30 Nisan 2018 Pazartesi

Kur'an 'son kitap'sa kıyamet nerede?


 

Ben bu yazımda sadece kendi düşüncelerimden bahsedeceğim. İçinde kalmasın istiyorum yoksa Allah'a akıl vermek gibi bir amacım yok. Ben Kur'an'ı gerçek anlamıyla anlamaya çalışıyorum. Kendi fikirlerini Kur'an'a söyletenler gibi olmak istemiyorum. Ben Müslümanım ama bazı yönleriyle Kur'an'ın bugünkü ve gelecekteki insanları tatmin etmemesini doğal karşılıyorum. 

Şunu açık yüreklilikle ifade ediyorum: Kur'an 'son kitap' olmanın ağırlığını taşıyamıyor.
Kur'an, Sanayi Devrimi'nden sonrasını görecek bir kitap değil.
 
Robotlar, yapay zekâ, bilinç taşınması, yeni insanlık, uzayda yaşam, uzayda koloni, küreselleşme, bilgi akışı, nesnelerin interneti, nörolink ve daha fazlası... İnsanlık artık bambaşka bir evreye doğru gidiyor. Yeni bilimsel gelişmelerin Kur'an'ı daha fazla geri plana itme ihtimalinin güçlü olması ve Kur'an'ın 'son kitap' olması üst üste konduğunda kıyametin çok yakın olduğu sonucunu çıkarıyorum. Hatta bana sorarsanız Sanayi Devrimi ve sonrasını düşündüğümüzde, insanlık Sanayi Devrimi'nden sonrasını görmemeliydi.

İnsan, toplum, devlet, dünya, evren sürekli değişir. Bir kutsal kitap 'son kutsal kitap'sa ve gönderilişinden itibaren 1400 yıl geçmişse radikal olarak görülen bazı şeyleri düşünmek gerekir. Gelecek sürekli olan bir şeydir. Yaşam olduğu sürece geleceği düşünen birileri de olacaktır. Sürekli değişen bir dünyada tek bir metin ne kadar yeterli olabilir tartışılır. Hz. Musa'yla Hz. İsa arasındaki değişimlerle Hz. İsa'yla Hz. Muhammed arasındaki değişimleri kıyaslayın; şimdi de Hz. Muhammed zamanıyla günümüzü kıyaslayın. Buradan yola çıkarak Allah'ın yeni kitap gönderme sebebi olarak değişimden daha çok gönderdiği kitabın tahrif edilmesi sonucu çıkabilir fakat Kur'an tahrif edilmese bile 1400 yıl gibi bir sürenin çok uzun olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık sadece söylemde kalacak şekilde yaşamaya başladı. Mesela ben Kur'an'ın küreselleşmeyle büyük bir çelişki içinde olduğunu düşünüyorum.

Tanrı geleceği bilir ve son kitabını buna göre göndermesi gerekir. Biz bugün bile hâlâ Kur'an konusunda mutabık kalamadıysak gelecekteki insanları hiç düşünemiyorum. Kur'an'a baktığımızda gelecekle kıyamet neredeyse aynı kelime olarak kullanılır. Daha doğrusu gelecekten bahsederken neredeyse tamamen kıyametten bahseder.

- "O ayette öyle yazıyor ama orada denmek istenen farklı" demekten artık sıkılmadık mı?

- "Gerçek İslâm bu değil" demekten sıkılmadık mı?

- IŞİD gibi yapıların dini ve kitabı rahatlıkla bükmesine müsaade etme tehlikesi taşıyan ayetlerin bugün iyi anlaşılması için revize edilmesi gerekmiyor mu? IŞİD örneği verdim diye kötü emsal emsal olmaz demeyin. Anlatmaya çalıştığım farklı bir şey. IŞİD sadece çarpıcı bir örnek. Yoksa iyi niyetli insanlar bile Kur'an'ı anlamak adına Kur'an'ı tahrif edebiliyor.

- Gelecekteki insanlardan da mı yeni mezhepler veya görüş ayrılıkları kurup beğenmediklerine "gerçek İslâm bu değil" demelerini bekleyeceğiz?

"Ben Kur'an değişmeli" demiyorum ama son kitap olmanın ağırlığını yeterince taşımadığından dolayı artık yeni kitabın gelmesini ya da kıyametin kopması gerektiğini hatta bu perspektifle -rahatlıkla- kıyametin geciktiğini söylüyorum.

"Dünyanın ve insanlığın geleceği önemli değil, Kur'an'ın temel mesajı önemli" gibi bir söylem ilk başta mantıklı görünse de Tanrı'nın gönderdiği bir kitap için mantıklı değil. Sadece Tanrı'nın birliği ve peygamberi tasdiklemek diğer ayetlerin kendi dönemi dışında geçersiz olduğu sonucunu doğurabilir. Dolayısıyla kutsal kitaptan bahsediyorsak örneğin bundan 500 yıl sonra yaşayan insan da bu kitaptan yararlanabilmelidir. Çünkü sonuçta Kur'an 'son kitap'.

