dünyasında oluşan "evren aslında sandığımız gibi değilmiş" anlayışını/atmosferini, ezoterizmdeki "dinler bize zahiri anlatır fakat derinde olan ezoterik fikirlerdir, içrek olan hakikattir." anlayışına benzetebiliriz. Ezoterizmi benimseyenlerin motivasyonlarından biri büyük ihtimalle budur. Fakat bilimin kuantuma veya göreliliğe "batın" gözüyle bakacığını söylemiyorum çünkü bilim sadece var olanı ortaya koymaya çalışıyor. Fakat kritik nokta şudur ki, bu çaba her bilim insanın da farklı etki gösteriyor. 

Günümüz biliminin kaynakları ve yöntemlerinin kökleri çok eski dönemlere kadar gidiyor. Antik dönemdeki insanların katkılarını bugün dahi hissedebiliyoruz. Mesela Pisagor-Öklid gibi isimlerin, Babil, Sümer ve Çin medeniyetlerinin katkıları ortada. Pisagor bilindiği üzere ezoterizmle çok ilgili. Dolayısıyla günümüzde bazı bilim adamlarında mevcut olan kadim bilgeliği ve ezoterizmi küçümseyen tavrı doğru bulmuyorum. Fakat buradan yola çıkıp ezoterizmin propagandasını yapmak da aynı derecede yanlıştır. Çünkü mesela bir Hristiyan ya da Yahudi bilim adamından yola çıkıp Hristiyanlar veya Yahudiler propaganda yapmıyorsa bu ezoterizm için de geçerlidir. Yahudiler, kendilerinin nüfuslarına bakıp bilime yaptıkları katkıyı bir prpoaganda aracı olarak rahatlıkla kullanabilirler. Gerçekten nüfuslarına oranla bilime katkıları muazzam. Kimse "bakın Yahudiler seçilmiştir ve hakikat onların elindedir" demiyor. Bilim kendine has bir faaliyetler bütünüdür. 

Ezoterik öğretilerin bazılarına göre bilim insanın tekamülünün en önemli araçlarından biridir. Dolayısıyla "ya o, ya o" gibi bir düşünce ezoterizm ve bilim için söylenemez. Aslında mesele hayatın anlamlandırılması ve felsefede ortaya çıkıyor. Bilim evreni ve doğayı anlamamıza yardım etse de bize şu an için bir anlam ve amaç sunmuyor.

Ezoterizm ve bilim ilişkisine dair verilebilecek en güzel örneklerinden biri Rönesans dönemidir. Bu dönemdeki pek çok bilim insanı ve düşünür aynı zamanda ezoterikti ve okültizm araştırmacısıydı. Kilise tarafından vahşice yakılan Bruno o dönemdeki ezoteristlere ve okültistlere bir örnek. Bilimle ve deneycilikle özdeşleşen Francis Bacon bir masondu. Bacon gibi bilimci denebilecek bir adamın mason olması yazımda anlatmaya çalıştığım çoğu konuyu güzel özetliyor. Rönesans aydınlanmasında Okültizm (Simya, Maji vb.), Kabala, Hermetizm gibi ezoterik öğretilerin rol oynadığı inkar edilemez bir gerçek. 

İnsanlık tarihinin en önemli dahilerinden biri olan Da Vinci'nin Floransa'dayken Hermescilik ve büyüyle ilgilendiği ve hatta pratiğini de öğrendiğine dair anlatılar mevcuttur.  Ayrıca bilim dünyasında devrim yaratmış olan Isaac Newton bile Simya'yla uğraşıyordu.  Bilim demek merak demektir. Bilimin çıkış noktası budur. Dolayısıyla bilim insanlarında bu tarz çabaları gayet olağan karşılıyorum. Ayrıca bilimde çok yönlülüğün ne kadar önemli olduğunu gösteren detaylardan biri.

"Her Şeyin Teorisi" olmaya aday olan Sicim Teorisi'ne göre evrendeki her şeyin sicim denilen parçacıkların farklı notlarda titreşmesiyle meydana geldiğini söylemesi Pisagor'un evreni notalarla açıklamaya çalışmasıyla özdeşleşiyor. 

Bilimin ezoterizmle ve dinle en büyük ayrışması her şeyi insan odaklı görmemesinde yatar. Ezoterizm ve dinler evreni bir nevi insan için oluşturulmuş fanus gibi görürler. Fakat bilim bizim evren için ne kdar basit canlılar olduğumuzu anlatır. 

Pek çok yazımda dile getirdiğim gibi geçmişte yaşayan atalarımızı bilimsel olarak yetiştiren bazı kadim bilgeler olabilir. Farklı kültürde gördüğümüz bilgelikle özdeşleştirilen üstün insanlar ya da tanrılar bir nevi geçmişin bilim insanlarıydı ve toplumu eğitiyorlardı. Bu bilgeler doğanın yanı sıra insanlara ezoterik bilgiler de vermiş olabilirler. En bilinen örneğiyle bizim İdris adını verdiğimiz peygamber veya nam-ı diğer Hermes/Hanok/Enki/Thoth bu tarz birisi olabilir. Ezoterik öğretilerde yüceltilen isimlere bakıldığında bu kişilerin genellikle bilgelik olarak üstün olduğu görülür. 


