29 Ocak 2018 Pazartesi

Necip Fazıl Paradoksu





Necip Fazıl Kısakürek'te gözlemlediğim bir özellik var. Kendisinin insana ve hayata dair şiirleri çok güzel olmasına rağmen genelde siyasi yönleriyle tanınmış ve ünlenmiştir. Ben onun, insanın vehimlerini ve buhranlarını yansıtan şiirlerini daha çok severim.

"Necip Fazıl Paradoksu" adını verdiğim durum şöyle: Necip Fazıl eğer siyasi konulara hiç değinmese ve sadece insana ve hayata dair konulara odaklansa eminim ki bugünkü ününden çok daha fazla bir üne sahip olurdu. Sadece ün olarak değil şiirlerinin kalitesi de artardı. Hatta dünya çpaında bir şair olabilirdi. Fakat siyasi konulara hiç giremese bu sefer de destek göremeyecekti, şimdiki kadar tanınmayacaktı ve aç kalacaktı. Aç kalma kelimesini lafın gelişi kullanmadım; gerçekten böyle düşünüyorum. Çünkü ben de az çok yazın dünyasının şartlarını tecrübe edebiliyorum ve Necip Fazıl'ın siyasi alandan medet beklemesini normal karşılıyorum. Çünkü bizim ülkede her şey siyasettir. Sizin insanların gözünde bir değerinizin olması için illa bir yerden olmanız gerekir.

Necip Fazıl'ın sırf destek görmek veya ünlenmek için siyasetle uğraştığını söylemiyorum, böyle anlaşılmasın ama Türkiye'deki iklimi düşündüğümüzde, onun siyasete girmese bu kadar ünlü olmayacağını düşünüyorum. Bugünkü onun adına düzenlenen etkinlikler, ideoloji güçlendirme panayırları gibi. Necip Fazıl'ın konuşmalarını dinleyin. Hepsinde de savunduğu fikirlere büyük bir aşk beslediği ve inanarak sölyediği görülüyor ama bu aşkın en büyük sebebi, siyaseti her şeyin merkezi yapan Türkiye iklimidir. Necip Fazıl aslında farkında olmadan başkaları tarafından kodlanmış bir zihinle bunları söylüyor.

İçeriğini çok bilmesem de onun Adnan Menderes'ten para istemesini veya bazı siyasetçilere propaganda yapmak için gönüllü olduğunu belirten mektuplar yazmasını çok yadırgamıyorum.

Bu durum sadece Necip Fazıl için değil; geçmişteki veya bugünkü ünlü şairler, edebiyatçılar, akademisyenler için de geçerli. En basitinden örnek vermem gerekirse büyük hayranı olduğum İlber Ortaylı Atatürkçü veya milliyetçi olmasa bu kadar popüler bir isim olur muydu ülkemizde? Bilinmek adlı yazımda bahsettiğim gibi insanlar genelde bilindiği kadar vardırlar. Eğer insanların istediği gibi bir pozisyonda var olursanız, çalışmalarınıza atfedilen önem o derece artar.

Her şeyimizin siyaset olması beni çok rahatsız ediyor. İnsanlığın başının belası olarak tanımladığım siyaset yüzünden nice insan daha yararlı işlerde bulunabilme şansalarını, daha fazla insana ulaşma pahasına yok ediyorlar ve bir insan için çok daha ilgi çekici olduğu için siyasi konularla ilgileniyorlar. İnsanın doğasındaki kötülüğe meyillik, siyasetle daha fazla görünür oluyor. İnsanlar koyun olmak, yalakalık yapmak ve emir erliği gibi insanlık onurunu mahveden durumlar için gönüllü oluyorlar.

23 Ocak 2018 Salı

İslâm Dünyası için kurtuluş reçetesi: Medeniyet-İdrâk-Zamanın Ruhu

 


Haydi, hep beraber o iğneyi kendimize batıralım. Öyle bir batıralım ki; ölene kadar düzelmek için çalışalım, huzurumuz bozulsun, rahatsız olalım.

Bu yazıyı bir anlamda kendim için de yazdım. Miskinliğe meyilli biri olarak aslında böyle bir yazı yazmaya hakkım yok ama ben bir şekilde uyanmak istiyorum. Belki bu yazıyı okuyan birileri de kendilerini kontrol edip bazı şeyleri sorgulamaya başlar.   

Müslümanların çok uzun yıllardır devam eden bu zillet durumdan ne zaman kurtulacağını mevcut müslümanların durumu çerçevesinde düşündüğünüzde ister istemez umutsuzluğa kapılıyorsunuz. Çünkü şu anki müslümanların durumu aşırı derecede pespaye. Bu pesyalik hemen hemen her alanda geçerli. Bireysel çabaları ve yetenekleri göz ardı edersek, İslâm dünyası her konuda dışarıya bağımlı ve Batı'ya diz çökmüş durumda.  Baştan söyleyim: Burada Batı'nın ve Yahudilerin yaptığı zulümlerden, sömürülerden, haksızlıklardan, oyunlardan vb. bahsetmeyeceğim; çünkü bizi bitiren şeylerden biri bu bahane bulma çabasıdır. Bu yazımda sadece bize odaklanmak istiyorum.

Kendimize ilk önce şunu soralım: Biz bu durumda olmayı hak ettik mi? Cevap: Evet bu durumda olmayı sonuna kadar hak ettik.

Mezhepçilik: Bu zelil durumun sebeplerinden biri, kesinlikle taraftarlık sevgisidir. Bu meyil hemen hemen her konuda geçerlidir. Özellikle İslâm Dünyası özelinde baktığımızda mezhepler adeta kanımızı emmesine rağmen mezhep taraftarlığından vazgeçmeyiz; çünkü bu taraftarlık daha önceki mezhep yazımda anlattığım gibi aslında insanın doğasından kaynaklanır. Mezhepler, insanların aidiyet ve ötekileştirme ihtiyacını karşılar. Mezhepçiliği çoğu kişi eleştirir; ama bir mezhebe bağlı olunduğu müddetçe, insan bu durumun getirilierinden kaçamaz. İnsan doğasının önüne geçemeyeceğimize göre burada yapılması gereken paketçiliği bırakmamız ve karşı tarftaki insanı daha iyi anlayabilmemiz için gerekli idrâke ulaşmamızdır. İnsanı, doğayı ve evrene dair yüksek idrâke sahip olmak, çoğu sorunu en başından çözmektir. Eğer siz insan doğasını kavrayabilirseniz, bir mezhebe bağlı olsanız dahi oluşabilecek olumsuz etkilerin farkına varıp bunlardan kurtulabilirsiniz. Bu söylediğim klişe ve lafta çok kolay gelebilir ama icraate dökmek çok zordur. Çünkü İslâm Dünyasında sadece sıradan halkta idrak zayıf değildir; mesela akademisyenler de bile idrak konusunda sıkıntılar vardır. Türkiye'deki İlahiyat Fakülteleri'ni gözlemleyebiliyoruz.

İnsanlar sizi bir mezheple veya fikirsel çerçeveyle etkiketlemeye çalışıyor. Böylelikle sizi basitleştirerek, fikirlerinizi doğru olsa bile kabul etmiyorlar. Mezhepler bir ihtiyaç olabilir ama şu an müslümanlar mezheplerini bilerek veya bilmeyerek din yapmış hâldedirler. Cübbeli gibi adamların "Ehli Sünnet mezhep değil, dinin ta kendisidir." gibi lafları yabana atmayın. Şu an çoğu Sünni, mezheplerinin insanların yani beşerin dine dair yaptığı yorum olduğunu bilmiyorlar; mezheplerini dinin kendisi yapmış hâldeler. Şiiler ise bundan 1400 yıl önceki kavgalardan kendilerine din çıkarmanın saçmalığının farkında değiller. Şu anki mezhepsel bölünmeler aslında siyasi ayrılıklardan kaynaklanır. Bilmem kaç bin yıl önceki meseleleri nasıl din hâline getirirsiniz akıl alır gibi değil. Allah'ım bu nasıl bir düşüklüktür? Ben mezheplerden ve dolayısıyla mezhepçilikten kurtulmak için Kur'an odaklı bir din anlayışını gerekli buluyorum. Gerekirse bütün müslümanlar toplanacak ve ortak kurallar bütünü çıkarılacak. Aslında buna da gerek yok; çünkü Kur'an ortada. Açıkça belirtilmiş yasaklar da ortada. Her konu buna göre dizayn edilebilir ama biz her şeyi bir etiketle yaftalamak zorunda hissettiğimiz için her farklı yoruma bir mezhep ismi takıyoruz.

Elbette görüş farklılıkları olur ama şu paketçiliği bırakmamız lazım: Mesela bir kişiye "o konuda X adam doğru diyor." dediğinizde, karşınızdaki kişi büyük ihtimalle size "Sen o adamımı dinliyorsun? demek sen X'cisin" diyecektir. Bu saçma sapan kalıplar ancak yüksek idrâkle çözülebilir.

Tembellik: Şu an adı konmamış köleler olarak aslında durumumuzdan çok memnunuz. Kimse sistem eleştirisi vb. yapmasın. Çünkü her şeyimizi başkaları belirleyince bize yapacak pek bir şey düşmüyor ve bu durum bizi çok memnun ediyor. Allah ayette "Boş kaldığında başka işe koyul" derken biz önemli olan nasıl olsa ahiret diyerek sadece yaşamayla ömrümüzü tüketiyoruz. Dünyanın geçiciliği gerçeğine sığınarak kendimizi kandırıyoruz ve ister istemez tembelleşiyoruz. Bu tembellik hem zihnen hem manendir. Çünkü tek önemli olan ahiret dediğimiz zaman aslında dini de mahvediyoruz. Çünkü tembellik dini alana da sirayet ediyor ve sorgulamadan atamızdan ne gördüysek onu yapıyoruz. Geleneği mutlak hakikat zannediyoruz. Beynimizi çalıştırmak işimize gelmiyor. "Bana ne verirlerse ben ona uyarım" kafasında herkes. İslam böyle bir din değil.

Her şeyimizin siyaset olması: Siyaset sadece İslâm Dünyası için değil; dünyanın geneli için bir baş belası. Evet siyaset önemli bir konu, hayatımızı etkiliyor vs. ama resmen her şeyimizin siyaset olması akıl alır gibi değil. Siyaset, insanoğlunu uyuşturan ve onu körelten sanal bir ortama benziyor. İnsanlar kendi elleriyle sanal bir ortam oluşturup onu mutlak hâle getiriyorlar. Bu sistemin kaymağını da sadece siyasetçiler ve ona yaltaklanan kitleler yiyor. Siz siyasetle ilgilenmeseniz bile siyaset her yerde karşınıza çıkıyor. Aslında sorun sadece siyasette veya siyasetçiler de değil, insanların kendinde. Herkes bir şekilde bir iş bulup ömür boyu hayatını idame ettirirken, aslında hiçbir şey yapmıyor; sadece ölümü bekliyor.

Herkes kendini bir şekilde geçindirirken, sohbet ortamlarında da ister istemez siyaset konuşacak. Çünkü başka bir ilgi alanları olmuyor ve kitap okumuyorlar. Siyaset insanlar için zevkli bir konu çünkü rekabet var. İşte burada aynı din konusunda olduğu gibi yine taraftarlık psikolojisi ve insan doğası açığa çıkıyor. Rekabet, heyecanı doğrurur; bu da insanlar için vazgeçilmezdir. Rutinlerden doğan sıkıcılığı böylelikle bertaraf etmeye çalışırlar. Mehzhepler gibi ideolojiler de insanların aidiyet ve ötekileştirme ihtiyacını karşılar.

Şu an İslâm Dünyası siyasetçilerin ve onların oluşturduğu devletlerin güç mücadelesi altında ezilmiş durumda. Bu durum aslında Müslümanların kendi kendine oluşturduğu bir durumdur. Suudi Arabistan'ı ve Suud ailesini düşünün. Bu adamlar istemeyerek mi güç mücadelesi yapıyorlar yoksa isteyerek mi? Her şeyi siyaset olan bir topluluk için cevap gayet açık. Bazen de farkında olmadan diğer devletlerin planlarını kendi planımız gibi sanıyoruz. Güçlü devletlere yanaşmak ve onlarla bir olup düşman olarak görülen devleti ezmek insan doğasındaki kötülüğüğün bir tezahürü olarak, neredeyse bütün toplumların iştahını kabartıyor. Bizim topluluğumuzdaki hamasetin başka bir açıklaması olabileceğini hiç sanmıyorum.

