24 Şubat 2018 Cumartesi

Prometheus neden ağlıyor? (Öykü)



Cesurdu, gözü pekti...

Tanrılara karşı çıkmak ancak onun gibi birinin yapabileceği bir işti.

Stratejik düşünmeye çalışıyordu. Diğer üç titan kardeşi gibi tanrılara hemencecik aldanmadı. Stratejik zekânın tanrısallığı, tanrılara başkaldırmasında ona yardım etti.

Planını sinsice yürüttü.

Olimpos dağında tanrı katındaki bilgelik ateşini ustalıkla çaldı. Amacı, gözyaşıyla yarattığı varlıkların gerçek anlamıyla insan olmasını sağlamaktı. İnsanları kil topraktan yaratmış ve dünyaya dağıtmıştı. Fakat bilgelik olmadan hepsi hayvandan farksız duruyordu; düşünmüyorlardı, sorgulamıyorlardı, merak etmiyorlardı. Prometheus onları gördükçe üzülüyordu. Tanrılara meydan okuyacak canlıları yaratmıştı ama hâllerinden memnun değildi. Onları istediği seviyeye çekmek için bilgelik ateşi şarttı.

Zeus, titanların isyanında onlara karşı büyük bir nefret duysa da bir titan olan Prometheus'un zekâsına hayran kalmıştı. Bu zekâdan faydalanmak için onu kendi saflarına çekti. Fakat ondan her zaman şüpheleniyordu. Ona karşı baştan tavır alması adaletinin sorgulanmasına yol açabilirdi.

Zeus adaletli taklidi yapıyordu.

Prometheus, Zeus'un gerçek yüzünü biliyordu. İnsanları ona inat yaratmıştı. Zeus, insanların gözlerinin önündeki örtüyü kaldırmak istemiyordu. Zeus insanları sırf köle oldukları için seviyordu. Başka bir hayat formunda onların isyankâr olacağını düşünüyordu.

Prometheus, Zeus'un kibrinden ve titan nesline karşı yürüttüğü mücadeleden rahatsızdı ama bunu gizledi.

Prometheus, en sonunda bilgelik ateşini tanrı katından çaldı ve insanlara verdi. Dinlenmeye koyulduğunda başına neler geleceğini biliyordu. Denize doğru bakan bir dağın yamacında bir kayaya oturmuş, hayatı ve neler yapacağını düşünürken arkasında iki tanrı belirdi. Zeus, en güçlü iki tanrısını Prometheus'u teslim alma görevi için seçmişti. Prometheus, onların ayak seslerini duydu. Vakur bir tavırla ayağa kalktı. Direnmeden onlara teslim oldu. Prometheus başına kötülük geleceğini biliyordu ama bu kötülüğü nasıl çekeceğini bilmiyordu. Onun geleceğe dair öngörüleri bir tercih yapıldıktan sonraki gelişmeleri görmesinden ibaretti.

İki güçlü tanrı onu büyük sıra dağlara zincirledi. Prometheus acı çekmesine rağmen kurtulmaya çalışmadı. Zaten başarılı olamayacaktı. Zeus'un verdiği ceza, zincirlemekten ibaret değildi. Bir kartalı, onun karaciğerini her gün yemesi için görevlendirmişti. Gece olduğunda karaciğer yenileniyor ve bu döngü sürekli tekrarlanıyordu.

Zeus, ateşin çalındığını ilk duyduğunda büyük bir öfkeye kapılmıştı fakat beklediği hamle sonunda gerçekleşmişti. Prometheus'un ateşi çalabileceğini düşünmemişti. Prometheus'u küçümsediğini fark etti.