Gelecekte insan yaşamını baştan kurgulamamız gereken gelişmeler yaşarken Kur'an'ın bunda payı düşük olursa bu durumu bütün insanlığa gönderilmiş kitap olarak nasıl anlatacağız? Geçersizleşen Tanrı sözü evreni yerinden oynatacak olağanüstülükte bir olay değil midir?

Ben bütün bunları insanlığın geçiş dönemindeyken söylüyorum farkındayım. Geleceğe dair konuşurken yavaş yavaş görmeye ve yaşamaya başlasak da gelecek için tahmin yapmak çok zor. Gelecekte her zaman bir belirsizlik vardır. Belki de insanlığın gelişimini konuşurken kitlesel yokoluşla da karşılaşabiliriz. Büsbütün yok olmasak bile gelişmeyi yavaşlatıcı olaylar başımıza gelebilir veya en iyimser senaryolar gerçekleşebilir. Gelecek hakkında kesin konuşamasak da olası gelişmeler insanın bugünkü var oluşunu etkiliyor ve sorgulatıyor. 

Dünyada var olan ve insana inen bir kitabın mükemmel olmasını beklemiyorum fakat Kur'an'ı okuduğumda edindiğim izlenim, Sanayi Devrimi'ne kadar kitabın konumunun nispeten güçlü olduğu fakat bu tarihten sonra zayıfladığıdır. Tabii ben Sanayi Devrimi desem de bu kişiden kişiye göre değişebilir. Kimisi de milat olarak internetin yaygınlaşması diyebilir belki. Sanayi Devrimi dememin sebebi Osmanlı'nın ve İslâm Dünyası'nın Batı karşısındaki yenilgisi değil; sanayileşme, makineleşme, üretim, iş gücü, teknoloji derken insanlığın bambaşka bir evreye geçmesi ve sürecin ivmelenerek devam etmesi.

Tarihsellik ve Evrensellik paradoksunda Kur'an


Bir kitabın Tanrı sözü olması olağanüstü bir özelliktir. Fakat çoğu insan Tanrı'yı kendi fikrine uygun din gönderen bir dost olarak algılıyor ve bu bakış açısı Tanrı'nın Tanrı'sallığını basitleştiriyor. Hepimizin bildiği gibi Kur'an 23 yılda aşama aşama olarak indi. Dolayısıyla dönemindeki olaylardan bağımsız olarak Kur'an'ı tam olarak anlamak çok zor. Düşünün; 1400 yıldır ortada tek değişmeyen metin olmasına rağmen yüzlerce hatta binlerce farklı görüş farklılığı ortaya çıktı. Hiçbir insan aynı değil ve bir kendinimgen olarak insanın kendisi de sürekli olarak değişiyor ve deviniyor. Bu yüzden sabit metnin her zaman defoları olacaktır ama 20.-21. yüzyılı ve geleceği düşündüğünüzde Kur'an'dan daha farklı bir kutsal kitap ihtiyacı doğmaktadır.

Kur'an'ın evrensel olduğunu savunanlar da doğrulayacaktır ki Kur'an'ın bazı ayetleri ancak o dönemin şartları göz önünde tutularak anlaşılabilir. Kur'an'ı anlamak isteyen bir yabancıya "Yook Kur'an öyle tek başına okunmaz. Önce indiği dönemi, Arap toplumunu, sosyo-kültürel ortamını bilmen gerekir" demek evrenselliğin önüne set çekmek demektedir. Şu an çoğu insanın İslâm'a soğuk bakmasının belki de en büyük sebebi budur. Siz Batılı bir Hıristiyan'a İslâm'ın güzelliğini 7. yüzyıl Arabistan'ından anlatırsanız size güler. "Bu da bir sınanma şekli" denilebilir; ama bir yandan da sınavın kendisini tartışmaya açabilir. 

Basit ve klişe yorum olarak değerlendirilebilir ama Kur'an'ın örnek olarak sürekli Ortadoğu bölgesindeki kıssalardan ve peygamberlerden bahsetmesi de evrenselliği baltalar. Önemli olan verdiği mesajlardır doğru ama evrensel bir kitap kendi indiği yerden bağımsız örnekler verebilmelidir diye düşünüyorum. Belki bu da ayrı bir sınav konusudur, ne dersiniz?

Kur'an aşama aşama inmese, o dönemin insanının biliş seviyesine hitap etmese ve tek seferde inse bu sefer de kitabın etkileyeciliği zedelenebilir ve indiği toplum nezdinde itibiarı azalarak ölü bir kitap hâline gelebilir. Peygamber örnekliğinde yaşanan olaylar ve durumlar neticesinde kitabın inmesi makul karşılanabilir fakat dediğim gibi bu durum evrenselliği zedeler. Burada çok ciddi bir paradoks var. İnsan yaşamı ve kitabın iniş şeklinin birbiriyle %100 örtüşmediğini düşünüyorum. İster istemez açıklar olacaktır. Kaldı ki dinin yayıldığı kadar büyümesi gibi başka bir sorunumuz daha var.  