Siyaset denilen şey manipülasyondan ibarettir. İnsanlar bunun bilinciyle siyasetçilerin yakasına yapışıp "sen yalancısın" diyeceğine onlara büyük sevgi besliyorlar, hayatlarının çoğunu onları dinlemekle geçiriyorlar. Eğer insanlık kendini bundan kurtarabilirse dünya çok daha güzel bir yer olacak.

Ufuk daralması: Müslümanlardaki düşüklüğün en büyük sebeplerinden biri de ufuklarının daralmasıdır. Şu an özellikle İslâm dünyasının her yerini çepeçevre saran gündem, onların bilerek ufuklarını daraltma amacıyla oluşturulmuş gibidir. Kur'an evrene, dünyaya, geçmiş toplumların akıbetine/tarihine ve bilime yönlendirirken biz hâlâ saçma sapan siyasi gündemle, kişisel meselelerle veya geçimimizi sağlamak için yapmak zorunda kaldığımız fiilleri her şeyimiz yaparak ömür tüketiyoruz. Herkesin psikolojik olarak kendine oluşturduğu bir kulübesi var, bu kulübeye istediği insanı alıp birbirleri hakkında konuşarak ömür tüketiyorlar.

Kişisel konulara duyulan anlamsız merak: İnsanlar kişisel konuları kullanarak kendini uyuşturuyor. Hakikatın çileli yoluna gitmeyi kendi eliyle reddediyor. Bu sadece müslümanlar için geçerli olan bir şey değil, insanlığın genelinde olan bir eyilim. İnsanlar genelde fikirleri değil, kişilerin kendiyle ilgileniyor. İnsanlar sizin öne sürdüğünüz fikrin argümanlarını analiz etmektense, sadece sizi ilgilendiren konuların peşine düşüyorlar. Ben de gözlemlediğim kadarıyla eğer dedikodu olmazsa muhabbetler diğer insanlar için sıkıcı oluyor. Hatta çoğu dostluk bunun üzerine kurulu. İnsanlar sıkılmamak için beraber takılıyorlar ve birlikte geçirdikleri vakit boyunca kendilerini meşgul edecek ve lafını yapacak malzeme topluyorlar. İnsan hayatı böyle sürüp gidiyor. Her insan, diğerinin aparatadır diye boşuna demiyorum.

Medeniyetsizlik: Medeniyetsizlikten kastım, kolektif bilincin ve genel iklimin gereksiz konulara kanalize olmasıdır. Bunu ancak doğru bir kolektif bilinçle yani medeniyetle çözebiliriz. İnsanların çoğunda "yeni neler katabilirim?" gibi bir endişe yok. Taklit ve öncekine mutlak bağlılık her şeylerini belirliyor. Çünkü toplum böyle kodlanmış. Çevrenizdeki binalara, heykellere veya diğer sanatın gösterilebileceği yerlere bakın, zerre estetik yok ve çoğu birbirine benziyor; çünkü medeniyet olarak düştük. Eğer biz iklimi değiştirebilirsek, bazı gelişmeler kendiliğinden meydana gelecek. Mesela biz çocukları daha küçükken köreltmeye başlıyoruz ve o çocuk ufkunu daraltıyor, sorgulamıyor, ezber yaparak ömrünü tüketiyor. Çünkü iklimimizde ataları eleştirmek, sorgulamak, düşünmek, akletmek, yeni şeyler ortaya koymak kötüdür; bağnazlık iyidir. İşte bizim bu iklimi değiştirmemiz gereklidir. İçinde bulunduğun evrenin ve dünyanın değerini bilecek, insan zekasının potansiyelinin farkında olacak yeni bir iklim oluşturmamız gerekiyor.

Kadınların durumu: İslâm dünyasında kadınlara genel olarak insan muamelesi yapılmadığı ortada. Bunu sadece Suudi Arabistan için falan söylemiyorum. Türkiye de kısmen bu kafada. 

Kadınların hayvana çeviren bu bakış açısında beni asıl kızdıran şey, onların din adına bu hâle getirilmesi. Ben Allah'ın "kadınları köleleştirin, aptallaştırın ve hayvanlaştırın" diyeceğini hiç sanmıyorum. Ben bir yaratıcının insanları bu hâle getimeyi isteyeceğini sanmıyorum. Elbette insan ilişkilierinde bazı ölçüler olabilir ama kadını cahil bırakmayı marifet sanan insanların kendi pespayeliklerini Allah'a havale etmesi kabul edilebilir bir şey değil. Bu, Allah'a iftiradır. Eğer din böyleyse o zaman dinde sorun vardır. Kadınlar adeta evlere hapsedilmiş ve gömülmüş durumda. Ben böyle bir kafa yapısına inanamıyorum. Tamam ev işleri önemli ama yukarıda bahsettiğim gibi bizde öyle bir iklim var ki, kadınlar burada insanlıktan çıkıyorlar.

Eğer siz günah işler diye kadınları bu hâle getiriyorsanız o zaman onları diğer kadınlarla da görüştürmeyin; çünkü onlarla gıybet yapıyorlar. Gıybet günah değil mi? 

Nereden baksan çelişkilerle dolu bir bakış açısı. Dediğim gibi kişisel bir tercih olarak böyle bir düzen oluşturulabilir ama bunu Allah'a havale etmeyin. Ömür boyu tek yaptığı dedikodu ve kocasına hizmet etmek olan canlılara ben insan gözüyle bakmam.  Resmen bütün insan onuruna, insan haysiyetine hakaret bu.

Tabii erkeklerin durumu da onlardan farklı değil; erkekler de kadınların çalışan versiyonu. Emin olun zerre fark yok. Kadınlar maddesi için söylediğim her şey erkekler için de geçerli.

Zamanın ruhu: İnsanlar sürekli gelişiyor, dolayısıyla insanın çalışmaları, üretimi ve faaliyetleri de değişiyor. Değişmeyen tek şey değişimdir lafı klişe olabilir ama doğrudur. Siz böyle bir ortamda yerinizde saymaya devam ederseniz, köle olmaya mahkum olursunuz. Tarihte çok defa gördüğümüz bu zehre şu an da yakalanmış durumdayız. Farkında olmasak da her şeyimiz başkaları tarafından belirleniyor. Köle olduğumuzun farkında değiliz. Bu durumdan kurtulabilmemiz için ilk önce zihni farkındalığa ve dönüşüme hazır olmamız gerekiyor. Daha sonra da somut adımlara geçmek zorundayız. Mesela hep konuşulan bir konu vardır: Cihad. Bugünün en büyük cihad alanı, bilim ve teknolojidir. Zamanın ruhunu yakalamak, sadece mevcut gelişmeleri takip etmek değildir, geleceği de hazırlamaktır. Benim dünya tasavvurumda "bizler", "onlar" yoktur. Herkes insan türünü yüceltmeye, doğayı ve evreni daha iyi anlamaya odaklanır. Saçma sapan siyasi tartışmaların olmadığı bir dünyadır burası. Bu kafamdaki ideal dünyadır, yani olması gerekendir; bir de mevcut durum yani olan vardır. Mevcut sistem yani olan nasılsa siz de oyunu ona göre oynamak zorundasınız. Zamanın ruhundan kastım budur.

Şu anki bağnaz müslümanların hak ettiği yer mağaralardır. Çünkü kafa yapıları sadece mağaraları hak ediyor. Fakat bu adamlar "NASA manyak işlerle uğraşıyor" derken lüks içinde yaşamayı ihmal etmezler. Kötü örneği örnek olarak sunmak istemiyorum ama genel olarak müslümanların çoğunun kafa yapısı böyledir. En azından içinde bulunduğumuz zillet durumunun farkında olsak inanın çok şey değişecek; ama herkes hâlinden memnun. Asıl sorun zaten burada.

Ben yazıda anlattığım sorunlara çözüm olarak Medeniyet-İdrak-Zamanın Ruhu formülünü sunuyorum.

UYAN!





19 Ocak 2018 Cuma

Zaman yolculuğuna dair popüler bir soru



Zaman yolculuğu, bilimde, bilimkurguda ve insanın hayal dünyasında en fazla merak edilen konuların başında geliyor. Ben de şahsen bu konuya özel bir ilgi duyuyorum ve bu konuyla ilgili araştırma yapmayı seviyorum.

Einstein'ın Görelilik Kuramı ve Solucan Delikleri bize bu yolculuk konusunda bazı kapıları aralıyor gibi ama şu anki teknolojimiz hâlâ yeterli değil. Ben yine de umudumu koruyorum.

Zaman yolculuğunun mümkün olup olmadığına dair Stephen Hawking'in de dile getirdiği popüler bir soru var. Soru şu: "Eğer zaman yolculuğu mümkünse gelecekten gelen turistler neden yok?"
Bu soru basit görünüyor ama içinde bulunduğumuz durumu iyi ifade ediyor.
Bu sorudan yola çıkarak zaman yolculuğunun mümkünlüğü çerçevesinde bulabildiğim ihtimaller aşağıda. İleride eklemeler yapabilirim.

1. Zaman yolculuğu mümkün: Gelecekten gelen turist olmasa bile zaman yolculuğu yine mümkün olabilir. O zaman şu ihtimaller ortaya çıkar:

1.a. Zaman yolculuğu mümkün ama gizleniyor.
1.b. Zaman yolculuğu mümkün ama sadece geleceğe gidilebiliyor.
1.c. Zaman yolculuğu mümkün ama gelecekteki insanların karşılaşacağı felaketler yüzünden teknoloji sıfırlanacak ve zaman yolculuğu mümkün olsa dahi insanlık bunu başarabilecek teknolojik seviyeye hiçbir zaman ulaşamayacak.
1.d. Zaman yolculuğu mümkün ve geçmişe de gelebilecekler. Peki o zaman bu adamlar nerede? Belki de gelecekteki insanlar, geçmişe döndüklerini zannederken aslında başka bir evrene gittiler. Bu ihtimal Paralel Evrenleri gündeme getirir, ki ben ben Paralel Evrenleri çok mümkün görüyorum.

2. Zaman yolculuğu mümkün değil: Zaman yolculuğu hiçbir zaman mümkün olmayacak.

Bilinmek



Varoluşumuza dair önemli sorunlardan biri gerçek varlığımızın kendimize atfettiğimiz özellikler mi yoksa diğer insanların bize yüklediği özellikler mi olduğudur. Mecburen aptal insanlar arasında olduğunuzda ve gerçekte düşündüğünüz gibi davranmadığınızda bunu daha çok hissediyorsunuz.

Eğer sadece kendiniz için yaşarsınız, oluşturulmuş olan bu sistemde yok sayılmanız kaçınılmazdır. Mesela siz bir şekilde kendinizi bir evde ömür boyu kendinizi geliştirmek için geçirseniz ve kimseye muhtaç olmadan dışarı çıkmasanız kimsenin umrunda olmazsınız. Eğer bildiklerinizi birine anlatmazsanız, insanlar size bilgisiz diyecektir.