 

Bilim dünyasında Ezoterizm meyli


Günümüzde teorik fizikçiler arasında spiritüel eğilim olduğundan bahsediliyor. Bilim insanlarının bu eğilimi onların dinsel ritüellerine soğuk olmalarına ve ezoterizmin öne sürdüğü tekamül ve ruhsal yolculuk gibi kavramlara daha sıcak yaklaşmalarına bağlıyorum. İnsanın küçük bir evren olduğu fikri onları cezbediyor olmalı. Ezoterizmin insanı evrenden ayrı görmemesi ve bunu sık sık vurgulaması bilim insanlarının evreni incelerken aslında kendilerini inceledikleri gerçeğinin altını çiziyor.

Bu eğilimin bir diğer sebebi insanın karşılık bekleyen yapısı olabilir. Çünkü sonuçta bu insanlar ömürlerini bilime adıyorlar ve hepsi için söylenemese de bazı bilim insanları için et ve kemikten oluşan bir canlı olmak yeterli değil. Onlar daha farklı ve daha ileri seviyede bir bilinç arzuluyorlar.

Ezoterizmin, okültizmin ve ezoteristlerin tarihsel olarak bilime katkısı ortadayken günümüzde neden ezoterizme karşı bilimsel bir önyargı var? Bunun en büyük sebeplerinden biri büyük ihtimalle bilimdeki her gelişmeyi kendilerine yontan, son yıllarda sayısı görünür şekilde artan şarlatanlardır. Kuantum'u kullanarak insanların cebine göz diken bu tarz kişiler insanların bilime dair algısını kötü etkiliyor ve bilim dünyasında ezoterik fikirlere dair hassasiyet oluşuyor. Ama bu tarz insanlar var diye de Kuantum'un bize sunduğu yeni bakış açılarını göz ardı edemeyiz.



 

Bilinç ve Bir'lik.


İnsnalığın en temel sorularından olan Bilinç nedir? Nereden gelir? Kaynağı nedir? gibi sorulara Stanford Üniversitesi'nden John Hagelin "birleşik alan" cevabını veriyor. Bu birleşik alanın da bizi tekliğe/birliğe götüreceğini söylüyor. Yani aslında insanların hepsi "Bir." Bu felsefe aynı zamanda ezoterizmin en büyük tezlerinden biri. Zaten John Hagelin ezoterik öğretilere çok yakın bir isim. Hagelin ısrarla evrensel bilince dikkat çekiyor. Fiziksel olarak birbirinden ayrı olsak da temelde bir olduğumuza dikkat çekiyor. Hagelin'e göre bilinç beyindeki moleküllerin ve kimyasal işlemlerin sonucu değil, doğanın özüdür. Ona göre "doğanın tüm güçleri ve tüm parçacıkları(kuarklar, leptonlar, protonlar, nötronlar) sadece tek olan varlık okyanusundaki değişik dalgalardır. Bütün canlılar bu dalgaların titreişimidir." John Hagelin'in üslubunu beğensem de anlattıklarını "bilim ispatlıyor" olarak sunması, dindar kesimdeki "bakın bilim Tanrı'yı doğruluyor" aceleceğiline benzetiyorum. Fakat önemli hususlardan biri şudur ki John Hagelin budist veya hindu insanlara hitap eden tarikat lideri gibi konuşmasına bakarak söylediğini tamamen reddetmenin veya iyice sorgulamadan önyargıyla yok saymanın doğru olmayacağıdır. Sonuçta hakikat, çileli bir yoldur. Şeylerin ve kendimizin dahi ne olduğunu tam olarak bilemezken hakikatin kodları elimizdeymiş gibi hayata dair bütün yorumları yok saymak bana makul gelmiyor.

John Hagelin'in bilinç hakkındaki görüşleri:


12 Temmuz 2018 Perşembe

CERN, Mitoloji ve Ezoterizm



CERN'e dair ilk fikirler 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıktı. 1954'te maddenin yapı taşlarını incelemek ve ortak nükleer araştırmalar yapmak için kuruldu. CERN'in evrene dair soruları çözmeye çalışmasının yanı sıra www ve tıbbi tarayıcıların geliştirilmesi gibi insanlığa çok önemli faydaları oldu.

CERN, pek çok devletin ve bilim insanının desteğini alarak bilimin evrenselliğinin güzel bir sembolü hâline gelmiş durumda.

İnsanlar CERN'le beraber zaman yolculuğu, ışınlanma, paralel evrenler gibi ilgi çekici bilimkurgu konularının olabileceğine dair umutlarını artırmış durumdalar. CERN bir nevi bilimkurgu fikirlerinin ve olasılığı düşük ihtimallerin varlığına dair umut ışığı yaktı.

CERN deney bölgeleri

CERN'de ne yapılıyor?


Öncelikle fizikçi olmadığım için hatalı bilgiler verirsem şimdiden özür dilerim. İnternette bulduğum ve elimden geldiğince anlamaya çalıştığım kaynaklara göre bilgileri derledim.

CERN'de Big Bang'den hemen sonraki koşullar canlandırılıyor. O dönemin fiziksel şartları oluşturularak evrenin ilk başta nasıl oluştuğu ortaya konmaya çalışılıyor.