Kur'an'ı evrensel olarak görenler bence ilk önce dinin genel mantığı açısından evrensellik sonucuna ulaşıyorlar. Sonuçta Allah evreni, dünyayı, insanı, her şeyi yaratandır. Dolayısıyla onun gönderdiği kitap evrensel olmalıdır.  Yani bu insanlar ilk önce Kur'an'ı okuduktan sonra "evet bu kitap bütün insanlara indi." demiyorlar.

Kur'an dünyayı ve evreni anlatmak için genellikle yerel atıflar ve o dönemki insanların anlayabileceği benzetmeler yapmasını, Tanrı'nın insan bilişine hitap etmesiyle açıklayabiliriz fakat 1400 yıl sonraki insana açıklayamayız.  
 
Kur'an'da açıklanmayı bekleyen çok husus var. Bütün insanlığa inmiş bir kitapta yoruma açık çok fazla ayet olması tartışılması gereken bir konu. Mesela evrim teorisiyle ilk insanın Hz. Adem olarak geçmesi yeni kitapla bilikte daha makul bir seviyeye çekilemez mi? Hemen "Ama o dönem" demeniz aslında anlatmak istediklerimi güzel özetliyor. Yahu daha Kur'an'dan yola çıkıp Hz. İsa'nın akıbetini bile kesin olarak belirleyemiyoruz.

Kur'an metni sabit ve değişmez olsa da ayetlerden çıkarılan yorumlar ve hükümler sürekli değişiyor. Mesela şimdi Kur'an'dan bilimsel çıkarım yapan insanlar büyük ihtimalle gelecekte ki gelişmeleri de Kur'an'da bulacaklar. O zaman ayetin hangi yorumunu doğru olacaktır? Gerçekten Tanrı'nın her tarafa çekilecek bir kitap yolladığını mı düşünüyoruz yoksa sabit metne inanmanın kolaycılığına mı kaçıyoruz?

23 Nisan 2018 Pazartesi

Tanrı ve İnsan arasındaki asimetrik ilişki



İnsanların kafasındaki aşkın Tanrı anlayışı ile kutsal kitaplardaki antropomorfik Tanrı anlatısının birbiriyle örtüşmemesi, dinler açısından insan hayatı ve sonrası için çeşitli sorunları gündeme getiriyor.

Mesela dindarlar insana ödül veya ceza veren Tanrı'dan bahsederken iki tarafın eşit olduğu bir antlaşmadan bahsediyor gbidir. Fakat sonuçta Tanrı yaratandır, insan yaratılandır. Tanrı her şeyi bilir, her şeye gücü yeter; fakat insan bilgisi sınırlıdır. Yani insanla Tanrı arasında zannedildiği gibi simetri yoktur; büyük bir asimetri vardır. Güç bakımından Tanrı'nın mutlak üstünlüğü, iş ceza, ödül ve sorguya geldiğinde karşı tarafa kısmen üstünlük olarak yansır. İşte asimetrik ilişkiden kastım tam olarak budur. Tanrı'nın mutlak gücü ve yaratıcılığı insana vereceği ödül veya cezayı vicdan ve adalet bakımından kısıtlar. İnsanın özgür iradesi olması ve kötülükleri kendi iradesiyle yapması hiçbir şekilde şartları eşitlemez.

Asimetrik ilişkiden kastım: Bir tarafta mutlak güçlü varken diğer tarafta zayıf tarafın olması fakat zayıf tarafın kendine has avantajları olması. Şu an uluslararası ilişkiler ve güvenlik literatüründeki asimetrik tehdit kavramını incelerseniz dediğimi daha rahat anlarsınız. Mesela bir devlet ve ona karşı savaşan terör örgütünü veya suçluları düşünün. Devletin imkânları çok geniştir, toplamda çok daha güçlüdür fakat terör örgütleri veya suçlular bunu avantaja çevirir.

Beni yaratan O'dur, şeytanı yaratan O'dur, şeytana izin veren O'dur. Dolayısıyla bir insan kendi iradesiyle kötülüğü seçse bile belirli ölçülerde bahanesi ve üstünlüğü vardır.

Asimetrik ilişki, Tanrı'nın sonsuz cehennem tehdidi konusunda daha belirgin şekilde ortaya çıkar. Bir insanı hem yaratıp hem de onun sınırlı yaşamındaki kötülükler neticesinde onu sonsuz cehennemle cezalandırmak bana pek makul ve vicdanlı gelmiyor. Bu durumu açıklamak adına "Ama Tanrı insanların kötü olduklarını zaten bilir." gibi bir cevap karşısında derim ki "O zaman o insanı Tanrı neden yarattı?

Tanrı, insana yaptığı kötülükler karşısında ceza verebilse de evvela şunu bilmek gerekir: Kur'an'ı okuduğunuzda göreceksiniz ki, Allah esas olarak iman etmek ve etmemek üzerinde durur. Cezanın ve ödülün asıl belirleyicisi budur. İnsanların yaptığı iyilik ve kötülükler de bunlara göre değerlendirilir. Kur'an'da pek çok ayette söylediği gibi "inkar edenlerin yaptığı bütün işler boşa gider." Ayrıca kötülüğe karşı ceza verse bile bunun karşılığı sonsuz cehennem midir? Asimetrik ilişki gayet açıkken Kur'an'daki sonsuz cehennem tehdidi, Tanrı'nın antropormofik özelliklerini destekleyicidir.