Kendimizin ne olduğu genellikle diğer insanlar tarafından belirlenir. Bu duruma varoluşçu felseden bakarsak, insanın ne olduğu yani özü, başkaları tarafından belirlenir. Varoluşçu Sartre'a göre insanın varlığı, özünden önce gelir. Fakat bu dinleri, aileleri ve toplumu işin içine katmayan bir yorumdur. Çünkü dinler için ilk önce özümüz vardır, tanrıya ibadet etmek için yaratılmışızdır. Dinlere göre bizim elimizde olmayan özümüz, doğduktan sonra da diğer insanlara karşı olan sorumluluklarla ve zorunluluklarla iyice değiştirilir. Çünkü insan var olmak için bilinmek zorundadır. İnsan kendine varlık değildir. Dinleri ve tanrıyı yok sayıp sadece bu dünyaya odaklansak dahi insanın ailesi tarafından amaçsızca dünyaya getirilmesi gibi bir şey söz konusu değildir. Bu açıdan Sartre çok iyimserdir. İnsan, toprağa ekilen bir tohumdan farksızdır. Ona amaç doğmadan önce yüklenmiştir; fakat amaçlardan kendi bilinciyle kimi zaman kurtulabilir. Çok verilen örnek gibi bir makas, bir şeyi kesmesi için önceden planlanır ve ona göre yapılır. Varoluşçuluğun temsilcisi Sartre, insanın böyle olmadığını söyler ama aslında her insan da böyledir. Sağlıklı kalmak için diğer insanlarla beraber yaşamak zorunda olan insan, diğerlerinin kendini kurgulamasına karşı çok şey yapamaz. Kendi yolunu çizse dahi sistemin ona biçtiği rolleri yerine getirmek zorundadır. Bütün bunlardan daha baskın bir şey varsa o da bilinmektir.

İnsanların varoluşu, kendisi, yetenekleri, davranışı, özellikleri diğer insanlar tarafından bilinmediği zaman o insan yok sayılır. Her insan var sayılmak için bilinmek zorundadır. Bu insan türünün acizliğidir. Aslında bizi çıldırtması gereken bir şeydir.

Mesela şu an evrende insanları etkileyen bilinmeyen maddeler ve enerjiler olabililir. Biz bunları bulana kadar bu madde veya enerjiler yok sayılır. Bundan 200-300 yıl önce karanlık madde, karanlık enerji, anti madde vd. bilinmiyordu ama onlar vardı ve bizi etkiliyorlardı. Bulunduktan sonra onlar var oldu.

Coğrafi keşiflerde karşılaşılan Amerikan yerlilerini düşünün. Bizim açımızdan onlar keşiftir çünkü bilinmiyorlardı. Fakat o insanlar kendini biliyordu. Bizim onları tanımalamız ve görmemiz onları var yaptı.

Mesela sizin hiçbir takipçisi olmayan diğer hesaplara kilitli yapılmış Twitter hesabınızın olduğunu varsayalım. Bu hesapta insana ve evrene dair çok güzel fikirleri yazsanız, bu tespitler kimin için değerli olacaktır? Veya kendi başına herhangi bir değeri olacak mıdır? Başka bir örnek: Siz dünyanın en iyi romanını elinizle yazıp odanızın bir köşesine koysanız ve ömrünüz boyunca kimseye göstermeseniz, o kitabın varlığını veya yokluğunu neye göre tespit etmemiz gerekir?

Mesela dini alandan örnek verirsek, siz bir Müslümansınız diyelim. Eğer siz sürekli olarak cumaya gitmezseniz, ister istemez diğer insanların gözünde imanı zayıf olarak değerlendirilirsiniz. 

Önemli olan her zaman ne olduğunuz veya ne düşündüğünüz değil; ne yaptığınızdır ve diğer insanların sizin hakkınızdaki düşünceleridir. Adeta insanın özünü yok etmek ve köreltmek isteyen bir sosyal sistemle karşı karşıyayız. Bu sistem sadece sonradan oluşturulmuş yapay bir sistem değil; insanların bir arada yaşamasının kaçınılmaz sonucudur. 


17 Ocak 2018 Çarşamba

Farklı Medeniyetlerin Ortak Bilgelik Kaynağı - Hanok/Thoth/Hermes/Enki/İdris






Başlıkta bir araya getirilen resim ve kabartmalardaki benzerlik insanlık için son derece ilginç ve heyecan vericidir. Neredeyse birbirinden hiçbir haberi olmayan farklı medeniyetler tanrılarını veya liderlerini benzer şekilde resmetmişlerdir. Tabii bu resimler sadece bir örnektir. Özellikle mimari açıdan benzerlikler de konumuz açısından çok önemlidir. Aşağıdaki görsele dikkatli bakın.



Birbirinden binlerce kilometre uzaklıktaki bu medeniyetler nasıl bu kadar benzer binaları yapabiliyorlar? Okullarda bize öğretilen klasik tarihle bunları açıklamak mümkün değil. Bir kere insanlık tarihinin ilkellikten moderne doğru doğrusal hızda ilerlemediği artık kesin gibi. Antik medeniyetlerin inşa etiği yapılar, kafamızdaki antik insan modeliyle hiç uyuşmuyor. Çeşitli medeniyetlerdeki piramitlere bakalım:


Benzerlikler hiç tesadüf durmuyor. Ayrıca bu benzerlikler sadece mimari açıdan sınırlı kalmıyor; başlıktaki resmin gösterdiği gibi tanrıları ifade ederken kullanılan görsel metotta da bir benzerlik var. Örnek:




Belli ki ortak bir bilgelik kaynağı var. Aksi takdirde böyle bir ortak hafızanın şans eseri oluşması mümkün değil. Mitolojiler veya efsaneler kendiliğinden ortaya çıkan şeyler değildir. Belirli olaylara ve bilgilere dayanırlar. 

Peki şimdi soru şu: Bu ortak bilgelik kaynağı nedir? Teizm açısından baktığımızda bunun sebebi ilimle özdeşleşen peygamberler olabilir. Bu peygamber Yahudiler ve Hıristiyanlar için Hanok olarak; Müslümanlar için İdris olarak bilinir. Buradaki en mantıklı açıklama şöyle olabilir: Hz. İdris veya Hanok, insanlara ilim öğretmek için çevresine insanları toplar ve onlara çeşitli ilimleri öğretmeye başlar. Bu ilmi alan kişiler zamanla dünyanın her yerine yayılır ve bugünkü medeniyet seviyemize ulaşacağımız süreç başlamış olur. Dinler açısından böyle bir açıklama mantıklıdır. 

Bu benzerlikleri açıklamaya aday bir diğer teori ise Antik Uzaylılar fikridir. Buna göre günümüz medeniyetlerin tohumunu Sümer Mitolojisinde adına Anunnakiler denilen uzaylılar atmıştır. Sümerliler onlara tanrı olarak tapmıştır. Anunnakiler evrim sürecine müdahale ederek bugünkü zeki insanın oluşmasını sağlamışlardır. Bu teoriye göre M. Ö. 450.000 yılı civarında Anunnakiler Marduk adlı gezegenden dünyaya gelmişler ve altın çıkarmışlardır. M. Ö. 300.000 yılı civarında altın çıkarma işinden rahatsız olan Anunnakiler'den bazıları isyan çıkarır ve Enki, insanı yaratmak veya dünyada mevcut olan insan atalarına bilinç vererek onları homo sapiens türüne evirmek zorunda kalmıştır.

İnsanlık tarihi açısından tam olarak çözülememiş şeylerden biri bilincin tam olarak nasıl ve ne zaman evrildiğidir. Bilincin evrimi tesadüf müdür? Yoksa dışsal bir müdahale sonucu mu oluşmuştur? Ben insanın tesadüf sonucu bilincinin oluştuğuna pek ihtimal vermiyorum. Tesadüf kısmını bir kenara korsak, iki ihtimal diğerlerine göre öne çıkıyor diyebiliriz: Anunnakiler ve Dinler.

Ben bu yazımda dinler ihtimalini irdelemeye çalıştım. Aşağıda temel özelliklerini anlattığım isimler, bilgeliğin ilk kaynağıyla ve birbiriyle özdeşleştirilen isimlerdir. Bazı yorumlara göre hepsi aynı kişidir ve dünyadaki ilmin ilk başlangıcıdır. Hemen hemen her medeniyette, dinde veya toplumda bilgelikle özdeşleştirilen bir kişi vardır. Bu kişilerin aynı kişi olup olmadığı şu an için meçhuldür. Büyük ihtimalle bilgeliğin tek kaynağı olduğu düşünüldüğünden dolayı farklı isimlerdeki bilgelik tanrıları aynı kişi olarak değerlendirilmiştir. Yukarıda anlattığım senaryoyu doğru kabul edersek, aşağıda anlattığım kişiler belirli bir topluluğa ilim öğrettikten sonra onları dünyaya yayan aynı kişi olabilir. Veya bu isimler o ilim gruplarında bulunup kendilerine ilim öğretildikten sonra dünyaya yayılan kişiler de olabilir. Yani mesela aynı ortamda bulunan Thoth Mısır'a giderken, Hanok, Filistin veya Mezopotamya topraklarına gitmiş olabilir. Veya farklı kişiler olan bu isimler aslında aynı topluluğa hitap eden ilim sahibi insanlardır ve onlara ilim öğretmekle memurdurlar. Senaryolar çoğaltılabilir.

Bu konuyu irdeledikçe çeşitli ortak yönler bulmaya devam ediyorum. Ortak bilgelik kaynağına dair çalışmalar, bize insanlık tarihini daha iyi anlamak için çeşitli fırsatlar sunuyor. Bilincin gelişimi ve medeniyetlerin kuruluşunu çözmemiz sadece geçmişe dair algımızı değil geleceğimize de etkileyecektir. 

Şimdi bilgelikle kaynağı olarak öne çıkan ve aslında aynı kişi olduğu söylenen isimleri tanıyalım:



Thoth

Thoth, Antik Mısır'da bilgeiliğin, Ay'ın, büyünün, yazının, alfabenin, zekanın, aklın ve okumanın tanrısıdır. Djehuti ismiyle de bilinir. Çoğunlukla ibis ve babun figürüyle resmedilir. Yukarı Mısır'daki Hermopolis(eski adıyla Khmun), Thoth'un şehridir. Nasıl doğduyula ilgili iki ihtimal vardır: Ya kendi kendine doğmuştur ya da Horus'un tohumundan/dölünden doğmuştur. Kendi kendine doğumda Thoth'un dilin gücünü kullanarak doğduğu söylenir, bu da Eski Ahit'teki "Başlangıçta söz vardı." ifadesiyle özdeşleştirilir. Thoth aynı zamanda takvimin, simyanın, hiyerogliflerin yaratıcısıydı.

İbis'le özdeşleştirilmesinin sebebi büyük ihtimalle İbis'in evlerde sıkça bulunması ve bilgelikle özdeşleştirilmesidir. Mısır'da yapılan kazılarda çok fazla mumyalanmış İbis bulunmuştur. Bu İbisler Thoth'u anmak için gömülmüştür. 

Antik Mısır Mitolojisinde Güneş ve Ay, Horus'un gözü olarak düşünülürdü. Horus sol gözünü yani ayı Set'le kavga ederken zedelemiş ve Thoth ayı tamir etmiştir. Thoth'un İbis başlı olarak resmedilmesinin nedeni olarak onun ayla özdeşleştirilmesi gösterilir. Çünkü hilal, İbis kuşuna benzer. Mısır halkı çoğu şeyi ayın evrelerine göre ayarladığından dolayı Thoth'un etkisinin olmadığı çok az şey vardır.

Osiris ve İsis Mısır halkına medeniyet getiren tanrılar olarak bilinse de Thoth da, yazının ve büyünün tanrısı olması itibariyle sivil ve dini hakları belirleyerek ve yazarak medeniyetin ilerlemesinde çok önemli roller üstlenmişti. Karısı Seshat da yazının tanrıçası olarak bilinir. Yani Thoth, adeta Mısır medeniyetini kurmak ve geliştirmek için tanrı tarafından gönderilmiş üstün bir insan gibidir. 

Mısır Mitolojisindeki tanrılar Thoth'un Kitabı denilen bir kitaba evrenin sırlarını yazardı. Bu kitabı okuyan kim olursa olsun dünyanın en güçlü büyücüsü olabilirdi. Bu kitap çoğunlukla "Thoth'un Zümrü Tabletleri" olarak bilinir. İçindeki bilgiler kendine has olduğu için Atlantis'ten geldiğine dair yorumlar çoktur.  

Thoth, Set'le yaptığı savaşta ölen Osiris'i mumyalama yöntemini kullanarak tekrar canlandırdı. Ayrıca Osiris ve İsis'in çocuğu olan Horus'u küçüklüğünden itibaren korudu. 