Prometheus cezasını çerken insanların bilgisini artırdığı için seviniyordu ama sırf Zeus'a karşı böyle bir hamle yapmayı kendi içinde sorguluyordu. "Kibir beni de mi sarhoş etti?" diye geçiriyordu içinden. Düşmana benzemek onun için kâbus gibiydi. Bir süreden sonra kartalın onu yemesi o kadar ağır bir yük değildi onun için fakat düşmanına benzemek içini kemiriyordu. Yavaş yavaş pişmanlık duymaya başladı. İnsanları geliştirmek onu sevindirse de pişmanlığı bir türlü gitmiyordu.

Zincirlenmiş hâldeyken insanların neler yaptığını vizyonlar şeklinde görüyordu. İnsanlar bilgileri arttıkça karmaşık beceri gerektiren sistemler kurabiliyorlardı. Ellerindeki imkânları yeni fırsatlar doğurmak için verimli şekilde kullanıyorlardı. Bilginin etkisi arttıkça insanlar gelişmeye başlıyordu. Prometheus'u sevindiren bu tablo bir anda tersine dönmeye başladı. Bazı insanlar diğerlerine karşı üstünlük taslamaya başladı. İnsanlar bölünüyorlardı. Birbirlerine düşman oluyorlar ve geliştirdikleri aletleri birbirlerini öldürmek için kullanıyorlardı. İnsanlar büyük bir kibre kapılmıştı. Kötülük her yeri sarmaya başlamıştı. İnsanların arasından sıyrılan yöneticiler kendi gündemlerini diğer insanlara dayatıyordu. Onlar refah içindeyken halk sürü gibi bir o yana bir bu yana savruluyordu. İnsanlar zaman geçtikçe kendi kurdukları sistemi mutlak hâle getirip kutsallaştırıyorlardı. Yıllar geçtikçe insanlar kendilerini tanrılaştırmaya başladı.

Prometheus kötülüğe doğru giden bu seyri gördüğünde bütün organları ağlıyormuşçasına her tarafı kasılmıştı. Üzüntüsü gittikçe artıyordu. "Ceza çekiyor olmalıyım." diye düşünüyordu. "Galiba kendi kibrime yenildiğim için cezamı böyle çekiyorum."

İnsanlar gittikçe raydan çıkıyordu. Prometheus'un gözünden yaşlar süzülmeye başladı, sessizce ağlıyordu. İnsanları yaratmak için kullandığı gözyaşları, şimdi yerinde duramayan ızdırabın ağırlığını taşıyarak boşalıyordu.

Kartal ciğer yemek için geldiğinde duraksadı. Hiç yapmadığı bir şey yapıp simsiyah gözleriyle Prometheus'a bakıyordu. Bir müddet durduktan sonra oradan ayrıldı. Ertesi gün Herkül gelerek zincirlerini kırdı. Zeus kartal sayesinde Prometheus'un ağladığını görmüş, Herkül'ü o görevlendirmişti. Zeus Promethus'a son bir ceza olarak dağdan yere inene kadar sırtına bir taş yükledi. Yorgun Prometheus taşı zorlukla taşıyordu. Yavaş adımlarla aşağı inmeye başladı. İniş güzergâhının iki yanına dağılmış görevliler ellerindeki kırbaçla Prometheus'a vuruyordu. Prometheus'un kolları ve bacakları çıplaktı. Kırbaç darbeleriyle derisi kalkıyordu. Her tarafı kan içinde aşağı iniyordu. Acı içinde kıvranıyordu. Zeus'un bu yaptığının zalimlik olduğunu bilse de yaptıklarının cezası olarak buna katlanmak zorunda olduğunu düşünüyordu. İnsanların yaptıkları için kefaret ödüyordu.

Yere indindiğinde sırtındaki taş düştü. Yaraları iyileşti, kan lekeleri temizlendi. Herkül yanına gelerek Zeus'un beklediğini söyledi. İkisi beraber Zeus'un yanına gitti.

Zeus gülüyordu, neşeliydi. Tanrı katındaki tahtında kendinden emin şekilde oturuyordu. Prometheus tahtın önündeki uzun yolda ağır ağır ilerlerken Zeus, "Gördün mü?" dedi. "Çok sevdiğin insanlar ne hâlde?"