Doğanın temel kanunlarını anlamaya çalışıyorlar. Bunun için parçaçıkları inceliyorlar; çünkü Big Bang'den sonra sadece parçacıklar vardı. Evrimin nasıl oluştuğu da bu parçacıklarda gizli. Atomdan bin kat küçük maddeler inceleniyor.  CERN'le beraber "yeni fizik" gibi kavramların ön plana çıkmaya başlaması maddeye dair yeni paradigmaları doğurabilir. Bildiğimiz her şey ters yüz olabilir.

Süper simetri kanıtlanabilir. CERN'de çalışan Gökhan Ünel'in tanımıyla süper simetri, "Maddenin yapı taşlarıyla etkileşim parçacıklarını birbirine bağlayan kuram." Gökhan Ünel'in diğer açıklamaları:



Süper simetri var ise ve büyük hadron çarpıştırıcısında görebilirsek Sicim Kuramı'nı doğrulama yolunda bir adım olabilir; fakat garanti etmez. Süper simetri, CERN'de bulunmasa bile bu Sicim Kuramı'nı yanlışlardı demek değildir.

CERN, evrenin yapısını anlamamızı sağladığı gibi insanlara yeni bir tür www, yeni internet yapısı ve kuantum bilgisayarlar sunabilir. Bütün bu olası gelişmeler üst üste konduğunda insan bilincinin evrene kodlanarak işlemesi mümkün olabilir gibi bir fikir oluşabiliyor bende. Bu sayede insan olduktan sonra veya yaşarken evrene tam analmıyla karışabilir. Sadece böcekler tarafından yenilen bir vücuttan ötesi olabilir.

Bildiğim kadarıyla bilinç, maddeden ortaya çıkıyor ama maddeyle tam olarak açıklanamıyor. Bilincin dış kaynaklı ve soyut temelli duran yapısı şu ana kadar pek çok farklı fikri gündeme getirdi. Eğer CERN sayesinde madde tam olarak çözülebilirse bilinci ve bilincin kaynağı da çözülebilir. Bu da insan var oluşunun bambaşka evrelere yolculuk etmesine neden olabilir. Bu durum aynı zamanda insanın tamamen kontrol altına alınma şansını doğurabilir.


Parçaçık çarpıştırıcı simülasyonu

 

Higgs Bozonu


Higgs parçacığı, Big Bang'den hemen sonra oluşan parçacıklara kütle kazandıran mekanizmadır. Bu mekanizmaya dair çok güzel bir açıklama:



Dr. Don Lincoln: "Higgs bozonu atomaltı parçacıklarını neden kütle sahibi olduklarına dair popüler bir fikirdir."

Higgs bozonu, standart modelin kilit taşıdır. Standart model "evrenin en temel yapı taşlarını betimleyen kuramdır." Standart model, ilk atomların oluşumunu açıklar. Higgs maddeyi bir arada tutan en önemli parçadır. Elektron gibi parçacıklara kütlesini veriyor. Atomların, gezegenlerin, moleküllerin ve insanların oluşmasını sağlayan parçacık Higgs'tir. Kısacası Higgs olmasa hayat diye bir şey olmazdı. Fakat bunun gerçek olduğunu kanıtlamak için parçaçıkları yeterince yüksek enerji düzeyinde birbiriyle çarpıştırmak ve bir higgs parçacığı yaratmak zorundalardı.

Standart modele göre 4 tane temel kuvvet var: Elektromanyetik kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet, kütleçekim kuvveti. Kütleçekimden sorumlu atomaltı parçacığı temsil edebilmiş değiliz. Bu parçacık Higgs bozonu değil. Kütleçekim cisimlerin yanı ısra zamanı da etkiliyor. Standart modelin bir üstü her şeyin teorisi. CERN'in bizi bu teoriye daha fazla yaklaştırabilir.

CERN'e dair en çok üzerinde durulan konulardan biri deneyin yeni boyutlar açma ihtimali

 

CERN ve olası yeni boyutlar


CERN'in araştırma direktörü Sergio Bartolucci, CERN'in boyut kapıları açma ihtimali olduğundan bahsediyor. Bu kapılardan istemeyeceğimiz varlıklar gelebilir diyor. Bartolucci gibi birinin bunu demesi komplo teorisi paranoyasının ötesine geçmemiz gerektiğini bize anlatıyor. İlk başta fantastik bir kurguya aitmiş gibi gelen böyle bir ihtimal insanlığı tamamen değiştirebilir.

CERN'le beraber yeni güçler veya yeni uzay boyutları bulunma ihtimaline dair pek çok gösterge mevcut. Mesela deneylerden birinin ismi Alice. Büyük ihtimalle Alice Harikalar Diyarında hikâyesine atıf yapıyorlar. Bu ismin seçilmesinin sebebi ünlü hikayede olduğu gibi başka boyutlar bulma isteği olabilir. Benim de gizli gündem olarak en çok üzerinde durduğum konu deneyle birlikte açılabilecek boyut kapıları. Ki bunu zaten pek gizlemiyorlar.


"Aşağıda olan yukarıda olan gibidir; yukarıda olan aşağıda olan gibidir."