Thoth, en büyük piramitlerde rol aldı. Onların dizayn etti ve yerlerini kararlaştırdı.

Thoth'un şu ana kadar gördüğüm sıfatları: Dengenin Tanrısı, Dengenin Efendisi, Tanrıların Başlıca Kütüphanecisi, Kutsal Vücudun Efendisi, Tanrılar Kurulunun Yazıcısı, Ra'nın Sesi, Ra'nın Danışmanı, Hem İnsana Hem Kutsala Dair Bilginin Her Dalındaki Her İşin Yazarı, Takvimin Tanrısı, Cenneti, Yıldızları ve Dünyayı Hesaplayan Kişi, Zamanın ve Mevsimlerin Hesaplayıcısı, Gökleri ve Yeri Ölçüp Ayarlayan Kişi.

Çeşitli kaynaklarda geçen Thoth'un özelliklerine baktığınızda onu kelimelerle ifade etmek çok zordur. Thoth neredeyse Mısırlıların her şeyidir. Osiris, Ra veya İsis kadar ünlü olmasa bile Mısır halkı için yaptıkları inanılmazdır. Gerçek anlamıyla o insan üstü bir canlıdır.




Hermes

Hermes, Yunan panteonunda fırıldakçı ve kurnaz tanrı olarak bilinir. Zeus ve sevgilisi Maia'nın oğludur. Tanrıların habercisidir. Ölülerin ruhlarını Hades'e taşır. Thoth'la olan önemli benzerliklerinden biri budur. Tüccarları ve hırsızları koruyan oyunbaz tanrıdır.

Genel sıfatları itibariyle onun için ticaretin, zenginliğin, şansın, verimliliğin, hayvancılığın, uykunun, dilin, hırsızlığın ve seyahatin tanrısı diyebiliriz. O, Olimpos Tanrıları içinde en zeki ve en haylaz olanıdır. Hitabeti iyidir. Dilin mucidi olarak kabul edilir. İlk müzisyendir.

Gezginler geçtikleri yolların koruyucusu olarak onun adına hermae denilen diktörtgen sütunlar diker.

Hermes genellikle kanatlı bir başlık ve ayakkabıyla resmedilir. Bunları ona Zeus verniştir. Zeus, Hermes'in müzik yeteneğinden ve kurnazlığından etkilenmiştir. Hermes daha beşikteyken ayaklanır ve Apollon'un 50 tane koyununu çalar.

Hermes'in bilgelikle ilişkisi onun Hermes Trismegistus(üç kee büyük Hermes) adıyla anıldığında daha net olarak ortaya çıkar.





Enki

Enki'nin Sümer dilinde kelime manası "şefkat efendisi"dir. Babil mitolojisinde ona hayat anlamında Ea denilmiştir. Enki, su, bilgelik, zanaatkarlık ve sihirbazlık tanrısıdır. Thoth'la özdeşleşen Hermeopolis şehri olduğu gibi Enki'yle özdeşleşen Eridu şehri vardı. Bir zanaatkar gibi insanları yaratmıştı. Enki çömlek yapar gibi kil karışımına tanrısal tükürük(ruh olarak da yorumlanabilir) katar ve insan oluşur. Enki insanları tanrılara yardımcı olmak için yaratır. Enki, Sümer mitolojisinde icracı tanrı olarak bilinir. Dicle nehri ve diğer bereketli sular onun dölünden ortaya çıkmıştır.

Enki sıklıkla keçi ve balıkla resmedilir. Thoth, Hermes gibi bilgelikle özdeşleşmiştir ve insanlara bilimi veren kişi olarak yorumlanır. Diğerleri gibi o da zeka anlamında aynı panteonda bulunduğu tanrılardan sıyrılır. Enki insanları sevdiği için Nuh'a yaklaşan tufan konusunda haber verir.

Enki'ye dair ilginç yorumlardan biri, onun evrim sürecine müdahale ederek homo erectusun homo sapiens olmasını sağlamasıdır. Bu beni heyecanlandıran bir iddiadır. Çünkü eğer doğruysa bildiğimiz her şey değişebilir. Özellikle tek tanrıcılığın argümanları, Anunakiler yani gökten gelen tanrılar teziyle çelişir.



Hanok

Hanok/Enok/Enoch, Eski Ahit'te ismi geçen bir peygamberdir. Hanok'un kelime anlamı "koruyucu"dur. Hanok'a medeniyet kurucusu gözüyle bakıldığı vakit, Enki'yle olan benzerliği ortaya çıkabilir.

Hanok adı Eski Ahit'in Yaratılış Kitabı'nda geçer. Eski Ahit'te bir de Enoş diye birinden bahsedilir ama bu kişi konumuz olan Hanok'tan farklı biridir. Hanok, "Nuh'un Atası" sıfatıyla ünlenmiştir. Eski Ahit'te Hanok şöyle anlatılır: "Yeret 162 yaşındayken oğlu Hanok doğdu. Hanok'un doğumundan sonra Yeret 800 yıl daha yaşadı. Başka oğulları kızları oldu. Yeret toplam 962 yıl yaşadıktan sonra öldü. Hanok, 65 yaşındayken oğlu Metuşelah doğdu. Metuşelah'ın doğumundan sonra Hanok 300 yıl Tanrı yolunda yürüdü. Başka oğulları kızları oldu. Hanok toplam 365 yıl yaşadı. Tanrı yolunda yürüdü. Sonra ortadan kayboldu; çünkü Tanrı onu yanına aldı."

Hanok tanrı katına alınması ve Tanrıyla yürümesi açısından özellikle Kabala ve genel olarak diğer ezoterik öğretiler için çok büyük önem arz eder. İncil'de ondan şöyle bahsedilir: "İman sayesinde Hanok ölümü tatmamak üzere yukarı alındı. Kimse onu bulamadı, çünkü Tanrı onu yukarı almıştı. Yukarı alınmadan önce tanrıyı hoşnut eden biri olduğuna tanıklık edildi."

Hanok'un Kitabı: Bu kitap içinde meleklerle ilgili ilginç olaylardan ve bilgilerden bahseden bir kitaptır. Kitaba göre düşmüş melekler insan kadınlarını beğenmiş ve şehvete kapılmışlardır. Onlarla ilişkiye girmişler ve Nefilimler denilen dev yaratıklar doğmuşlardır. Bu kitapta anlatılanlara göre melekler insanları çeşitli konularda eğitmişler ve onlara ilim vermişlerdir. Yani burada insan eliyle olduğunu düşündüğümüz bilgelik, meleklerin teşrifi ve çabası sayesinde oluşmuştur. Bu kitap Hanok'un vizyonlarını anlatır.

Hanok'un Kitabı'nın 15. bölümünde Tanrı, Hanok için "Adaletin katibi ve adil Hanok" gibi olumlu sıfatlar kullanır.




Hz. İdris

İslâm geleneğine göre Hz. İdris, Peygamber Şit'in torunudur. Kendisine 30 suhuf kitap verilmiştir. İdris adının çok kitap okuduğu için ona verildiği söylenir. Hz. İdris, Kur'an'da iki ayette geçmektedir:

Meryem Suresi 56. ve 57. ayetler: "Kitapta İdrîs’i de okuyarak an. Hakikaten o, pek doğru bir insandı ve bir peygamberdi. Onu üstün bir konuma getirdik." 

Enbiya Suresi 85. ayet: "İsmail’i, İdris’i ve Zülkifl’i de hatırla. Bunların hepsi sabredenlerdendi."

Çeşitli kaynaklarda onun beyaz tenli olduğuna dair fiziksel bilgiler yer alır ama ben bunları çok sağlıklı bulmadığım için bunları burada zikretmeyeceğim. Bizim açımızdan onun önemi ilimlerin başı olmasından ötürüdür. Onun için ilk filozof, ilk alim, ilk bilge, ilk yazıyı yazan ve ilk cihad eden kişi olarak bakılabilir. Bu açıdan Hz. İdris sadece İslâm Tarihi açısından değil; insanlık tarihi açısından çok önemli bir isimdir. 

İlimlerin ilk başı olması, ona dair merakımı kat be kat artırıyor. Allah'ın Kur'an'da peygambere İdris'i hatırlatması ve onu anmaya yöneltmesi onun Allah katındaki değerini bize gösteriyor. 

Hz. İdris'in bir diğer önemli özelliği ayette onun için "katımıza getirdik.", "konumuza yükselttik" gibi ifadelerin geçmesidir. Hanok'la aynı kişi olduğu fikrini güçlendiren bu tarz sözler onun Hz. İsa gibi kendine has özelliklere sahip olabileceği ihtimallerini gündeme getiriyor. Enbiya 85'te onun için sabır vurgusu yapılması, içinde bulunduğu topluma ilim öğretmek ve onları tevhide çağırmak konusunda yaşadığı zorluklara vurgu yapıyor olabilir. 

Hz. İdris'in bir diğer öne çıkan özelliği terzilikle özdeşleşmesidir. Bu terzilik, bildiğimiz anlamda elbiselerin terziliği mi yoksa kelimelerin terziliği mi bu konuda ihtilaf vardır. Bazı mistikler de onun terziliğinin içsel olduğunu söyler. 

Hz. İdris yukarıda ismi geçen bütün isimlerle özdeşleştirilen bir peygamberdir. Tam olarak neler yaptığı ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmemektedir. Ben Tevrat, bazı hadisler ve İslâm tarihçilerinin kitaplarında yer alan bilgilere şüpheyle yaklaşıyorum. Yine de bize bazı fikirler verebilir.

Diğer bilgelikle özdeşleştirilen tanrılar, peygamberler veya insanlar şöyledir:


Odin - İskandinav Mitolojisi

 

Merkür - Roma Mitolojisi (Hermes'le aynı kişi olduğu söylenir)



Ganesha - Hint Mitolojisi

16 Ocak 2018 Salı

Stereotypeların getirdiği kolaycılık

 

Stereotype kavramı, diğer insanları basmakalıp ifadelerle kategorize etmeye ve etiketlemeye verilen isimdir. Kelimenin kendisi klişe laflara işaret eder, bu yüzden insanlar ilk duyduğunda olumsuz bir intiba edinir fakat insanların çoğu her saniye kendine yeni bir kalıp üreterek yaşar. Adeta kalıplar olmadan düşünemez. Örneğin bir kişiyle bir konuyu tartıştığı zaman insanlar genelde karşı tarafın argümanlarını dinlemektense karşısındaki kişinin ne olduğuyla ilgilenir. Karşı tarafın tam olarak ne olduğunu bilmiyorsa bile ona etiket yapıştırmak için adeta fırsat kollar, pusuya yatar. Karşı tarafa bir etiket yapıştırdığı zaman ona daha kolay cevap verir ve kendini rahatlatır; çünkü artık onun ne olduğunu anlamıştır ve artık onun fikirleri çok da değerli değildir. Pespaye insanlar için böyle bir tavır olağandır ve fazla şaşılacak bir şey değildir; fakat bunu değerli akademisyenler, düşünürler veya aydınlar yaparsa işte o zaman insan doğasını sorgulamak gerekir.

İnsan farkında olsun veya olmasın öğrendiği her yeni bilgiyi saf şekilde analiz etmek yerine yeni kalıplar oluşturmak için kullanır. Bu insan aynı zamanda bir konumdaysa insan doğasından gelen bu tuzağa düşmesi çok daha kolay olur.

Stereotypeların ve onun getirdiği kolaycılığın en büyük zararlarından biri fikir alışverişini neredeyse imkânsız kılmasıdır. Bir insanla bir konuyu konuşmak gerçek anlamıyla fikir alışverişinde bulunmak ve hakikati aramak değildir; herkes kendi kalbını diğerine farkında ya da farkında olmadan dayatır. Bu durumun nedenlerinden biri, bir konumda olan insanın hakikatı bu bu konumun sonucu olan pencereden görerek hakikatı somutlaştırmak istemesidir. Bir konumda yer alan insan, ister istemez bazı şeyleri ete kemiğe büründürmek ister. Kolayına gelen ve onu rahatlatan budur. Bu yüzdendir ki çoğu insan ömür boyunca belirlediği yolun, fikrin veya düşüncenin dışına çıkamaz.