"Onların hâli beni üzüyor ama onlara laf etmeden önce kendi hâline bak. Kibrinden gözlerin kararmış."

Zeus güldü. "Ahh Prometheus! Senin o küçük numaraların bana zarar verebilir mi zannediyorsun? Yaptıklarının cezasını çektin. İnsanlara cezalarını ise ballı tuzakla verdim."

 Prometheus şaşkın gözlerle "Ballı tuzak da nedir?" dedi.

"İnsanların açmaması gereken bir kutuydu; insanların gözlerini yerinden çıkaracak kadar güzel olan Pandora'nın kutusu. Senin o güzel insanların ihtiraslarına kapılıp kutuyu açtılar ve içlerine kötülük sindi. Şimdi şaşkın hâlde yaptıkları hatadan habersiz hayatlarına devam ediyorlar."

Prometheus hışımla öne atıldı. "Ama bu hile, bu zulüm."

"Benden habersiz onları yaratman beni kızdırdı. Bir şekilde müdahale etmeliydim. Şimdi onların her yaptığı kötülük senin içini parçalayacak. Ciğerini yiyen kartalın darbeleri gibi kötülüğü hissedeceksin. Ama merak etme dağda çektiğin ceza sayesinde kefaretini ödediğin için insanlar artık kısmen özgür bırakılacak."

"Ne demek istiyorsun?"

"Pandora'nın kutusu açıldıktan sonra insanlar üzerindeki etkisi aynı olmadı. Kimisi tamamen kötülüğe kapılmışken kimisi de iyiliklerinden vazgeçmedi. İnsanlar artık iyiliği ve kötülüğü; ışığı ve karanlığı aynı anda hissedecekler. Her şeyin zıddıyla hayat bulduğu bir dünya olacak."

Prometheus Zeus'un tavrını ve kararlarını gördükçe insanların ve tanrıların birbirinden çok da farklı olmadığını anladı. İnsanlar ölümlü tanrılar, tanrılar ölümsüz insanlar gibiydi.

Konuşmaya oradaki bütün tanrılar şahitti. Bu son konuşma ikisi arasındaki antlaşma oldu.

O günden sonra Prometheus, insanlar her kötülük yaptığında ağlıyor, iyilik yaptıklarında seviniyor.

Prometheus'u ağlatmayın.



22 Şubat 2018 Perşembe

Kral Arthur'un Türk olma ihtimali



            



Kral Arthur'un gerçekte kim olduğu hâlâ tartışılıyor. Özellikle bizim açımızdan çok ilginç bulduğum bir iddiaya göre Kral Arthur efsanesi aslında Türk kökenliydi.[1] Bu iddiaya göre eski bir mezar içerisinde açıkça yuvarlak masayı andıran çizimler bulunmuştur. Ortasında hilal olan yuvarlak bir tepsi görünümündeki taş ve üzerinde 16 kurt başlı kılıç motifi bulunmaktadır. Bu mezar Amantur Ata ismindeki birine aittir ve bu kişi bütün dünyanın Kral Arthur olarak bildiği kişinin gerçeğidir.       Camelot’un orjinali Ötüken ve Avalon’ın orjinali ise Avlan’dı.[2] Arthur efsanelerinde geçen Ejderhaların Asya kökenli olması bu iddiayı güçlendirmek için kullanılan motiflerdendir. Dipnotta verdiğim linklerden konuyla alakalı resimlere ve kaynaklara ulaşabilirsiniz. Bulunan kanıtlar ve tarihsel geçmişi kanıtlanabilirse gerçekten değerlendirilmesi gereken bir iddia olabilir. Fakat pek anlam veremediğim her şeyi Türklere bağlama meyli beni biraz şüphelendiriyor. Çünkü dünya tarihinde gizemli konuların tamamında bütün milletler kendine pay çıkarmaya çalışabilir. Örneğin Kur’an’da yabancı istilacıların dünyayı ele geçirmesine engel olan biri olarak belirtilen ve zamanda yolculuk yaptığı iddialarına[3] benzer pek çok gizemli unsur bulunan Zülkarneyn hakkında da onun Oğuz Kağan olabileceği yönünde görüşler dile getirilmişti. Hal böyleyken dünya çapında gizemli bir konunun da bu anlayıştan nasibin alması benim açımdan şaşırtıcı değil. Her millet kendi ayrıcalıklı konumunu bu tarz atıflarla güçlendirmeye çalışır. Yine de insanları şüpheye ve araştırmaya sevk etmesi açısından yararlı bir iddia olarak değerlendiriyorum. Ki araştırdıkça bu konuyla ilgili daha fazla kaynağa ulaşabiliyorsunuz. Örneğin bir kaynağa göre Arthur’un ve babasının soyadı olan Pendragon aslında Türkler tarafından kullanılan Tarkan kelimesinden ve Sir Bedivere’in ismi de Bahadır kelimesinden geliyordu.[4]