 

CERN ve Ezoterizm


Higgs için sürekli olarak Tanrı parçacığı yakıştırması yapılması ezoterizmle örtüşüyor çünkü sonuçta higgs maddenin oluşmasını ve bir arada olmasını sağlıyor. Var olan maddeye Tanrısallık atfetmek her şeyi Tanrı'nın parçası gören ezoterizmle uyuşuyor. Higgs istikrarsız ve geçici olabilir. Her şeyi birarada tutan higgs olduğuna göre higgs giderse her şey birden gider. Higgs hep aradığımız şeyken her şeyi yok edecek parçacık olma ihtimali vardır. Yaratan ve yok eden başka bir parçacık bulunursa bunların hiçbiri olmayacaktır.  Higgs bozonu çevresinde olanı yaratır. Bu alan bütün evreni kapsar. Bu alan cisimlerin kütle sahibi olmasını sağlıyor.

CERN'deki çalışmalara baktığımda Hermetizm'in felsefesinin parçası olan "aşağıda olan yukarıda olan gibidir; yukarıda olan aşağaıda olan gibidir" sözüne atıf yapıldığını hissediyorum.

CERN'de karadelikler ortaya çıkabilir.

 

CERN ve Kıyamet


CERN deneyinin karadelik oluşturulabileceğine dair yorumlar var fakat bu iddianın gerçekçi olmadığı belirtiliyor. Çünkü CERN'de oluşan karadelikler mikro karadelikler ve kendini kısa sürede yok ediyor.

CERN'in ilginç bulgularına göre evren aslında var olmamalıydı. Big Bang sırasında anti-madde ve madde buluştuğu anda yok olmalıydı. Yani bu tespite göre evrenin başlangıcı aslında bir nevi kıyametti. Christian Smorra isimli bilim insanının söylediğine göre madde ve anti-madde arasında simetri var. Evrenin var olması için asimetri olması gerekiyor. Bu asimetri bulunmadığına göre evrenin aslında var olmaması sonucu ortaya çıkıyor. Bu durum şu an için de geçerli. Yani evreni şu anda olmamalı. Şimdi bu gerçek bize ne anlatıyor? Tanrı'yı mı? Her şeyin bir ilzüyon olduğunu mu?

CERN'deki iki bilim insanı bu deneyin dünyanın sonunu getirebileceğinin farkında. CERN'e dair gizemli komplo teorilerinin popülerleşmesini sağlayanlardan biri Dan Brown'dur. Brown, Melekler ve Şeytanlar adlı kitabında İlluminati'nin CERN'den antimadde çalma planlarını anlatır. Bu iki biliminsanına göre gelecekten gelen birileri olası kıyameti engellemek için deneyi sabote ediyorlar.

CERN logosu ve CERN binasının önünde bulunan Şiva heykeli

CERN ve Mitoloji


CERN'de internetin çalışması için bulunan iletişim protokolü HTTP'nin Mısır mitolojisindeki Hotep adlı tanrıdan geldiğine dair iddialar mevcut.

CERN'deki deneylerden birinin ismi Atlas. Büyük ihtimalle Yunan Mitolojisindeki Atlas adlı titana atıf. Atlas, dünyayı omzunda taşır ve bilgeilik ateşini çalarak insanlara veren Prometheus'un kardeşidir.

Atlas tasvirlerinden biri. CERN, kendisini evreni veya dünyayı değiştirecek bir güç olarak görüyor olabilir mi?

CERN'in bulunduğu yerin Roma döneminde Tanrı Apollon'a adanmış yer olduğuna dair iddialar mevcut.

CERN'de çeşitli departmanlarda Minerva isminin seçildiğini görüyoruz. Minerva, Roma mitolojisinde bilgelik, şiir, büyü tanrıçası. Tunus'ta tapınağı var. Ayrıca İlluminati'nin 3. derecelerinden birinin Minerva Kardeşliği olduğu söyleniyor. İddiaya göre bu isim ilk olarak Aleister Crowley'nin ritüllerinde kullanılmış.
CERN'de deney yapılan dairelerin kuş bakışı görüntüsü deneyin doğal sonucu olarak daireseldir. Dolayısıyla yüzüğe benzer. Buradan yola çıkarak Kelt Tanrılarından Cernunos'la olan isim benzerliğine dikkat çekilir çünkü Cernunos gerçek anlamıyla yüzüklerin efendisidir, yüzükle özdeşleşmiştir. Cernunos'un baş harfleri açıkça CERN kelimelerini içermektedir.

Cernunos bir elinde Torc denilen kolye-yüzük karışımı bir cismi tutar. Bu sembol yıkım ve onarım anlamına gelir. Diğer elinde de yılan tutar. Aynı şekilde CERN'de heykeli bulunan Şiva da yıkım ve yeniden doğuş tanrısıdır ve yılanla resmedilir. Bu benzerlik şu amacı çağrıştırabilir: Evrenin veya dünyanın yıkımı, aslında evrenin ve insanlığın yeniden doğumu olacaktır. Kıyamet sadece fiziki olarak değil manevi anlamda da olabilir. Hint mitolojisinde Şiva kozmik dansçıdır. Dans ettiğinde kozmik düzen eski hâline gelir; dans bittiğinde kozmik düzen eski hâline gelir.

Kelt Tanrısı "iki boynuzlu" Cernunos
CERN'e dair bunca soru işaretinin ortaya çıkmasına neden olan gelişmelerden biri CERN'e Şiva heykelinin konulmasıdır.  Şiva heykelinin konulması, CERN'de çalışan Hintliler ve Hindistan'ın matematik alanındaki çalışmalar için de olabilir fakat şu an için çok naif bir yorum olarak görünüyor.

Şiva tasvirlerinden biri. Yılan sembolüne Cernunos'ta da rastlıyoruz.