Stereotypelar, belirsizliği, dinamikliği ve Kuantum'u tam olarak çözemeyen insanın kaçış yoludur. Lafa geldi mi olumsuz olarak görülen stereotypelar, klişeler, basmakalıp cümleler vb. aslında insanın çıldırmamasını sağlayan can dostlarıdır. 


15 Ocak 2018 Pazartesi

Bilgiyle karşılaşan insan doğası - Bilme Mutluluğu

 

İçinde bulunduğumuz çağa dair Bilgi Çağı tanımı çok yapılır ve doğrudur da. Geçmiş yıllara göre bilgi üretimi, dolaşımı ve yaygınlığı olağansütü derecede arttı. Bu hızla devam edersek gelecek çok enteresan gelişmelere gebe.

Bilginin bu olağanüstü seyri, beraberinde bazı yan etkileri de getiriyor. Mesela bir bilgiye maruz kaldığımızda o bilgiyi tam anlamıyla öğrenmiş zannediyoruz. Bu da bizim merakımızı ve çabamızı törpülüyor. Öğrendiğimiz bir bilgiyi daha da araştırmak yerine ne duyduysak ona inanma meyilinde oluyoruz. Bu durum sadece bilgi kirliğiyle ilgili sanılsa da, kirli olmayan bilgiler bile insanda ilginç bir psikoloji yaratıyor. Bilme mutluluğu adını verdiğim bu psikoloji insanların harekete geçmesini ve farklı yorumlara bakmasını engelliyor.

Bilme mutluluğuna yol açan nedenlerden biri insanın öğrendiği her yeni bilgiyi abartmasıdır. Bu durum aslında insanı kendini hayvandan farklı görmesine sebep olan müthiş bir duygudur. Bilginin önemini anlamak insanı yücelten bir şeydir fakat bilme mutluluğu bazen insanın elini kolunu bağlayabilmektedir.

Mesela uluslararası siyasette bir ülkenin bir bölgeye dair planlarını bilseniz ve en iyi şekilde analiz etseniz dahi siz bu duruma karşı önlem almazsanız ve harekete geçmezseniz, o ülkenin planlarını seyretmek zorunda kalırsınız.

Günümüzde artık bilginin değeri, elde ettiğiniz bilginin getirdiği bilme mutluluğunun ötesine ne kadar geçerseniz o kadar oluşuyor.

Bilme mutluluğunun yan etkilerine dair verilebilecek örneklerden biri kitap alma hastalığıdır. Kimi zaman kendimde de gördüğüm bu davranış, Umberto Eco'nun dediği gibi aldığınız kitabı okumuş zannetmekten kaynaklanıyor. Siz aldığınız kitabın önemli ve iyi olduğunu bildiğiniz için o kitabı evinizde tuttuğunuzda o kitabı okumuş zannediyoruz. "Zaten o kitabın değerini biliyorum şimdi açıp onu uzun uzun okumama gerek yok" gibi zihinsel bir duvar bilinçaltınıza işleniyor. İşte bu tam da bilme mutluluğudur.

Uzmanlık ve Çok yönlülük










Çok yönlülüğü seviyorum. Bu benim tercihim olduğu için olması gerekeni de bu olarak görmüyorum. Fakat yine de günümüzde ve gelecekte çok yönlülüğün ön plana çıkacağını tahmin ediyorum.

Şu anki mevcut sistem sizi sürekli olarak tek bir konuya indirgemeye çalışıyor. Fen bilimlerinde bu durum normal karşılanabilir. Uğraştıkları konular, bir insan ömrünü adamaya uygun konular. Fen bilimlerindeki gelişmeler genellikle bir insan ömrünü hatta çağları bile aşabiliyor. Ayrıca evreni ve doğayı anlamak gelişmiş sistemleri zorunlu kılıyor. Dolasıyla bir insanın fen/doğa bilimlerine giren bir konuya ömrünü adaması normal ve olması gerekendir. Fakat sistemin insanları buna zorlaması çok tehlikelidir. Adeta zorla insanı bir hapishaneye kapatmaya benzer.

Fakat konu "sosyal bilimler" olduğu zaman işin rengi değişir. Sosyal bilimlerin bilim olmadığı görüşünü savunduğum için bu konuda daha rahat konuşabiliyorum. "Sosyal bilim" alanına giren bir konuya ömür adamayı günümüzde çok sağlıklı bulmuyorum.

Buradaki kastım her şeyden biraz bilip hiçbir şeyi tam bilmemek değildir. Çok yönlülüğün, evreni, doğayı ve insanı doğru anlamak için gerekli olduğunu düşünüyorum. Her şeyin birbirini etkilediğini bize söyleyen Kuantum ve Kaos Teorisi gibi bilimsel gelişmeler bize aslında bunu anlatır. Zaten bu yüzdendir ki fen bilimleri ve "sosyal bilimler" gittikçe birbirine yaklaşmaya başlamıştır.

Artık multidisipliner bakışi açısı özellikle sosyal alanlarda bir zorunluluktur. Bir konuyu seven ve ona ömrünü adayan insanlar da lazım elbette ama mevcut evrenin ve dünyanın özelliklerinden habersiz olan birinin sağlıklı değerlendirme yapması çok zordur. 

8 Ocak 2018 Pazartesi

Kur'an'da olağanüstülükler barındıran kıssalar




Şu sıkıcı hayatta ve gerçeklikte olağanüstülükler ve kurgusal yapımlar yegane kaçış kaynağım. Eski zamanlardaki olağanüstülüklerin şimdi de olmasını dört gözle bekliyorum; fakat kıyamet gününe kadar beklediğim olağanüstlükler en azından şimdilik gerçekleşmeyecek gibi. Yine de umudumu kaybetmemeye çalışıyorum.

Girişte böyle kişisel bir durumla başlamamın sebebi şimdi anlatacağım hususlarda bu durumun beni etkilediğini tahmin etmemdir. Etkilenmedim dersem yalan söylemiş olurum. Fakat bu demek değil ki ben ayetlerden yola çıkarak kendi fantazimi kuruyorum; kesinlikle hayır. Ben olağanüstülükler barındıran ayetleri olduğu gibi anlamaya çalışıyorum.

İlahiyat camiası pek kabul etmese de olağanüstlüker barındıran ayetlerin insanoğlunun gelecekte ulaşacağı teknolojilere dair ipuçları verdiğini ve bu teknolojilerin mümkün olabilirliğini artırdığını düşünüyorum. Bu ayetlerin sadece ibret alma gibi bir amaçla sınırlı olmadığını düşünüyorum. Bu ayetleri zorla kendine doğru çekmek ve uyarlamak hakikat peşindeki birinin yapğabileceği bir şey değil.

Sonuçta fizik, kimya ve biyolojide Allah'ın emrindedir, dolayısıyla mucizelerde bilim aranmaz denilebilir, normaldir; fakat benim burada anlatmak istediğim mucizelere fizik, kimya, biyoloji temelli bir açıklama getirmek değil. Bu ayetlerin ibret almanın ötesinde olduğunu anlatmaktır. Evet bilimsel imkânlara işaret olabilir; ama konu tek başına bundan ibaret değil.

Hz. Süleyman'ın Hükümdarlığı

Hz. Süleyman'ın hükümdarlığından başlayalım. Öyle bir krallık ve yönetim hayal edin ki; kuşlarla ve diğer hayvanlarla konuşulabiliyor, rüzgar, fırtına gibi doğal kuvvetler bir hükümdarın eline verilebiliyor, bu hükümdar ayrıca cinlere hükmediyor, bu hükümdar cinlerden, insanlardan ve hayvanlardan kurulu büyük bir orduya sahip olabiliyor, cinler, kaleler, heykeller, havuzlar kadar büyük geneiş leğenler ve sabit kazanlar yapabiliyor.

Hz. Süleyman, Belkıs'ın elçisini gönderdikten sonra cinlere dönüp diyor ki, "Ey ileri gelenler onların bana teslim olarak gelmelerinden önce hanginiz onun/Belkıs'ın tahtını bana getirebilir?" Sonra cinler konuşmaya başlıyor. Bir cin "sen makamından kalkmadan ben tahtı getiririm" diyor. Diğeri "göz açıp kapayana kadar getiririm" diyor. Göz açıp kapanaya kadar bir nesneyi bir yerden uzak bir yere getirmek?!!! Bu nasıl bir ilimdir ki o dönemde bunlar normal karşılanabiliyor. Cinlerin farklı boyutta olması normal ama sonuçta Süleyman ve o dönemde yaşayanlar insan ve bu varlıkların neler yapabileceklerini biliyorlar ve görüyorlar. Şimdi buradaki ibreti olağanüstülüklerle dalga geçen ilahiyatçılar tam olarak nasıl açıklıyor?

Hz. Süleyman'ın hükümdarlığına genel perspektiften bakıldığında alınacak ibret, gücün ve zenginliğin kötü olmadığı noktasında olabilir. Asıl mesele bu gücü ve zenginliği doğru yerlerde yani Allah yolunda kullanmaktır. Bence buradan alınacak ibret budur. Peki ayet sadece bunu anlatıp geçmek mi istemektedir? Ben Batıni yorumlara çok sağlıklı bakmasam da yine de burada sanki başka bir şeyler daha var. Olay sadece ameli bir ibretin de ötesinde.

Allah cinlerin yapabileceklerini bize adeta bir gösteri şeklinde sunuyor. Hz. Süleyman bunun için bir aracı olarak cinlere soruyor ve onları konuşturuyor. Cinler birbiriyle rekabet etmee başlıyor. Acaba Alah bize katındaki ilmi dünyaya taşıyabileceğinden mi bahsediyor? Bu bizim şu an ki imkânlarımıza bir işaret olabilir mi? Allah "size imkân veriyorum, iyi değerlendirin." mi demek istiyor?

Allah'ın katından ilim verdiği kişiler arasında ünlü Büyücü Merlin de var. Blogtaki yazımda ve kitabımda anlattım. Merlin'in bilgeliği çok büyük ihtimalle Hz. Süleyman'ın cini olmasından kaynaklanıyor. Merlin belki de saklı kalmış örneklerden biri.

 7 Uyurlar/Ashab-ı Kehf 


Bu kıssa da beni heyecanlandırıyor çünkü kıssa zaman yolculuğu içeriyor. Fakat bu bildiğimiz manada zaman yolculuğu değil. Ayette diyor ki "Onları mağarada görsen uyanıklar sanırdın. Halbuki uykudadırlar. Ve biz onları sağa sola çeviririz, köpekleri de girişte ön ayaklarını yatmıştır. Onları görsen mutlaka onlardan döner kaçardın ve için korkuyla dolardı." Yani Allah diğer insanların onları rahatsız etmemesi için onları olduklarından farklı gösterdi veya onları kendilerine hissettirmeden farklı şekillere soktu. 7 uyurlar mağarada en az 300 yıl uyudu. Ashkab-ı Kehf'in mağarada uyuma sebebi Kehf Suresi 16. ayette şöyle anlatılır: "Mademki onlardan ve Allah’tan başkasına tapmakta olduklarından yüz çevirip ayrıldınız, o hâlde mağaraya çekilin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve içinde bulunduğunuz durumda yararlanacağınız şeyler hazırlasın." 

Anlaşıldığı kadarıyla içinde bulundukları kavim yoldan sapmıştır ve ashabı kehf mağarada uyutulmuştur. Allah onları hicret de ettirebilirdi ama uyuttu ve bu olaya Kur'an'da yer verdi. Bu kıssadan yoldan sapmış kavim içinde olursak adeta mağarada uyumuşçasına bu kavme kulaklarınızı tıkamayı da anlayabiliriz, insanların ulaşabileceği ve Allah'ın izin verdiği ilimleri de anlayabiliriz. Hatta şu an mevcut olduğu söylenen insan dondurma makinelerini buna benzetebiliriz. Ama ben illa bir teknolojiyle özdeşleştirilsin demiyorum. Bu kıssalarda daha genel bir perspektif olduğunu düşünüyorum.