            Kral Arthur efsanesinin M.Ö. 4.-6. Yüzyıllar arasında bugünkü Orta Asya, Gürcistan ve Tuna’ya kadar yayılmış bir coğrafyada yaşamış Sarmatlarla ilişkisi olduğuna dair söylenceler,[5] Türklerle ilgili iddiaları da güçlendirebilir. Çünkü Sarmatların bulunduğu bölgede yoğun Türk nüfusu bulunmaktaydı. Zaten Türk kavmi oldukları düşünülen Alanların, Sarmatların devamı olduğu tahmin edilmekte. Bu yüzden kimilerine göre Sarmatlar bir Türk kavmiydi. Sarmatların Türk olduğunu savunanlara göre ilk Sarmatlar, yine onlara göre Türk olan İskitler içerisinde doğmuş olan bir boydu. İskitlerin zayıflamasıyla beraber yönetimi devralıp büyümüşlerdi.[6] Fakat bilimsel bulgulara göre Sarmatlar genelde İranlı topluluk olarak tanımlanırlar.[7] Alanlar ve İskitler konusunda farklı yorumlar bulunmaktadır. Türk ya da İranî olduklarından başka Slav veya Ural-Altay ırkından oldukları da iddialar arasındadır. Alanların Sarmat kökeni daha muhtemel olsa da, İskitlerin gerçekten hangi milletten olduğu kesin değildir.  2004 yılındaki King Arthur filminde[8] Arthur ve şövalyeler, kendilerini Sarmatyalı olarak tanıtıyordu. Bu iddianın içeriğinde Sarmatlar ve Alanların yanı sıra İskitler ve Osetyalılar da bulunmaktadır. Sarmatların yayılımı İskit toprakları üzerinde olmuştur. İsktiler, doğuda Çin seddinden batıda Tuna’ya kadar çok büyük bir alana yayılmıştı.[9] İskitler, Sarmatların doğudan zorlaması ve Keltlerin batıdaki varlığı arasında kalmış ve yok olmuştur.[10]

Sarmatların hakimiyet alanları.

            İskitlerin Türk olduğu fikrini öne sürenler, onların Tanrılara ve eşyalara verdikleri Türkçe’ye yakın isimleri örnek olarak gösterirler.[11]
 
            Sarmatları daha iyi değerlendirebilmek için İlhami Durmuş’un aktardıklarını dikkate alalım: “Sarmatlar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda İskitlerden sonra egemen güç olarak ortaya çıkmış ve doğuda Hazar denizi ve çevresinden batıda Tuna nehri ve çevresine kadar yayılmışlardır. Onlar, Grek kaynaklarında isimlerin en başlangıçta “Sauromatae”, daha sonra ise “Sarmatae” olarak belirtilen konar-göçer bir kavimdir. Sarmatlar çeşitli boy ve boylar birlikteliklerinden oluşmuş büyük bir bozkır kavmidir. Sarmat coğrafyası üzerinde Yazığlar, Roksolanlar, Merkezi Sarmatlar ve Ugorlar Batı Sarmat ülkesinde bulunuyorlardı. Alanlar ve Siraklar ise Doğu Sarmat ülkesinde yer alıyorlardı.”[12]

Sarmat savaşçılar.
 