Zülkarneyn ve Ye'cüc-Me'cüc bağlantısı


CERN ve Cernunos bağlantısından yola çıkarak insanların ulaştığı bir diğer nokta Zülkarneyn'le olan bağlantıdır. Çünkü "cern" kelimesi "karn" olarak telaffuz edilir ve bu da çift boynuzlu demektir. Cernunos adlı tanrı çift boynuzludur ve Zülkarneyn de "iki boynuzlu" anlamına gelir.



Olgun Aydoğdu'ya göre Kur'an'da kıyametin habercisi olan sura üflemek, bir şeyi hızlandırmaya tekabül eder. Dolayısıyla CERN'deki fotonları hızlandırıp çarpıştırma işlevi, sura üflemeyle özdeşleştirilebilir. Ayrıca karn kelimesinin Zülkarneyn'le özdeşleşmesi ve Zülkarneyn'in kıyamet zamanıyla alakalı olması, CERN'in kıyamet projesi olduğuna dair iddiaları güçlendirebilir. Zülkarneyn ayrıca zaman yolcusu olarak düşünülüyor ve Kur'an'da güneşin kara deliğe battığı yere gittiği geçiyor.

Serhat Ahmet Tan'a göre deneyin asıl amacı Ye'cüc-Me'cüc'e kapı açmak. Ye'cüc ve Me'cüc Kur'an'da bozguncu bir kavim olarak geçiyor. Enbiya Suresi 96. ve 97. ayetlere göre Ye'cüc ve Me'cüc kıyamet gübü tekrar ortaya çıkacak.

"Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (un seddi) açılıb da her tepeden saldıracakları ve gerçek va'd olan (kıyamet) yaklaşdığı vakit, işte o zaman o küfr (ve inkâr) edenlerin gözleri hemen belirib kalacak, 'Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gaflet içindeydik. Hayır, biz zalim kimselerdik' (diyecekler)."

CERN sayesinde bulunacak yeni boyutların ciddi olarak tartışılması, kıyamet günü tekrar geleceği belirtilen Ye'cüc-Me'cüc kavmiyle ister istemez özdeşlik kurmamızı sağlıyor. Çoğu insan tarafından fantazi ya da komplo teorisi olarak geçiştirilmesi muhtemel olan bu ihtimaller bence hiç de yabana atılmamalı ve olası sonuçlara dair doğru değerlendirmeler yapılabilmelidir.





8 Temmuz 2018 Pazar

Tercihler: Geçmiş, şimdi ve gelecek ayrımı ilüzyondur


 

Hayat tercihlerle oluşturduğumuz bir yoldur, çok dallı bir ağaç gibidir. Doğumundan ölümüne kadar ki süreçte insanların zaman çizgisine bakıldığında hayatlarımızın bizatihi kendisi tercihlerdir. Ben bunu kalp atışını gösteren makineye benzetiyorum. Kişi öldüğünde makinedeki çizgiler sabitleşir. Kişinin yaşam belirtisi bu sabit çizginin dalgalı hâle gelmesidir. Göstergenin dalgalı olması hayatın iniş çıkışlarının temsili gibidir.

İnsanın bu evrende tek bir yaşamının olduğunu göz önünde tutarsak insan binlerce seçenek ve senaryo arasından sıyrılarak kendine bir yol tutar. Bu durum insan için çok ağırdır. Geçmişte yaptığımız hataları düzeltmemek veya size uygun başka bir hayat yoluna girememek insanı delirtmesi gereken bir durumdur.

Zamanın içindeki insan tercih yapmaya zorlanır. Yaşamak sonuçta başlı başına ölümün aksine alınmış bir tercihtir. 

İnsanın tercih yapmaktan kaçamamasını bir atari oyununa benzetiyorum. Bu yarış oyununda biz arabayı ileri götürdüğümüzü sansak da aslında araba sabit olarak duruyor ve çevre arabaya doğru geliyor. İşte hayat da bir nebze böyledir. Kendimiz karar aldığımızı zannederken olayların ve insanların bizi zorlamalarından kaçamayız. Zamanın içinde var olmanın sonucu budur.

Tercih yapmaktan kaçamamız ve bir tercih yaptığımızda onlarca hatta binlerce ihtimalin bertaraf olması paralel evren fikrini her zaman kafamızın bir köşesinde tutmamıza neden oluyor çünkü bertaraf olan o tercihlerle birlikte aslında binlerce başka ben bertaraf oluyor. Her tercihte bir ben başka bir benin yerini alıyor. 

İnsan olasılık okyanusu içerisinde yaşar. Her saniye her an bu olasılık okyanusundadır. Bizim tercih yapmamız bir ihtimali keskinleştirir. Paralel evrenleri düşündüren şey insanın bir tercih yaptığında olasılıklara ne olduğu sorusudur. O olasılıklar bu hayatta kesin olarak kayboluyorsa hayat olasılıklar israfıdır. Fakat her olasılık başka evrenlerde gerçekleşiyor olabilir. İnsan aklını zorlayan bir durum olsa da tercihlerin ağırlığını düşünce gittikçe normalleşen bir fikir hâline geliyor. Bakalım bilim geliştikçe bize neler gösterecek.