Hz. Musa ve Bilge Kimsenin Yolculuğu


Hz. Musa ve Bilgekimsenin (Biz ona Hızır deriz ama bence o kişiye hızır demek bizi yanlış yönlendiriyor. Halktaki Hızır algısını sağlıklı bulmuyorum) yaptığı yolculukta döngüsel zamanın keşfine işaret olduğunu düşünüyorum. The Arrival filmini izleyenler ne demek istediğimi anlayacaktır. Bu tarz ihtimallerle dalga geçen çok kişi var. Bunların içinde de ilahiyatçılar var ama bu insanlara şunu sormak lazım: Bu kıssada ileride kötü biri olacak diye öldürülen çocuğu nasıl açıklıyorlar? Böyle bir şeyi hayata nasıl tatbik edeceğiz? Elbette bu kıssadan ibret alacağız fakat dışarıdan bakan biri "vayy bee nasıl hikmetli bir ayet" demiyor. Bilakis o ayetleri size karşı kullanıyor. Hz. Süleyman, Hz. Nuh ve Zülkarneyn kıssalarına sadece ibret gözüyle bakarsanız çelişkileri açıklayamadığı için onlara göz yuman biri olursunuz. Caner Taslaman bu konuda "bilmiyoruz demeyi bilmeliyiz" diyerek en makul yorumu getiriyor. Fakat bilmiyorum desek de bu ayetlere dair farklı ihtimalleri düşünmenin faydalı olacağını da bilmek lazım. Lütfen bu çabayı "fantazi" diyerek geçiştirmeyin. Kur'an'daki bu çelişik hususları tatmin edici şekilde açıklayan bir ilahiyatçıya daha rastlamadım.

Kıssadaki Bilgekimseye dair onun melek olduğuna dair yorumu makul buluyorum fakat bu soru işaretlerini gidermiyor. 

Zülkarneyn

Zülkarneyn'in tam olarak kim olduğu, ne zaman yaşadığı, döneminde neler yaptığı hâlâ kesin olarak bilinmiyor. İlahiyatçıların çoğu bu ayeti bir dönem yeryüzünde hüküm sürmüş Zülkarneyn adındaki bir kralın bir kavimle yaşadığı diyalog olarak yorumluyor. Fakat ayetlerde "güneşin battığı yer" gibi sözlere bakarak bunun uzayda olduğunu söyleyen araştırmacılar var. Şahsen ikinci ihtimalin gerçek olmasını isterim ama bu kıssadan alabileceğimiz ibret ne olabilir? Olağanüstülükleri sevmeyen ilahiyatçıların bu kıssaya dair yaptığı yorumlar genellikle olağanüstülükleri dışlayıcıdır. Mesela katılmadığım görüşleri olsa da Mustafa Öztürk'ü severim, sorgulayıcı bir zihne sahip; fakat kendisi Zülkarneyn'i anlamaya çalışan araştırmacılara "kendini ve insanları kandıran biri" olarak bakıyor. Üzücü. Ben bu tarz bir söylemi ve düşünceyi hiç anlamıyorum. 

Bu kıssada uzay ihtimalini azaltan etmenlerin başında ayette vergi kelimesi geçmesi geliyor. Vergi sistemi bu dünyada olduğuna göre Zülkarneyn'i de sadece dünyada olmalı. Fakat başka bir ayette ise "güneşin doğduğu yere vardığında" diyor. Literatürde peygamberimize Zülkarneyn'i soranların iki yahudi olduğu anlatılır. Bu yahudiler peygamberimizi sınamak için Zülkarneyn'i sorar ve böylelikle bu ayet nail olur. Bu iki yahudi de büyük ihtimalle Zülkarneyn'e dair olağanüstü bir özelliğin veya olayın olduğunu biliyorlardı. Bunu sadece Allah'la bağı olan birinin bileceğinin farkındaydılar. Buradan çıkan bir diğer sonuç Zülkarneyn'in uzun süredir hafızalarda olduğu ve kadim bilgeliğe dair bir parça taşıdığıdır. 
Zülkarneyn ayetlerinde ayrıca demir kütlelerden oluşan erimiş bakırla kaplanmış setten bahsediyor. Yecuc ve Mecuc adındaki kavim için yapılmış bu seti Yecuc ve Mecuc geçemiyor. Ve sura üflendiğinde yani kıyamet vakti geldiğinde onların bu seti aşacağı söyleniyor. Şu an dünyada aşılmamış bir set olmadığına göre ve Allah kıyamet gününe dikkat çektiğine göre çok net görülmektedir ki, bu kıssa bazı ilahiyatçıların yüzeysel/lafzi yorumuna bırakılmayacak kadar olağanüstlüker barındırıyor. 

Uzay ihtimaline ek olarak bu seddin yer altında bir yerde olabileceği de ihtimaller dahilindedir. 

2017 yılında keşfedilen yaşamı destekleyen dünya benzeri gezegenlere Zülkarneyn gitmiş olabilir.

Nuh Tufanı

Nuh Tufanı, dünya çapında en yaygın anlatılardan biri. Kıssa, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm'ın ortak mirasının da ötesinde Mezopotamya kültürünün ortak bir parçasıdır. Aslında bütün dünyaya mal olmuş denebilir ama birbirinden bağımsız olarak yaşayan kültürlerde bulunan tufan öykülerinin Nuh Tufanıyla aynı olup olmadığı kesin olarak bilinmediği için bu konuda sağlıklı bir yorum yapamıyorum. Hepsine Nuh Tufanı dememiz için Nuh Tufanı olarak bildiğimiz kıssanın küresel çapta olup olmadığını bilmemiz gerekir. Belki de hepsi aynı tufanı işaret ediyordur, bilemiyoruz.

En son TRT'deki gündem ötesi programında konuşulan Hz. Nuh'un cep telefonuyla oğluyla konuştuğu veya insansız hava aracı gibi saçma gözüken teknolojileri ben yabana atmıyorum. Programa katılan Yavuz Örnek'in üslubu hiç iyi değildi. Kendini çok kötü anlattı. Bu konunun dalga konusu yapılmasında onun komik tavırları da etkili oldu.

Ben de bu tufanın ileri bir medeniyette yapılmış olabileceği göüşünü paylaşıyorum. Kıssa da açıklanamayan o kadar çok olay var ki, bunları sadece tahtadan yapılmış bir gemiyle tufandan kurtulan bir aile ve hayvanlar olarak yorumlama konusunda şüphelerim var.

Tevrat'ta Hz. Nuh'un gemisinin özellikleri verilir ama bu gemiye her hayvanın iki cinsinin sığması mümkün değildir. Bir de bu tufanın küresel çapta olduğunu düşünün, o zaman ne olacak? Nasıl açıklayacağız bunu?

Hz. Nuh'a literatürde 2. Adem gibi sıfatlar yakıştırılır; ama bu söylem öyle soru işaretlerini gündeme getirir ki, açıklanması şu an mümkün değildir. Şu an hepimiz aslında Nuh'un neslindensek o zaman bunca kıtalara yayılmış insanoğlu hangi zaman aralığında bu kadar çoğalabildi. M. Ö. 10000 gibi tarihler verilir tufan için ama insanlık tarihi açısından bu pek doğru yerlere oturmaz. Zaten verilen bütün tarihlerde hep bir boşluk vardır.

Bu tufan başka bir gezegende veya başka bir dünyada var olmuş olabilir mi? Bence gayet mümkün.

Kur'an sadece bir kavmin helak edilmesinden bahsetmek istese bunu basitçe ve kısaca anlatabilirdi. Zaten başka kavimler için anlatıyor ama Nuh Tufan'ında ayrıntılar veriyor...

Neden? Neden? Neden?

Ben olağansütülükler barındıran kıssaların sadece ibret almayla sınırlı olmadığını düşünüyorum.
  

7 Ocak 2018 Pazar

Kur'an'da kafamı karıştıran hususlar




Seküler bir hayata sahip günahkar bir Müslüman olsam da bir yaratıcıyı evrene anlam vermek için yegane kaynak olarak görüyorum. Aksini düşünmek çok ağır bir şey; kötülüklerin yapanın yanına kâr kaldığı, iyiliğin bir karşılığının olmadığı ölünce sadece toprak olduğumuz bir dünya tasavvuru insanlık için çok ağırdır. Mantığın ve fıtratım beni her zaman yaratıcıya götürüyor. Ayrıca Hz. Muhammed'in yaşadığı dönemde birden bire böyle bir kitap uydurmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Fakat bu durum benim Kur'an'ı ve dinin tamamını sorgulamamı engellemiyor.

Kur'an'da bize "düşünün, akledin, araştırın, gezin ve bakın" deniyor. İşte bu yazımda bunu amaçladım. Çoğu insan bana kafan karışmış diyebilir. Ben bu ithamı beklenildiği gibi olumsuz olarak değil olumlu olarak yorumlarım. İnsanın kafasının karışması güzeldir. İnşallah sizin de karışır. Eğer sorgulamazsam ve merak etmezsem kendimi ölmüş sayarım.

1. Başka dini çevrede doğanların durumu - Coğrafyanın kader olması

Hemen "insanların dinini değiştirme şansı var." dediğinizi duyar gibiyim. Evet insan sonradan dinini değiştirebilir ama burada şöyle bir sorun var: Mesela müslüman ailede doğan bir adam çevresine bakıp dinini beğenmezse arayışa girer ve ateist, teist, agnostik olur veya başka bir dine geçer. İyi de bu adam belki de Hıristiyan ailede doğsa çevresindeki dini sevecekti ve alışacaktı; böylelikle Hıristiyan kalmaya devam edecekti. Aile, çevre, coğrafya sandığımızdan daha etkili bu konuda insan ilk olarak çevresini gözlemleyerek sorgulamaya başlar. Doğduğun ve büyüdüğün yer değişince bütün senaryo ve hakikate dair bakış açın değişir.

Aslında bu durum sorgulamanın önemini gösterir. Çünkü başka bir dine mensup birinin din değiştirme şansı ancak sorgulamayla mümkün olur. Bağnaz insanları örnek vermek istemiyorum ama çevremizdeki bağnaz müslümanlara bakın; bu adamlar Kur'an'ı açıp okuduğu için mi müslüman? Yoksa ailesinden atasından böyle gördüğü için mi müslüman? Tabii ki ikincisi doğru. Ben adım gibi eminim ki aynı adamlar başka bir dini çevrede doğsa, sorgusuz sualsiz o dini benimserler ve yine bağnaz olurlar. Tabii ki kötü emsal emsal olmaz denebilir ama dinlerin dağılımına baktığınızda çoğunluk itibariyle çoğrafyanın kader olduğu bir gerçektir.

Aslında benim bu konuya verdiğim bir cevap var. Ben paralel evren fikrinin bu açıdan çok güçlü olduğu kanaatindeyim. Bu konuyu daha önceki bir yazımda uzunca anlattığım için şimdi uzunca anlatmıyorum. Paralel evren gibi bu sorunu açıklayabilecek pek çok ihtimal gündeme getirilebilir ama şu anlık "bilmiyorum" en mantıklı cevap.

2. Kur'an'daki yerel atıflar

 Kur'an'ın geneline baktığımızda falasıyla yerel atıflarla dolu olduğunu görürüz. Yerelden kastım Arabistan Yarımadası ve Mezopotamya'dır. Bu açıdan Kur'an Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın devamıdır, bunda şüphe yoktur. Fakat insanlık tarihi boyunca gelen tek dinin İslâm olduğu sözünden yola çıkarsak burada yerine oturmayan bazı şeyler yok mudur? Açık olalım. Kur'an'ın belirli bir kültürün devamı olmasında gocunacak bir şey yoktur ama evrensellik açısından bu konu sıkıntılıdır.