            Keltlerin kökenin aslında Orta Avrupa değil; Kafkasya ve Kırım olduğuna dair iddiaları belirtmekte fayda var.[13] Çünkü bu, Sarmat kökenle özdeşleştirmeye yardımcı olabilecek bir değerlendirme. Öte yandan Sarmatların metal üzengi gibi keşifler yapmaları da Keltlerle benzeştirmeye yarayacak etmenlerden. Sarmatlar bu üzengi sayesinde daha ağır zırhlar giymeye başlamışlar ve İskitler üzerinde böylelikle üstünlük kurmuşlardır. 

            Sarmatlarla İskitler arasında pek çok benzerlik vardır. Örneğin ikisinin de kalıcı evlerden ziyade vagonlarda ikamet ettikleri belirtilmektedir. Ayrıca giydikleri kıyafetler de birbirine yakındır.[14]

İskitlerin hakimiyet alanları. Dikkatinizi çekmiştir; Sarmatlar, İskitler ve Alanların yaşadıkları bölgeler birbirleriyle iç içe.
 
            Kavim, kabile ya da topluluklar arasındaki bağı sağlıklı değerlendirmek için bugünkü ulus ya da ırk anlayışını bir kenara bırakmak lazım. Çünkü o dönemdeki halkların ilişkileri bugünkü durumla aynı değil sonuçta. Ulus bilincinin gelişmesi tarihin çok çok sonrasına denk gelen bir gelişme. Bu yüzden o dönemdeki halklar hakkında kesin yargılara varmak çok zor. Britanya’daki Kelt-Cermen-Viking-Norman gibi farklı halklar arasındaki ilişkiyi de bu şekilde değerlendirmek gerekmektedir. Dolayısıyla Alanların, Sarmatların veya İskitlerin tam olarak hangi ırktan olduğunu daha fazla uzatmak istemiyorum. Bunun için farklı kaynaklar değerlendirilebilir. Biz konumuza dönelim.

İskit savaşçılar.

Nart Destanları ve Batraz
           
Scott Littleton ve Malcor Linda’ya göre “Arthur efsanesinin kökeni Keltler’e değil; Kuzeydoğu İran’daki epik hikâyelere dayanıyordu.”[15] İki yazara göre M.Ö. 2. yüzyılda Roma’ya karşı Cermenler ve Sarmatlar ittfak kurmuşlar ve savaş çıkmıştır. Bu savaşın adı Marcomannian’dır. Savaşı Roma kazanır ve İmparator Marcus Aurelius, Sarmatlardan 8.000 süvariyi Roma birliklerine katar, bunların 5.500’ünü Britanya’ya gönderir. Bu birlikler Britanya’da Hadrian Duvarı civarında görev yaparlar ve Lancashire bölgesinde hayatlarını sürdürmeye başlarlar. Burada Keltlerle kaynaşmaya başlarlar. Yazarlara göre işte Arthur efsanesinin ilk tohumu Sarmatların bu serüveniyle beraber onların arasından çıkan Alanlar sayesinde atılmıştır. Onlara göre bugün Kafkasya Destanı olarak tanımlanan Nart Destanları içerisindeki Batraz adlı karakter, gerçek Kral Arthur’dur.[16] İki yazar da iddialarına farklı kaynak ve kültürlerden ilginç açıklamalar getirmektedirler. Örneğin Lancelot’un isminin de Alanlardan geldiğini belirtmektedirler. Buna göre Lancelot isminin açılımı “Alans of Lot”dur.[17] Nart söylenceleriyle Arthur efsanesinin benzeştiği noktalardan biri de, Excalibur’u andıran şekilde Nart söylenceleri içerisinde yer alan denizin içinden çıkan ve denizde dövülen kılıçtır.[18]