Kendime baktığımda geçmişte o an için pek umursamadığım veya doğru olduğunu düşündüğüm tercihlerin aslında hayatımı belirleyen tercihler olduğunu görüyorum. Buradan çıkardığım sonuçlardan biri Einstein'in dediği gibi geçmiş, şimdi ve gelecek aslında bir çeşit ilüzyondur. Yani geçmiş olarak düşündüğüm aslında şu anım ve geleceğimdir. Her saniye her an aslında benim için geçmiş olmaktadır. Dolayısıyla üç zaman ayrımı arasına set çekmek evrenin yapısı itibariyle bir ilüzyondan ibarettir. Hayattaki tercihler bu ilüzyonun kanıtlarından biridir. Şimdim hem geçmiştir hem gelecektir. Bu konuda şu 10 dakikalık videoyu mutlaka tavsiye ediyorum:


İşin kötü tarafı doğmadan önce ve doğduktan sonra kendimizin seçmediği yüzlerce tercihte başbaşa kalıyoruz. Daha ilk başta hayata gözlerimizi açarken neredeyse hiçbir şeyi kendimiz seçmiyoruz. İnsana var oluşunu sorgulatan bu durum bazı zamanlarda tercihlerimizin aslında bir ilüzyon olduğu fikrini de destekliyor. Tercihlerimiz genellikle varlık yapımızın bir sonucudur. Başka bir ifadeyle biz kendimizi tamamlamak ve gerçekleştirmek icin tercihler yapıyoruz. 

Böyle bir ortamda %100 özgür iradeden bahsedebilir miyiz emin değilim. Cinsiyetim, rengim, ailem, çevrem coğrafyam fiziki ve zihni yapım doğuştan hazır olarak geliyor. Bizim yaptığımız bir nevi hazır veriler üzerine bir şeyler katmak veya bu verileri ölene kadar sürdürmek oluyor.

7 Temmuz 2018 Cumartesi

Kendine yetememek: Tanrılaşamama Sendromu




İnsanın en büyük buhranlarından biri kendine yetememektir. Buna rağmen mutlu olmak ve yaşama isteği, kaçınılmaz olanın karşısında boyun eğmek kabilinden bir duruş olarak değerlendirilebilir. Bu açıdan insanın ölüm karşısında çıldırmamasına benzetilebilir. Bilindiği üzere insan aldanmaya meyillidir. Bazı hususları göz ardı etmeden yaşaması mümkün değildir.

Kendine yetememek konusu kişiden kişiye göre değişebilecek öznel yorumlar çerçevesinde değerlendirilebilir. Kimi insan için kendine yetememek güzel bir özellik bile olabilir fakat benim için çıldırılması gereken bir acizliktir. Ben bu sendromu nesnel olarak düşünsem de insanların öznel yorumlarının farklı olmasını olağan karşılıyorum. 

İnsan hayatı sonsuz beklentiler daireleriyle doludur. İnsan bu dairelerin içinde yolunu tekrar ederek gezen koşucu gibidir. İnsan, sorunlarını çözmek, sınırlılıkları yok etmek ihtiyaçları gidermek veya arzularından kurtulmak için sürekli bekler. Beklemek başlı başına bir sınırlılıktır.

Bir insanın kendi başına çözebileceği bilimsel veya gündelik sorunlar bir yere kadardır. Bir insanın hakkıyla ilgilenebileceği konu sayısı sınırlıdır. İnsan hem bilgi hem de varlık açısından sınırlıdır.

İnsanın bu dünyada kaçınılmaz olarak Tanrılaşamama sendromu yaşaması olasıdır. İnsanların mutlu yaşamı bu sancıyı sadece öteler ve unutur. Dinler açısından bakıldığında insanın bu dünyadaki macerası, Tanrı'nın insanlara Tanrı olmamanın ne demek olduğunu öğretmek istemesine benzetilebilir. Tanrılaşamama sendromu varoluşla aynı anda başlar. İnsan hiçbir zaman tam anlamıyla ne olmak istiyorsa o olamaz çünkü Tanrı değildir; doğmuştur ve sonradandır.

Tanrılaşamamadan kastım, insanın süper güçleri olmaması değil. Bu güçlere sahip olsa büyük ihtimalle daha fazlasını isteyecekti çünkü insan neredeyse sonsuz beklentilere sahiptir. Süper güçleri olsa da o insandır. İnsanın bütün sınırlılıklardan kurtulması için aslolan, sonsuz bir varlık yani Tanrı olması gerekir. Hatta insanın bu dünyada üst bir bilince ulaşması dahi ona yetmez. Çünkü dünya ve evren kusurludur.

İnsanın doğduktan sonra özgür iradesiyle oluşturduğunu zannettiği mutluluk düzeni, içinde bulunduğu konumu yüceltmekten başka bir şey değildir. En kapsamlı ve nitelikli bilimsel çalışmalar dahi yaşadığı yeri incelemekten öte değildir. Ki ben bilimi insanlığın en önemli faaliyetlerinden biri olarak görüyorum. Bunu söylemeye gerek yok aslında.

Arzular, acizliği beraberinde getirmesi ve insanı muhtaç hâlde bırakması bakımından  Tanrılaşmanın önündeki engellerden biridir. Fakat tamamen kötü değildir. İnsan zihnini ve varlığını yüceltecek arzular da olabilir. 