Dini çevrelerde sonsuz cehennem olmadığına dair yorumlar olsa da Ali İmran 36. ayette ve Mümin Suresi 76. ayette açıkça inkar edenler için ebedi cehennemden bahsedilmektedir.

Kur'an'daki cehennem tehditlerinin bilerek çok ağır olduğunu söyleyen yorumların olduğundan da bahsediyim. Yani bazı insanlar, Tanrı'nın bir nevi kötü polisi oynadığını veya babanın oğluna sert uyarı vermesi kabilinden bir amacı olduğunu söylüyorlar. Bu yorum çok afaki geliyor bana. 

Bu toplum Anadolu'yu ve İstanbul'u hak etmiyor


Toplumun Anadolu ve İstanbul'a yaptıklarını gördükçe kahroluyorum. Anadolu'nun ve İstanbul'un o tarihsel zenginliğini ve insan ruhunu yücelten geçmişini mahveden insanlar olarak bu topluma yöneltilen suçlamalara tepki vermeyi hak etmiyorlar.

Bağnazlıkları, ucuzlukları, taklitçilikleri Anadolu gibi kadim bir bölgeyi mahvetti. Anadolu'yu karış karış dolaşın istisnalar haricinde estetikten ve akıldan yoksun yapılar, çevre ve insanlar göreceksiniz. Adeta toprağın doğal yapısını zehirlediler.

2018 ve gelecek yıllardaki teknoloji ve bilgiyi elde etmedeki gelişmeleri düşündüğümüzde toplumu bir virüsten hallice buluyorum. Celal Şengör Habertürk'te güzel bir örnek verdi: Felsefenin doğduğu yer olarak kabul edilen Milet'teki kalıntıları düşünün bir de çevredeki günümüz köylerindeki insanları düşünün. Bu topraklara nasıl zarar verdiğimizi daha iyi anlayabilirsiniz. Köylüler gene de iyimser bir örnek, onlar en azından hayvanı bilirler, doğayı bilirler, toprağı bilirler. Ya şehirlerdeki oksijen israfı yığınları ne yapacağız? Hemen "nefret söylemi" vb. demeyin; çünkü toplumun yaptıkları ve benim buna karşı somut bir şey yapamayaşım karşısında kendimi suçlu hissediyorum.

İnsanlığın başının belası olan siyaset, tarftarlık, holiganlık gibi konular bütün dünyanın sorunu ama ülkemize de ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Siyasi çıkar arayışı, rant, çabuk zenginleşme, peşkeş çekme gibi pespaye niyetlere sahip insanlar ülkemizde sanıldığından daha fazla. Çünkü şu an iktidarı eleştiren muhalif gruplar yarın başa geçtiklerinde bu sefer kendi yandaşlarının aynı pespayeliği yapma olasılığı çok yüksek. Sorun, siyasetle ilgili ama ondan çok daha geniş bir konu. İklim itibariyle çok sakat bir yerdeyiz. Benden olan istediğini yapsın benden olmayan istediğini yapmasın anlayışı hakim ve bunu da övünerek yapıyorlar.

TOKİ'ciliği marifet sanan şehircilik anlayışı ve beton sevgisi gibi konular çok fazla konuşuluyor ama işin sonunda her şey normalmiş gibi karşılanmaya başlıyor. İşte benim zoruma giden bu. Mesela en son İstanbul'a saksı diker gibi ağaç ve çiçek koyan belediye sosyal medyada çok gündem oldu ama ne yapılabildi? Çoğu şehirde ormanlar rant için bertaraf edilirken, tarihi eserlerin çevresi ve meydanlar ağaçsızlaştırılırken ne yapılabildi? Tekrar ediyim; ben bunu bütün siyasi çevreler için söylüyorum.

Konumu, pozisyonu, maddi durumu ne olursa toplumdaki düşüklük her yere sirayet ediyor. Dolayısıyla tahripkâr kolektif çıktılar çok şaşırtıcı olmuyor. İşin kötü tarafı toplumun kendini normal sanması ve değişmek için hiçbir çaba göstermemesi.

Benim inanmakta zorlandığım nokta, bilim ve teknoloji ivmelenerek ilerleken toplumun önemli bir kısmının 2000 yıl önceki insanlardan geri olması. Tarihin düz bir çizgi olarak ele alınamayacağı gerçeği burada da hayret verici şeklde karşımıza çıkıyor. Nasıl oldu da bu kadar düştük inanamıyorum.