Nart Destanlarında kahramanlardan biri

            Aynı Kral Arthur gibi Batraz da ölürken kılıcını suya atar.[19] Arthur’un göle atması için Bedievere’e ne yapması gerektiğini ilettiğinde Bedievere çekingen davranmıştı ve kılıcı attığını söyleyip Arthur’a yalan söylemişti. Arthur en sonunda durumu fark etmiş ve güçlü şekilde onu uyarmıştı. Batraz’da da çevresindeki Nart halkı onun tam öleceği sırada yanındadır. Batraz, kılıcının suya atılmasını ister ama çevredikiler attık deyip yalan söylerler. Arthur gibi Batraz da bunu fark eder ve kılıcın atılmasını emreder. Kılıç atıldıktan sonra ölür.

            Batraz isminin Türk ya da Moğol kökenli olduğu ve kahraman, yiğit, savaşçı gibi anlamlara gelen Batur-Bahadır gibi isimlerden geldiği iddialar arasındadır.[20]





[1] Oktan Keleş, “Türk ve Dünya Tarihi Açısından Önemli Bir Keşif”,  http://www.onaltiyildiz.com/haber.php?haber_id=3950 (Erişim Tarihi: 16.11.2016)
[2] http://ulgenim.blogspot.com.tr/2016/03/cepni-tamgasi-ile-kayi-tamgasinin.html (Erişim Tarihi: 16.11.2016)
[3] Serhat Ahmet Tan, Zülkarneyn, Şira Yayınları, İstanbul, 2015, s. 64
[4] C. Scott Littleton & Ann C. Thomass, The Sarmatian Connection: New Light on the Origin of the Arthurian and Holy Grail Legends, The Journal of American Folklore, Vol 91, No 359, 1978, s. 518
[5] http://www.unrv.com/provinces/sarmatia.php (Erişim Tarihi: 17.11.2016)
[6] Osman Karatay, Doğu Avrupa Türk Tarihinin Ana Hatları, Karadeniz Araştırmaları Dergisi, Sayı 3, 2004, s. 7
[7] http://www.historyfiles.co.uk/KingListsEurope/BarbarianAlans.htm (Erişim Tarihi: 17.11.2016)
[8] Filmde Arthur’un ismi Lucius Artorius Castus olarak geçer. Romalı bir komutan olarak tanıtılır. Görevi Hadrian duvarını korumaktır. Yanındaki Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Sarmatlar olarak tanımlanır. Filmde kullanılan isme sahip Romalı bir komutan kesin olarak yaşamıştır. Filmle beraber onun gerçek Kral Arthur olduğuna dair iddialar biçimleşmiş gözükmektedir.
[9] İlhami Durmuş, İskitler, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1993, s. 25
[10] İlhami Durmuş, Tuna Nehri Çevresinde İskit ve Sarmatlar, Türkiyat Dergisi, Ankara, 2009, s. 13
[11] İlhami Durmuş, a.g.e. s. 49
[12] İlhami Durmuş, a.g.e. s. 14
[13] William Bernard Crow, a.g.e. s. 117
[14] Tadeusz Sulimirski, The Sarmatians, Thames and Hudson Publication, Southampton, 1970, s. 26
[15] Lucie Malkova, Iranian Roots of the Legends of King Arthur, Baccalaureate Thesis, Brno, 2006, s. 15
[16] Lucie Malkova, a.g.e. s. 16
[17] Scott Littleton & Malcor Linda, From Scythia to Camelot, Taylor & Francis Group, New York 2000, s. 96
[18] Lucie Malkova, a.g.e. s. 29
[19] Zaur Hasanov, Çar İskitler, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul, 2000, s. 85
[20] Zaur Hasanov, a.g.e. s. 82