Tanrı var olmasa bile insan belirsizliklerden ve algoritmalardan kaçamaz. Tanrı'nın ya da Tanrısalın ortak ve tek bir akla dikkat çeken yönünden yola çıkıp insan hayatındaki çoğu etmenin önceden belirlendiği söylenebilse de Tanrısız bir senaryoda bile doğanın bizi sınırlaması söz konusudur.

İnsanın bilinci ve hayal gücü, var olduğu yerin dışında olmayan yerler mekanlar canlılar tasarlasa da bu onun sınırlılıklarını engellemez. Fiziki olarak var olan insan gerçeklikten istese de kaçamaz çünkü o vardır.

Tanrı, sonsuzluk, ruh gibi kavramlar kişiden kişiye göre değiştiği için insanın öldükten sonra sonsuzluğa karışıp karışamayacağı da öznel değerlendirmeler içerir. Var oluş sancısıyla ilgili yazıma gelen haklı eleştirilerden biri şöyleydi: “Sen 'var olmak işkencedir; yok olmak özgürlüktür' diyorsun ama öldükten sonra ne olacağını bilmediğimizden dolayı ölüm hakkında kesin yargılara varamayız.” Dolayısıyla ölüm bizim için maddi sancılarımızı sona erdirse de bizi sonsuzluğa ulaştırıp ulaştıramayacağı meçhuldür. Daha önceki yazımda belirttiğim gibi insan Tanrılaşmadıkça sınırlı ve aciz bir varlık olarak kalacaktır ve bu evrenin benim açımdan hiçbir anlamı olmayacaktır. 

Cennet gibi bir mutluluk simülasyonu bile aslında insanın ne kadar aciz olduğunu gösteriyor. Eğer Tanrı yoksa acizliğini anlatmak için örnek vermeye gerek yoktur. Evrenin bile bir gün kaybolacağı bir varoluştan anlam ya da insan yaşamını yüceltici unsurlar çıkarmak kendimizi kandırmaktan öteye geçmez.

Bu söylediklerim insanlık bir gün uzaya koloni kursa veya bilincini robot bedene taşıyıp ölümsüz olsa bile geçerlidir. Buradan şu sonuç cıkıyor: Bize sınırlılığı ve acizliği veren şey madde ve bu hayattaki var oluştur. Fakat bu tespitime rağmen her şeyi ruha bağlayan bir tavırda değilim. Okumalarıma devam ediyorum, hakikat kolay bir yol değil.  Ruh, töz, tin, cevher tartışmalı konular olduğu için girmek istemiyorum. 

Tanrılaşmayı bir varlığın tam olarak kendine yetmesi, bir şey beklemesine gerek olmaması olarak kullandım. Dolayısıyla şu “Tanrı kendini bilmek istedi bu yüzden yarattı” lafını kullanmaktan vazgeçin. İhtiyaç sahibi bir Tanrı'yı düşünemiyorum. 

Eğer sadece madde varsa ve öldükten sonra yok olacaksak en azından özgürlüğümüz garanti demektir. Çünkü artık yokuzdur. Evet ölümü seçen biz değiliz ama öldükten sonra saçmalıklarla muhatap oluyoruz.

27 Haziran 2018 Çarşamba

Westworld ve Half-Life: Robert Ford-G-Man benzerliği




Bilimkurgu yapımlarında diğer eserlere atıf yapıldığını görmek insanı ister istemez heyecanlandırıyor. Bir sahnedeki detayı fark edip “bu büyük ihtimalle şu çalışmaya atıf demek" çocuksu tatlı bir özgüven veriyor insana. 

Westworld’un ikinci sezonunda Robert Ford’un istediği anda ve mekânda belirmesi bana Half-Life’ta G-Man’in yaptıklarını hatırlattı. G-Man de istediği yerde beliriyordu hatta zamanı durdurabiliyordu. Robert Ford ise robotlarla dolu bir parkın yaratıcısı ve tasarlayıcısı olduğundan dolayı robotları  durdurma ve oynatma yeteneğine sahip ancak sonuçta onlar robot. Dolayısıyla buradan yola çıkıp Ford’un zaman durdurma yeteneğine sahip olduğu söylenemez. Onunkisi bir oyunun içinde god mod oynamaya benziyor. Acaba bu benzerlikten yola çıkarak Half-Life’ın dünyası için de “oyun” ve bir çeşit "park" diyebilir miyiz? Yani Gordon Freeman, Alyx Vance vs. Bunlar da bir android olabilir mi? Şu an çok düşük bir ihtimal gibi dursa da Half-Life’ın hikâyesinin ucu açıklığı bu tarz ihtimalleri gündeme getirebilir.


Robert Ford


Robert Ford ve Bernard arasındaki ilişki, G-Man ve Gordon Freeman arasındaki ilişkiyi çağrıştırıyor. 


Gordon Freeman (Solda) Bernard (Sağda)
 
Robert Ford'un dizide bu tarz belirmelerini Bernard adlı karakterin hayali olarak kurguladığı söylense de Ford aynı belirmeleri başka karakterler için de yapıyor. Ayrıca Ford'un park kurulurken ve sonrasında yaptıkları yine G-Man'i çağrıştırıyor. Çünkü 1. ve 2. sezondan anladığımız kadarıyla Ford park içerisinde bir güç mücadelesi veriyor çünkü parkın açılmasını sağlayan sermayederler farklı kişiler. İlk sezonda Robert Ford kendisine engel olduğunu düşündüğünü karakterleri öldürüyordu. Bu duruma benzer şekilde Half-Life'ta G-Man de Vortiguantlar denilen yartıklar tarafından engelleniyordu. Belli ki Half-Life'ın dünyasında da güç mücadelesi yer alıyor. 