Mesela mehdi, deccal, mesih, kıyamet alametleri gibi konularda geleneksel yorumdan farklı konumda duran ilahiyatçılar hep "İsrailiyat" eleştirisi yapar. Fakat İlahiyatçı Saadet Merdin'in dediği gibi Kur'an'ın kendisi de aslında İsrailiyat'ın bir devamı değil midir? Kur'an'ın verdiği örnekler, kıssalar, peygamber isimleri hepsi yerel odaklıdır. Karşı cevap olarak "iyi de sonuçta Kur'an peygamberimize sorulan sorular neticesinde oluştu. O zamanki insanlar doğal olarak bildikleri hikâyeleri soruyorlardı" denebilir. Fakat Kur'an bütün insanlığa inmedi mi bize göre? O zaman şöyle bir sonuç ortaya çıkar: Allah, peygambere soru soran insanların aklına soracağı soruyu yerleştiriyordu. O kişi de görevli gibi gidip soru soruyordu. Sürekli olarak hatırlatılan "Hatip-muhatap diyalektiği çok önemli" lafından işte böyle bir sonuç ortaya çıkar.

3. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, benzersiz, sonsuz güç sahibi aşkın varlığın kullar yaratması veya bilinmek istemesi

Bir kere yaratıldıktan ve bu yaşama kavuştuktan sonra bu soruya cevap vermek ve hatta bu soruyu sormak çok zordur, bunun farkındayım; ama benim sevmediğim tavır, bazı ilahiyatçıların bu soruyu "sanatçıya neden sanat yapıyorsun diye sorulmaz" veya "bu soruyu sormak için var olman gerekiyor" tarzı laflardır. İnsanda akıl ve merak mekanizması var. Bunlar olmasa Kur'an'da yazdığı gibi hayvandan daha aşağı oluruz. Dolayısıyla bunu merak etme hakkımız vardır. Bu soruya verilebilecek en doğru cevap yine "bilmiyorum"dur. "Bilmiyorum"dan ötesine çıktığımız zaman ayarlarımız bozulur. Örneğin Tasavvufçuların vahded-i vücud ve sudur teorisinin benimsemesinin sebebi bu durumu açıklayamamalarıdır. Buna karşılık ten tanrılı dinler nasıl açıklar bunu? Bu konuyla ilgili çok kaynak okuyup dinlesem de hâlâ tatmin edici bir cevap bulamadım. Bu yüzden kendimi bir deney faresi gibi hissediyorum. Bir kere tanrıya inanan biri böyle bir sorunun üzerinde çok durmaz ama tanrısal özeliklerin özsel niteliğiyle şu an yaşadığımız hayat arasında bir karşılanamamazlık, bir boşluk vardır.

4. Dünya imtihan dünyası olarak mı yaratıldı? Şeytanın yoldan çıkması mı gerekiyordu? Hz. Adem günah işlemese insanlık var olmayacak mıydı?


Bizim yani müslümanların evrene, dünyaya ve hayata dair bakış açıları nasıldır? Her şey biz sınanalım diye yaratılmıştır.

Allah insanları kulluk amacıyla yaratmıştır. Peki o zaman şeytanın isyan etmesinin sebebi zaten olacak olan bir şeydi. Yani aslında şeytan isyan ederek Allah'ın istediği bir şey yaptı. Son zamanlarda Adem ve Havva'nın bulunduğu cennetin aslında dünyadaki bir bahçe olduğuna dair çok fazla yorum görüyorum. O zaman demek ki zaten her şey baştan belliydi. Öyle ya dünya ve evren zaten vardı. Bütün bir insanlık o hamleyi bekliyordu; şeytanın hamlesini. Düşünsene şeytan isyan etmese sen ve ben olmayacaktık. Zamanı Allah'ın yarattığını göz önünde tutarak o zaman şeytanın aslında irade sahibi olmadığı gibi bir sonuca ulaşabiliriz. Allah'ın ne yapacağımızı bilmesine rağmen bizi zorlamaması makuldür; fakat dünyada bir sınavın ve kulluğun başlaması kimin iradesiyle oluşmuştur? Burada büyük bir boşluk vardır. Bazı mistik inanışların veya Yezidilerin şeytanı iyi olarak görmesinin sebebi büyük ihtimalle bu boşluğu açıklamaya yönelik bir çabadan doğmasıdır. Ben onların görüşüne katılmasam da kafalarının karışmasını anlayabiliyorum ve onlara bu konuda kızamıyorum. Yaratılış ve cennetten kovuluş anlatısı, adeta bilgisayarın başlat düğmesine basmışçasına sınanmak için yaratıldığımızı düşünmemize neden oluyor. Eğer bir sınavdan bahsediyorsak elbetteki özgür irade birinci şarttır. Fakat sınavın başlangıcında özgür irade devre dışı kalmış gibi görünmektedir ve bu da her şeyi değiştirir.

5. Kıssalardaki Kur'an'ın genel yapısıyla çelişen hususlar

Olağanüstülükleri seven biri olarak Kur'an'daki kıssaları çok severim. Hepsi beni heyecanlandırır. İlahiyatçılar bu konuları sadece ibret çerçevesinde düşünse de ben ibret kısmına ek olarak ileride ulaşacağımız teknolojilere de bir işaret olduğunu düşünüyorum. Belki bana güleceksiniz ama mesela Hz. Musa ve bilgekimsenin (Biz ona Hızır deriz ama bence o kişiye hızır demek bizi yanlış yönlendiriyor. Halktaki Hızır algısını sağlıklı bulmuyorum) yaptığı yolculukta döngüsel zamanın keşfine işaret olduğunu düşünüyorum. The Arrival filmini izleyenler ne demek istediğimi anlayacaktır. Bu tarz ihtimallerle dalga geçen çok kişi var. Bunların içinde de ilahiyatçılar var ama bu insanlara şunu sormak lazım: Bu kıssada ileride kötü biri olacak diye öldürülen çocuğu nasıl açıklıyorlar? Böyle bir şeyi hayata nasıl tatbik edeceğiz? Elbette ibret alacağız fakat dışarıdan bakan biri "vayy bee nasıl hikmetli bir ayet" demiyor. Bilakis o ayetleri size karşı kullanıyor. Hz. Süleyman, Hz. Nuh ve Zülkarneyn kıssalarına sadece ibret gözüyle bakarsanız çelişkileri açıklayamadığı için onlara göz yuman biri olursunuz. Caner Taslaman bu konuda "bilmiyoruz demeyi bilmeliyiz" diyerek en makul yorumu getiriyor. Fakat bilmiyorum desek de bu ayetlere dair farklı ihtimalleri düşünmenin faydalı olacağını da bilmek lazım. Lütfen bu çabayı "fantazi" diyerek geçiştirmeyin. Kur'an'daki bu çelişik hususları tatmin edici şekilde açıklayan bir ilahiyatçıya daha rastlamadım. 

6. Kur'an'ın fazlasıyla erkek odaklı olması


Kur'an ve tarihsel bağlam bize göstermektedir ki İslâm erkek odaklı bir dindir. İnsanların kafasında göklerde yaşayan ak sakallı bir tanrı figürünün canlanmasının en önemli nedeni dinlerdeki bu erkek odaklılıktır. Mirasın bölünmesi ve çok eşlilik gibi konularla sınırlı düşünmeyin bunu. Genel kapsam itibarilye de çok fazla erkeği birincil konuma koyan bir içerik ve üslup vardır. Kadınların ve erkeklerin farklı yaşam tarzına sahip olmasına rağmen sonuçta evrende kadın ve erkek sayısı itibariyle bir denge vardır. Kadınsız erkeğin, erkeksiz kadının kendi başına sorunlara yol açacağı düşünüldüğünde neden bir taraf her zaman daha baskın olmaktadır? Yaratıcının nüfusta gözettiği denge sosyal yaşamda neden bir anda farklı bir yöne kaymaktadır? Özellikle hurafecilerin ve mezhepçilerin kadınları aşağılaması kendiliğinden ortaya çıkmıyor, bunu kabul edelim. Bunu onları  savunmak için söylemiyorum kesinlikle, hiç sevmem de zaten. Kur'an, günümüzdeki bu hurafecilerin ve mezhepçilerin anladığı gibi kadınları köleleştirin ve aptallaştırın demiyor ama Kur'an'ın erkek odaklı olduğu ortada, bunu kabul edelim.

7. Yöntem sorunu - Dinin yayıldığı kadar büyümesi

Peygamberimizin yaptığı bütün savaşların savunma ve meşru müdafaa savaşı olduğunu biliyoruz. Fakat halifeler dönemindeki ve sonrasındaki savaşların çoğu fetih ve iktidar savaşlarıdır. Kabul edelim ki İslâm bu sayede yayılmıştır. Biz bilmekteyiz ki Kur'an meşru müdafaa savaşına izin vermektedir. Şimdi Kur'an'a ters olduğu açık olan o savaşlar olmasa İslâm bugünkü kadar yaygın olmayabilirdi. Evreni ve dünyayı yaratan yaratıcı hem saldırı savaşını yasaklayıp hem de dinin yayılmasını bize mi bağlıyor? Ortaçağ'daki ve ilerleyen yıllardaki saldırı savaşları makul karşılanabilir. Çünkü eğer siz saldırmasanız düşman sizi yutabilir. Bu savaşlar siyasi konjonktür itibariyle düşünülebilir. Ama halifeler dönemi ve Emeviler dönemi bu açıdan sorunludur. O dönemin şartlarını düşündüğümüzde din ister istemez askeri ve siyasi yayılmasıyla büyür. Bu konuyu coğrafyanın kader olmasıyla birleştirirsek acaba Allah dinin yerel kalmasını mı istiyordu gibi soru gündeme gelir. Bu dini sadece Araplara inmiş zanneden bizim gelenekçi kafayı mazur mu göreceğiz şimdi? O dönemde yaşayan insanların internet, radyo, gazete ve tv imkânı olmadığı için farklı yorumlar duyma şansı yoktu; çevresinde neyi görmüşse onu hakikat sanıyordu. Bu adam o dönemde İslâm'ı duyup bu dine girse bile imanı gerçekten ne kadar sağlam olurdu emin değilim. Bu adam İslâm'ı en doğru şekilde duysa bile o dönemim şartları itibariyle dinini değiştirmesi çok zor görünmekte. İşte burada hakikatı bulma ve bilme açısından insan doğasının yarattığı çok fazla ve derin sorun var.

8. Kur'an'da evrene dair çok fazla bilgi olmaması ve tamamen dünya odaklı olması

Kur'an'ın bilim kitabı olmadığının farkındayım. Belirli bir dereceye kadar dünya odaklı anlatımı makul karşılıyorum. Sonuçta hitap ettiği kitle belli. Fakat Kur'an'ın genel kapsamı itibariyle yer, gök, ay, güneş dünya gibi konulara çok fazla atıf vardır ve bu kapsamdan hemen hemen hiç çıkılmaz. Buradan anladığımız kadarıyla Allah dünyayı insanlar için hazırlamıştır. Peki o zaman evrendeki diğer unsurlar değersiz midir? Milyarlarca galaksi, yıldız, gezegen vb. boşuna mıdır? Açıkçası Kur'an'da böyle bir genel hava olduğunu itiraf etmemiz gerekli. Kıyametle ilgili olan yerlerde yıldızlardan bahseder ama evrenin diğer kısımlarıyla ilgili hemen hemen hiçbir şey yoktur. Bu kadar büyük bir evrenden neden bahsedilmemektedir?

Çoğu zaman kendime şunu soruyorum: Acaba Kur'an'dan çok mu şey bekliyorum?

5 Ocak 2018 Cuma

Örnek Alınası Şahsiyetler




 


Şimdilik liste bu şekilde ama ileride daha fazla insanı ekleyebilirim.