Tarihte ciddi etkileri olmuş kadim medeniyetlerin kalıntılarının insanları irkiltmemesi insan doğası açısından değerlendirilebilecek bir konu. Zamanın ruhu ve konjonktür 'şimdi'yi sandığımızdan dah fazla etkiliyor olabilir. Sadece batının siyasi ve ekonomik üstünlüğünden bahsetmiyorum. Mesela şu an Irak ve Suriye'yi düşünün. İnsanların kaçı acaba siyasetin kendilerine verdiği zararın farkına varabildi ve üstünde oturdukları medeniyetin farkına varabildi? Siyaset her şeylerini belirlediği için bölgemizde yaşayan insanların kafa yapısı kontrol edilmeye açık. Hem kendi devletleri hem diğer devletler açısından olay sadece imkânsızlık değil. Ciddi bir ufuk problemi var. Bilim ve felsefeden yoksunluk ve vizyonsuzluk insanları ister istemez siyasete yönlendiriyor ve siyaseti kaçınılmaz yapıyor. sonra bütün var oluşlarını bunun üzerine kuruyorlar.

Araştırma ve sorgulama olmaması kadim medeniyetler üzerine oturan insanları ister istemez sadece izleyici konumuna oturtuyor. Mesela Türkiye'deki ve Ortadoğu'daki arkeolojik kazılar, antik şehirlerin bulunuşuna veya Anadolu'daki tarihi eserlerle ilgili çalışmalara bakın önemli bir kısmı yabancılar tarafından yapılmıştır. Şimdi bu insanlar hâlâ "Neden batı bizi yönetiyor?" diye sorma hakkına sahip mi?

Pek çok olayda göreceğiniz üzere her şey kafada bitiyor. Kafa yapısı bağnazlığa ve düşüklüğe meyilliyse nerede olursa olsun insan kendisini ve çevresini mahvediyor.


Kadınlar ve bir anomali olarak üreme


Hepsi için söylemem imkânsız olsa da var oluşunu erkeğine hizmet etmek üzerine kuran bir canlı için böyle bir yazı yazmayı kendime zül addediyorum. Fakat hayatın acımasız gerçeği, bana benim de kadın olarak doğmamın olasılığını söylediğinde irkiliyorum ve ister istermez kadınların hâlini sorgulamaya başlıyorum.

Normalde bir insanı rahime sahip makineye çeviren anlayışı ciddiye almam fakat şu an çevremdeki sistem buna göre kurgulandığı için beni ciddi şekilde rahatsız ediyor. İşin kötüsü kadınlar da hâliden gayet memnun. Sonuçta durumları ne olursa olsun bir kesinliğie sahipler; ölünce cennete gidecekler. Çünkü ibadetleri ve imanları onlara göre sağlam. Ama bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Dünyada ilk üniversitelerden birini kuran(bazı yorumlara göre ilk) Fatıma el Fihri müslüman değil miydi? O, bu dini bilmiyor muydu?

Osmanlı'daki veya başka imparatorluklardaki kendi oğlunu kral yapmak isteyen kadınların hikâyeleri ve bunların yüzyıllar sonra diziye çekilip reytinglerde zirvede olması aslında pek çok şeyi özetliyor. Dört duvara kapsedildikleri için tek eğlenceleri kişisel konular olan canlılara dönüşüm süreci bir müddet sonra onları hiç rahatsız etmediği tek eğlenceleri hâline geliyor. Küçüklükten itibaren bu kafa yapısıyla adeta zehirleniyorlar. Bu durumun sebeplerinden biri sosyal belirlenim olsa da kadınlarda da buna yönelik bir eğilim olduğunu düşünüyorum. 

Peki kadınlarda neden böyle insanlığa hakaret olan düşüklük eğilimi var? Olası sebeplerden biri mağara dönemindeki sürece kadar geri götürülebilir. Sonuçta kadın doğurandır ve mağarada çocuğa bakar, erkek de ava gider. Bu iş bölümü zamanla kadınların görevi olmaktan çıkıp yaşamna sebebi olur.

Sorunun olası cevaplarından biri dediğim gibi doğurganlığın getirdiği özgüven ve kolaycılık. Bir insanı dünyaya getirmek, onların ömürleri boyunca saygı beklemelerine neden oluyor. Üstüne bir de çocuğun bakımı vs. derken kendilerine has bir eşsizlik konumuna oturuyorlar. Ben bu yüzden üremenin bir çeşit anomaliye benzdediğini düşünüyorum. İnsanın bebeklik, çocukluk ve gençlik aşaması hem kendi açısından hem de diğer insanlar açısından tam tersi zannedilse de çok rahatsız edici bir serüven. Bebeğin yetişkinliğe gidene kadar ki serüveni hep neşeyle hatırlansa da pek çok açıdan insanı yoran bir süreç. Üremenin kendine has şartları ve anomaliye benzer tarafları bana insan var oluşunu sorgulatıyor.

İnsanın acizliği ve sınırlılığı, anomaliyi ve rahatsız edci detayları göz ardı ediyor veya normal karşılıyor çünkü insanın pskiolojik olarak sağlığını bozmaması gerekiyor. İşte bu da kadınlar da ister istemez "bana muhtaç" psikolojisini doğuruyor. Muhtaç olunan kişi olmak normalde ancak basit canlıları sevindirir ama bu durum bazı kadınlar için vazgeçilmez oluyor. Üreme insanlar için kaçınılmaz olsa da görevi ölçüsünde var olan kadınların durumu, bize kaçınılmaz olanların aslında olmaması gereken olduğunu anlatıyor. Hem doğurup hem de insanlık onurunu koruyan kadınlar az olsa da iyi ki varlar. Hepsine selam olsun. Ama maalesef onların varlığı insanlığın başındaki bu belayı def etmeye yetmiyor. 