G-Man

Half-Life dünyasını park değil gerçek olarak alsak bile G-Man’in adeta god modda takılması oyunun dünyasının simülasyon olabileceği fikrini destekleyebilir. Ford’un oyun alanındaki gücüne rağmen onun için bir takım engeller olabilmesi G-Man’ın Half-Life 2’de Vortigauntlar tarafından engellenmesine benziyor. Yani ikisinin de üstün yetenekleri olmasına rağmen iki kurguda da gücü dengeleyen unsurlar var. Yani onların güçleri belli bir kurgu ve amaç neticesinde gerçekleşiyor. Mesela Robert Ford Westworld’deki robotların ayaklanmalarını sağladı. Robotlar kendi tercihlerini yaptıklarını sanarken aslında bir senaryoyu oynuyorlardı. Dizinin asıl konusu da robotların ayaklanması üzerine kurulu. Aynı şekilde Half-Life’ta da her şeyi başlatan maddeyi getiren G-Man’di. Ayrıca Gordon Freeman 1. oyunun sonunda G-Man tarafından tercihe zorlanıyordu. İki seçenek vardı; ya G-Man’in dediğini yapıp zamanda donacaktı ya da yok olacaktı. Oyunun devam etmesi için elbette zamanda donması gerekiyordu. 2. oyunda gördüğümüz üzere Gordon’u uyandıran yine G-Man’di. Yani Gordon bir nevi G-Man’in çizdiği rolleri oynuyor denebilir. Fakat en nihayetinde kendi tercihlerini yapıyor değil mi? Robotlar isyan etmesi gerektiği için mi isyan etti? Gordon bir maceraya atılmak zorunda mıydı? Bu ikilem arasında hangisinin daha insancıl ve özgür irade koktuğu başka bir konu. Biz benzerliklere devam edelim. 

Gordon Freeman ve Alyx Vance


Westworld’un 2. sezon 9. bölümde Ford’un ölmek üzere olan Maeve’le yaptığı konuşma bariz şekilde Half-Life 2’de G-Man’in ölmek üzere olan Alyx Vance’le yaptığı görüşmeye benziyor. Hatta benim bu yazıyı yazmamın sebebi bahsettiğim bu sahnedir. Bu benzerliği ilk fark ettiğimde abarttığımı düşündüm ancak dizinin yapımcısı Jonathan Nolan’ın bilimkurgu oyunlarıyla ilgilendiğini öğrendiğimde yaptığım benzetme gayet olağan geldi. Kendisi Bioshock Infinite, Red Dead Redemption ve Skyrim gibi oyunları oynamış.

İlgili sahneler için:

Dr. Robert Ford Maeve'le konuşuyor: 




G-Man Alyx Vance'le konuşuyor:




Görüldüğü üzere dizide androidlere bilinç kazandıran iç sesin (bicemeral mind) bir benzerini Half-Life’ta da görmek mümkün. G-Man Alyx Vance'e babasına iletmesi için mesaj gönderiyor ve Alyx Vance farkında olmadan bu mesajı iletiyor. G-Man adeta ona iç ses yerleştiriyor.
 
Westworld’un parktaki androidleri kullanarak gerçek hayatımızı sorgulatan benzerlikleri ve atıfları G-Man’i ve Robert Ford’un gerçekliği hacklemiş tavırlarıyla birleştirince ileri yaşımızda Tanrısal uyanışa ulaşıp ulaşamayacağımız sorusunu düşündürüyor. Özellikle son yıllarda tartışılmaya başlanan ve giderek daha fazla gündem olan transhumanizme iki yapım da atıf yapıyor olabilir. G-Man’e dair senaryolardan biri onun galaktik bir ajan olabileceğidir. Galaktik bir ajanın da herhalde günümüz insanından çok daha üstün yetenekleri olması gerekir.

G-Man Gordon’u kendi belirlediği döngüde tutmak mı istiyor? Westworld’de parkın kontrol edildiği yerin adı Mesa. Açıkça Half-Life’taki Black Mesa’yı çağrıştırıyor.

Westworld’de hayatın döngülerine vurgu yapılması Half-Life’ta yaşananların da aslında bir döngü olduğu sonucuna bizi götürebilir. Black Mesa’da deney kazası yaşanmalıydı, boyut kapısı açılmalıydı, combineler dünyayı ele geçirmeliydi. Gordon veya G-man ya bu döngüyü kırmaya çalışıyor ya da Gordon sadece rolünü oynuyor.

Half-Life 1 sonunda çıkan Nihilanth adındaki yaratık Gordon’a G-Man’i kastederek “Sen insansın, o değil. Senin için bekliyor. Bizler köleyiz.” diyor. G-Man’e insan değil demesi akılda pek çok soru işareti bırakıyor.

G-Man sürekli olarak iş verenlerinden ve kendisinin de kurallarının olduğundan bahsediyor. Westworld’de de giderek ön plana çıkan Delos Şirketi insanın yeteneklerine rağmen sermaye söz konusu olduğunda ve kapsamlı bir iş yapmak istediğinde diğer insanlara ve sermayeye muhtaç olduğunu bize gösteriyor.