 

Fatih Sultan Mehmet – Müslümanlıkla bağnazlığın, şekilciliğin, taklitçiliğin, yobazlığın, ezberciliğın, mezhepçiliğin, beyinsizliğin ve dar kafalılığın özdeşleştigi günümüzde örnek alınacak en önemli isimlerin başında Fatih geliyor. Sadece düz bir fetihçi komutan/sultan olmanın ötesine geçebilen bu değerli insan bize bir müslümanın aslında hangi meziyetlere sahip olması gerektiğinin güzel bir örneğidir. Hataları yok mudur elbette vardır. Sonuçta peygamber değil ama yukarıda saydığım özelliklerden kaçabilen bir entelektuel müslüman olması onun değerini artırıyor. Kur'an'ı dogru düzgün anlayarak okuyan bir müslüman görecektir ki merak, araştırma, düşünme ve akletme bu dinin vazgeçilmezidir. İşte Fatih bunun farkında olan nadir müslümanlardandır. Onun hristiyanlıkla özdeşleştirilmesinin sebebi İslâm'ı kendi kabuğuna çekilip sofu olmakla eşit zanneden düşüncedir. Öyle ya bu kafaya göre müslüman dediğin sanatla ve felsefeyle uğraşmaz. Fakat Allah'ın kitabı bize tam tersini gösteriyor. Tarihçilerin aktardığına göre halkın Fatih'i sevmemesi bence onun olumlu taraflarından biri. Halk Fatih'i neden sevsin Allah aşkına? Emin olun Fatih bugün yaşasa "bu adam solcu/monşer/felsefeyle kafayı bozmuş/sapıtmış herhalde" derlerdi atarlardı bir köşeye. Bu halkı ne zannediyorsunuz siz? Gerçekten adını duyduğumda tüylerimin diken diken olduğu bir insan Fatih. Ben tarihle gurur duymayı seven birisi değilimdir ama ben Fatih'i insan olarak çok seviyorum. Sonuçta ben başka bir yaşamda Fransız olup Napolyon'la övünen biri de olabilirdim.



Carl Sagan - Bilimin insan hayatı için vazgeçilmezliği aşikar. Bilim, insanın insanlığını yücelten en önemli faaliyetlerden biri. Fakat çoğu insan bu durumun farkında değil veya bilseler de umursamıyorlar. Bilim yapan insanlar sonuçta toplumların içinden çıktığına ve o toplum içerisinde var olduğuna göre bilim adamlarının bilimi topluma anlatmaları ve sevdirmeleri gerekiyor ki gelecek insanlar içinden daha fazla bilim insanı yetişsin ve içinde yaşanılan toplum bilime köstek değil destek olacak bir hüviyete kavuşsun. Sağlıklı çalışmalar yapmak için içinde yaşanılan toplumun bilimsel bilince ve farkındalığa ulaşması çok önemli. İşte Carl Sagan bilim adamlarının bu görevini layıkıyla yapan insanlardan biri. Çalışmaları, konuşmaları, kitapları bizi hep günlük hayatta çoğu zaman farkına varamadığımız bir evren içinde yaşadığımız gibi temel bir gerçekle başbaşa kalmamızı sağlıyor. Carl Sagan gibi bilim insanları halk nezdinde uyarıcı etkisi yapıyor. Carl Sagan, insanın içinde yaşadığı evrenden bağımsız olmadığını ve acizliğini anlatmanın yanı sıra bu küçük yuvasına dikkatli bakmasını da söylüyor. Belki biz bu evren için neredeyse yok gibiyiz ama sorumluluğumuz ve yapabileceklerimiz çok büyük.


Michio Kaku – Halka bilim anlatmak ve sevdirmek demişken "Belgesellerdeki Japon" veya diğer adıyla Michio Kaku'dan bahsetmezsem olmaz. Takip edebildiğim kadarıyla kendisi bilimi halka anlatma ve sevdirme amacı olan birisi. Bir diğer sevdiğim yanı bilimkurguya da önem vermesi ve sevmesi. Cidden çok seviyorum kendisini. Olanaksızın Fiziği kitabının içindekiler kısmını gördüğümde ağzım açık kalmıştı. Kitabın tamamı en çok merak ettiğim konulara değiniyordu. Ağır olacağını düşündüğüm için ilk başta çekingen davransam da okudukça ufkum genişledi. Dünya halkları için tam olarak lazım olan şey bu: Bilim halka anlatılmalı ve sevdirilmeli. Ağır denklemler, gözlemler ve teoriler icin yoğun çalışmalar yapılırken bir yandan da birileri halkların bilimin önemini anlamaları için düzenli aralıklarla bilim etkinlikleri yapmalı. Okullarda bu tarz faaliyetler yapılsa da yeterli olmuyor. Kaku'da dikkatimi çeken bir diğer özellik empati yeteneği. Belgesellerini izlerken ve kitaplarını okurken bunu hissediyorsunuz, sizin neyi merak ettiğinizi çok iyi biliyor ve elinden geldiği kadar anlışılır olmaya çalışıyor. Herkesin aynı seviyede olmadığının farkında. Yemin ediyorum var ya dünya dönüyorsa böyle adamların sayesinde. İyi ki varsın sen.


Aytunç Altındal – İnsanın kendini diğer türlerden üstün görmesinin yegane araçlarından biri meraktır. Merakı gidermek için çeşitli faaliyetlere ihtiyaç duyarız; yani araştırırız. Hayata gözlerini ilk açtığından itibaren çevresini merak eden ve sorular soran insanoğlu araştırma yeteneği sayesinde bu sorulara cevap bulduğu ve merakını giderdiği gibi aynı zamanda yükselir de. Bugün hâlâ mağaralarda yaşamıyorsak işte insandaki bu yetenek sayesinde. Aytunç Altındal bize güzel bir araştırmacı profil çizer. Sıradan değildir, özgündür. Anladığım kadarıyla zamanında gizli görevlerde de bulunmuştur. Siyaset konuşur ama polemiklerden kaçınmaya çalışır. O, bir yandan dış siyaset bir yandan din bir yandan gizli örgütler bir yandan tarih bir yandan da mistik konularla uğraşırdı. Çok yönlü olan insanları sevdiğimden dolayı kendisine ayrı bir sempatim vardı. Hem karakteriyle hem araştırmalarıyla Aytunç Altındal kesinlikle örnek alınacak bir insan.

 

Elon Musk - Türkiye'deki girişimcilik algısı az çok bellidir: Kârını arıtacaksın, büyüyeceksin, sırf imajını ve prestijini güçlendirmek için daha fazla görünür olup daha fazla insan tanıyacaksın ve böylelikle doğal reklamın olacak. Türkiye'deki iş adamlarının çoğuna bakın hemen hemen hepsi "şuraya bina dikelim parayı kıralım" kafasında. Hepsi aslında laz müteahhit ama parası çok olduğu için farklı biri gibi davranmak zorundalar. Elon Musk benim açımdan girişimciliğin anlamlı kısmını temsil ediyor. Yani insanların ufkunu genişleten kısmını. Olaya sadece para kazanmak olarak bakmaması onu baştan önde kılmaya yetiyor. İnsansız araçlar, yapay zeka ve uzaya gitmeyi kolaylaştırmaya çalışması gibi faaliyetleri sadece işadamlarına veya zenginlere değil toplumun her kesimine ilham vermesi gereken şeylerdir. Herkese geleceği sorduğunuzda gözleri parıldar ya hani; "Uçan arabalar olacak, uzaya rahat rahat gideceğiz veya insan daha gelişmiş olacak" vs. denir. İyi de kimse de sormaz; bu gelişmeler kim sayesinde yapılacak? Özellikle bilimle ilgilenmeyen ve merak etmeyen çürümüş toplumlar her zaman bekler. Birisi bir gelişme bulsun da biz de kullanalım diye. Ama gerisini merak etmez. İşte biz bugün geleceği çok daha gelişmiş bir şekilde hayal ediyorsak bu adamlar sayesinde. Elon Musk okullarda bol bol anlatılması gereken bir kişi.



Gordon Freeman - Listedeki tek kurgusal karakter. Oyun dünyasıyla arası iyi olmayan insanların pek tanıyamayacağı biridir Gordon. Gerçi çocuğunu internet kafede oyun oynarken yakalayan ebeveynler onu görmüş olabilirler. Half-Life adlı fps devrimi yaratan oyunun baş kahramınıdır Gordon. Bilmeyenler için öyküsü kısaca şöyledir: "Fizik konusunda uzman bir bilim adamı olarak çalıştığı Black Mesa'da bir deney için Xen boyuttan alınan kristal taşla bu boyuta gidecek bir kapıyı açacak ve Xen'e giderek araştırma yapacaktır. Lakin deney ters gider ve Xen kapısı dünya için tamamen açılır. Bu boyuttan gelen yaratıklar insanlara saldırır.Gordon bu olaylardan sonra, yüzeye çıkıp dünyaya haber salmayı planlar. Fakat hayatta kalmak için uzaylılarla girdiği amansız mücadele bir yana, Freeman aynı zamanda olayı örtpas etmek ve Black Mesa'yı temizlemek amacıyla giren Amerikalı ordusuna karşı da mücadele edecektir. Tek kişilik bir ordu gibidir. Hatta, askerler onu yakalayıp çöp öğütücü makineye attığında bile yılmamıştır, görevine; yani dünyayı kurtarmaya devam etmiştir." Onu bu listeye almamın sebebi hiç konuşmayıp sadece işini yapmasıdır. Tam bir görev adamıdır. Görevi için uzaya gitmeyi, yaratıklarla boğuşmayı ve her türlü tehlikeyi göze alır. Yılmaz; cesurdur, gözü pektir. Hem MIT gibi en prestijli bilim okullarından birinden mezun olmuştur hem de yeri geldiğinde her türlü silahı kullanır. Bütün insanların umudu ona bağlanmışken baskının altında ezilmeyip her türlü savaşın içine korkmadan kendini atar. Fedakardır. Bedel ödemesini bilir. Hiç konuşmaması oyunun icabıdır yoksa kimseye hiç konuşmayın demem; fakat az konuşun ve sadece işinize ve fikirlere odaklanın derim. Önemli olan boş konuşmamaktır. Gordon genel portresi itbiariyle bilgelikle cesaretin birleşimidir. Hem savaşçıdır hem alimdir. Bu açıdan Gandalf'a benzer.

Leonardo Da Vinci -  İlber Ortaylı'nın deyimiyle "Son evrensel entelektüel." 
Çok yönlü insanlara her zaman ayrı bir sempatisi olan birisi olarak Da Vinci'yi bu listeye almamak büyük ayıp olurdu. Karşımızda birbirinden çok farklı alanlarla uğraşıp bu alanlarda belki de insanlık tarihinin en yenilikçi ve en özgün eserlerini verebilmiş bir adam var. O, ömrünü tek bir konuya adayıp onun ekmeğini yiyen insanlardan biri değil; o, aynı anda filozof, astronom, mimar, mühendis, mucit, matematikçi, anatomist, müzisyen, heykeltıraş, botanist, jeolog, kartograf, yazar ve ressam olabilen bir insan.  Herkesin bildiği konular hakkındaki çalışmaları ve bunların yarattığı etki onun dehasını kanıtlayan yalnızca bir örnek. Herkesin kanıksadığı bir konuya özgün olarak yaklaşarak o konuya ayrı bir derinlik, değer ve gizem katmak sadece özel insanların yapabileceği bir iş. Da Vinci her bakımdan sadece kendi dönemi için değil, bütün insanlık tarihi içinde ayrı bir konumda yer alan bir insan. Bütün dünyaya örnek olarak verilebilecek nadir insanlardan biri. 


Christopher Nolan -   Biraz abartılı bir yorum olur mu bilmiyorum ama Sinemanın Da vinci'si olmak için en güçlü aday. Bir adam düşünün süper kahraman filmi çektiği zaman en iyi süper kahraman filmini çekiyor ve adeta bir devrim yaratıp o türü tekrar ayağa kaldırıyor. Adam bir bilimkurgu filmi çekiyor insanları bilime teşvik ediyor. Adam ele aldığı hemen hemen her işi layıkıyla yerine getiren ve en önemlisi de işini memur gibi yapmayan ve işe yenilik ve heyecan getirmeyi başaran birisi. Özellikle ülkemizde en çok ihtiyaç duyduğumuz insan profillerden biri kendisi. Nolan'ın diskografisine bakın, ele aldığı çoğu filmin türünü tekrar ayağa kaldırmıştır. Birbirinden çok farklı olan türlerde bu derece başarı yakalaması takdire şayan. Sanatsal alanlarda çok yönlülük, tek konuda uzmanlaşmaya göre çok daha zordur. Bu açıdan onu Da Vinci'ye benzetiyorum.