Üreme ve çocuğun büyümesi insanları kaçınılmaz olarak bir yerlere bağlıyor ve onu kısıtlıyor. Kadınların evlere kapatılması böylece normal olarak karşılanıyor. Fakat bu abartılı bir bahane çünkü nasıl yemek ve tuvalet gibi zorunlu ihtiyaçlar hayatımızın bütününü etkilemiyorsa ürememizin de bizi tamamen etkilememesi gerekir. Dolayısıyla kadınların eve hapsedilmesinin doğru tarafları pek yoktur. 

Din adına yapılanlar

İslâm dünyasında kadınlara genel olarak insan muamelesi yapılmadığı ortada. Bunu sadece Suudi Arabistan için falan söylemiyorum; Türkiye de kısmen bu kafada. 
Kadınları hayvana çeviren bu bakış açısında beni asıl kızdıran şey, onların din adına bu hâle getirilmesi. Ben Allah'ın "kadınları köleleştirin, aptallaştırın ve hayvanlaştırın" diyeceğini hiç sanmıyorum. Ben bir yaratıcının insanları bu hâle getimeyi isteyeceğini sanmıyorum. Elbette insan ilişkilierinde bazı ölçüler olabilir ama kadını cahil bırakmayı marifet sanan insanların kendi pespayeliklerini Allah'a havale etmesi kabul edilebilir bir şey değil. Bu, Allah'a iftiradır. Eğer din böyleyse o zaman dinde sorun vardır. Kadınlar adeta evlere hapsedilmiş ve gömülmüş durumda. Ben böyle bir kafa yapısına inanamıyorum. Tamam ev işleri önemli ama yukarıda bahsettiğim gibi bizde öyle bir iklim var ki, kadınlar burada insanlıktan çıkıyorlar.  

Din adına hapsedilen kadınlar, Aristoteles'in 2300 yıl önce kadınlar için söylediği köleyle insan arasındaki sınıflandırmasına benzemektedir. Kur'an'ın böyle bir sisteme karşı açık bir uyarı yapmaması insanların dini sorgulamasına neden oluyor çünkü Tanrı sözü dayanak gösterilerek insanlar köleleştiriliyor. Kur'an'daki "mümin kadınlar ve mümin erkekler birbirlerinin dostudur" ayetini, ülkedeki bu saçma sapan atmosferi değiştirmek için kullanabiliriz.

Eğer siz günah işler diye kadınları bu hâle getiriyorsanız o zaman onları diğer kadınlarla da görüştürmeyin; çünkü onlarla gıybet yapıyorlar. Gıybet günah değil mi? 

Nereden baksanız çelişkilerle dolu bir atmosfer. Dediğim gibi kişisel bir tercih olarak böyle bir düzen oluşturulabilir ama bunu Allah'a havale etmeyin. Ömür boyu tek yaptığı dedikodu ve kocasına hizmet etmek olan canlılara ben insan gözüyle bakmam.  Resmen bütün insan onuruna, insan haysiyetine hakaret bu.

Tabii aslında erkeklerin çoğunun durumu da onlardan farklı değil; erkekler de kadınların çalışan veya üniversiteye gitmiş versiyonu. Emin olun zerre fark yok. Bu yazı için söylediğim her şey aptal erkekler için de geçerli.
 

19 Nisan 2018 Perşembe

Gözcüler

 


Yıl 2241

Büyük savaş sona ermek üzereydi. Uzaydan dünyaya büyük bir koordinasyon ve ahenkle hücum eden uzaylı istilacılar ve bozguncular insanların ilk baştaki bocalamalarına rağmen büyük bedeller ödenerek 12. yılın sonunda ancak durdurulabildi. İlk saldırıları, büyük şehirlerin en işlek caddelerine düşen bombalarla oldu. Amaçları halkta panik ve korku yaratmaktı. Bombalar farklı ülkelere farklı zamanlarda düştü. Uzaylılar insanların birleşmesini istemiyordu.

İnsanların içinde uzaylıların geleceğini ve insanların onlara karşı birleşmesi gerektiğini anlatanlar vardı. 

İşte onlar Gözcüler'di...

***

Coğrafya, ülke, çevre, dini inanç, siyasi görüş fark etmeksizin her ülkede kendine Gözcüler diyen bu insan grubu faaliyet gösteriyordu. Bu grubun ilk nasıl ortaya çıktığını kimse bilmiyordu. Dünyayı 19 ana bölgeye ayıran grupta tek bir lider yoktu. 19 bölgenin bir lideri vardı. Bu liderler kendileriyle röportaj yapıldığında başlarına neler geldiğini tam olarak anlatmıyorlardı. Sadece bazı paranormal olaylar yaşadıklarını ve her şeyi tam olarak söylemeyeceklerine dair görünmeyen canlılara söz verdiklerini söylemişlerdi. Bütün dünya onlarla alay ediyordu. Maceracılar ve sokakta yatan insanlar haricinde kimse onlara itibar etmiyordu. Birkaç senedir devam eden uyarı faaliyetlerine rağmen hâlâ ciddi bir ilgi yoktu. Yine de yılmadan çalışmalarına devam ettiler. Gruba sonradan dahil olanlardan bazıları işi bırakmaya başlamıştı. Gruba katılanlar diğer insanlar tarafından dışlanıyordu. Paranormal olay yaşadıklarını söyleyen liderler haricinde herkesin aklında şüphe vardı. Zaten gruba girmek isteyenlerin çoğu dışlanan insanlardı. Onlar yeni bir umut kapısına girdiklerini düşünürken hayatla bağları gittikçe kopmaya başlamıştı çünkü delirdiklerini düşünüyorlardı.

Gözcüler ve onlara katılanlar gittikçe umutsuzluk girdabına boğulurken bir anda Gözcüler'den ilk ciddi hamle geldi. 19 lider de diğer insanların alay edişlerini umursamayarak yakın zamanda gerçekleşecek olan sel felaketlerini, tufanları ve depremleri haber verdiler. Dedikleri bütün tarihler doğru çıktı. Bütün o teknolojik ilerlemeler felaketleri engelleyemedi ve ciddi can kayıpları meydana geldi. İnsanlar artık Gözcüler'i daha fazla ciddiye almaya başladı. Gözcüler doğa olaylarını haber verdikçe onlara inananlar çoğaldı. Çünkü insanlar Gözcüler sayesinde hayatlarını kurtarıyordu. 

Gözcüler felaket haberlerini aynı diğer bilgileri gibi görünmeyen canlılardan alıyorlardı. Uzaylı bozguncuların geliş vakti yaklaşmıştı. Gözcüler'e katılan insan sayısı arttıkça sistemli yapı gerekli olmaya başladı. Devlet yetkilileri Gözcüler'e temkinli yaklaşsa da dalgalarına fazla müdahil olmuyordu. Gözcüler'e katılanlar arttıkça devlet yetkilileri de onlara destek vermeye başladı. Zaten ilk çıktıklarından bu yana sürekli izleniyorlardı. Herhangi bir art niyete veya kötücül amaca rastlamamışlardı. 19 merkezin altında da birimler oluşturuldu. Gözcüler bilimsel ve düşünsel faaliyetlerin devam etmesini istediği için bu alanlarda çalışanlar için özel yerler oluşturdu. Erkeklerin çoğu kadınlardan bazıları savaş eğitimi, diğerleri de yardımcı görevler üstleniyordu. Yaşlılar ve çocuklar için güvenli yer altı sığınakları hazırlandı. Mevcut teknolojik gelişmeden nasibini almamış dünyaya kapalı bölgelerde insanlar kendi yaşamlarında mutluydular. Gözcüleri ve gelişmeleri umursamıyorlardı. İçlerinden bazısı da film izler gibi sadece izliyorlardı. Rahatlarını bozmak istemiyor gibi bir hâlleri vardı. 

Uzaylı bozguncuların vakti yaklaştıkça Gözcüler insanlara yeni bilgiler veriyordu. Uzaylıların hangi bölgelerden geleceklerini anlatıyorlardı. Üst düzey toplantılarda Gözcüler, siyasi, dini, bilimsel otoriteler fikir alış verişi yapıyorlardı. İnsanların Gözcüler'den en büyük beklentisi konuştukları görünmeyen canlıların bütün insanlara görünmesiydi. Gözcüler, bunu görünmeyen canlılardan istemişti. Deli gibi görünmek onların da hoşuna gitmiyordu. Fakat görünmeyen canlılar bunun hiçbir zaman mümkün olmayacağını söyledi.

Ve ilk saldırılar başlamıştı. Gözcüler haklı çıkmıştı fakat onlara inanmayan insanlar olduğundan dolayı kalabalık şehirler büyük kayıplar vermişti. Devletlerin de desteğini almaya başlayan Gözcüler daha da güçlendi ve ilk baştaki bocalayış yerini güçlü bir direnişe bıraktı. İnsanlar savaşçı robotların yanında savaşıyorlardı. Böylesine büyük bir çarpışma olmayalı 50 yıl olmuştu. Tekrar parçalanmış cesetler sakat kalmış insanlar babasını, kardeşini eşini kaybeden insanlar görmek insanları derinden etkilemişti. Siyasi ve bireysel olarak her şeyin bu kadar güzel bir ortamda bir anda böylesi bir savaşa maruz kalmak umutsuzluk tohumlarının her yere serpilmesine neden olmuştu. Savaştan korkan insanlar sığınaklara akın ediyordu. 

Uzaylılar ve onların mat siyaha benzeyen araçları ancak dünya atmosferine girdiklerinde görülüyordu. Uzaylılar solucanımsı ve katmanlı vücut yapısına sahip bir ahtapotu andırıyorlardı. Diğerlerinden daha büyük olanlar liderleriydi. Büyük olanlar 4 metreydi, kalın ve gri renkliydi. Küçükler ise 2 metreydi ve beyazdı. Araçları tamamen yuvarlaktı. İnsanlara araçlardan çıkan ve bomba etkisi yaratan ses dalgalarıyla saldırıyorlardı. Bu dalga büyük bir gürültüyle etrafa yayılıyor ve binaları, insanları, hayvanları ağır şekilde etkiliyordu. İlk çarpışan insanların yarattığı etkiyle beyinleri patlamıştı. Gözcüler uzaylılardan gelmeden önce onların yöntemini insanlara açıklamışlar ve herkese yetecek kadar kulaklık yaptırmışlardı. Etraflarında uzaylı olanlar bu kulaklıkları takmak zorundaydı. Kulaklıklar saldırıları belli bir ölçüde engelleyebiliyordu. İnsanları eğer ilk saldırıda ölmezlerse onların tekrar tamamen olmasa da iyileşme şansları yüksekti. Tıp bu konuda çok ilerlemişti. Eğer teknolojik ilerleme olmasaydı insanların hiçbir direniş gücü kalmazdı.

Gözcüler'in insanlara verdikleri bütün bilgiler doğru çıkmıştı fakat savaş ilerledikçe ve insanların kazanmaya başlamasıyla görünmeyen canlılar daha az bilgi vermeye başladı. Bu durum Gözcüler'i endişelendiriyordu. Yine de tecrübeleri en büyük avantajlarıydı. Daha fazla inisiyatif kullanmak zorunda olmaları kendilerini diğer insanlarla ortak karar almak zorunda bırakıyordu. Çünkü kendi sözleri, her söyledikleri doğru çıkan canlıların sözü değildi. İnsanoğlunun acizliklerinin farkındaydılar. Toplantılarda canlıların daha az bilgi verdiklerini açıklamaları büyük bir infiale yol açtı. Çeşitli konularda fikir ayrılıkları baş göstermeye başladı. Bu yüzden kesin zafer gecikti.

Uzaylıların son filosu büyük bir kalabalık eşliğinde dünyanın 19 bölgesinden eş zamanlı olarak geldi. Son çarpışma çok ağır bedellere neden olsa da püskürtüldü. En ağır kayıplar bu çarpışmada verildi. Son saldırılarında özellikle Gözcüler'i hedef alsalar da kaldıkları sığınağın etrafında güçlü bir savunma hattı oluşturulmuştu.

Görünmeyen canlılar kesin zaferi açıkladı. Uzaylılar artık gelmeyecekti. 19 lider bunu halka duyurdu. Artık kutlama ve eğlence vaktiydi. Dünya çapında kutlamalar yapılıyordu. Kimisi sevinçten ağlıyor, kimisi delicesine etrafına koşuyor, kimisi de birbirine sımsıkıca sarılıyordu. Çarpışmalar sonucunda insanların %60'ı hayatını kaybetti. Şehirler harabeye döndü. İnsanların hayatını kolaylaştıran aletler kullanılmadığından dolayı gereksiz yüklere döndü. İnsanların hizmetinde çalışan robotların %90'ı çarpışmalarda yok edildi. Ailelerini kaybedenler için buruk bir sevinç olsa da mutluluk herkesin ortak noktasıydı. 

Bütün bu sevinçlere rağmen insanların zafere ulaşarak kutlama yapma hakkına sahip olması, hayatın olağan akışını engellemiyordu.

İnsanların sevinci kısa sürecekti.

Her şeyi yok edecek olan kıyamet vakti artık gelmişti.

18 Nisan 2018 Çarşamba

Kadim bilgeliğin iki sembolü: Gandalf ve Merlin




Olorin, Mithrandir, Incanus, Tharkun ya da aşina olduğumuz ismiyle Gandalf.

Orta Dünya'da Sauron'a karşı verilen mücadelenin en önemli aktörlerden biri. Gri cüppesi, sakalı ve duruşuyla yaşlı dede görüntüsüne sahip olan bu canlı aslında insan değil, bir Maia. Maia'ların bildiğimiz anlamda meleğe tekabül ettiği kabul ediliyor. 

Gandalf, Tolkien'in kurgusal dünyasında en kritik yerlerde karşımıza çıkıyor ve böylelikle kötülüğe karşı iyiliğin zafer kazanmasını sağlıyor. Maia'lar meleklere benziyor ama Maia'ların özgür iradesi, dinlerdeki meleklere göre çok daha güçlü. Yani Gandalf sırf iyiliğe programlandığı için iyilerin yanında savaşmıyor. Sonuçta Sauron ve Saruman da bir Maia'dır. Maia, Orta Dünya'nın yaratımından önce var olan canlılardır ve Orta Dünya'ya gönderilmişlerdir. 

Gandalf'ın fantastik evrende geçen kurgusal bir karakter olmanın da ötesinde gerçek tarihteki kadim bilgeliğin bir temsilcisi olduğunu düşünüyorum. Eski dönemlerdeki bilge, büyücü ve önderlerinin en kapsamlı şekilde yansıması bir nevi.

Gandalf'ın insanların dünyasına gönderilen insanüstü bir varlık olması bana çok tanıdık birini çağrıştırıyor; Merlin'i.

Merlin'le ilgili yazımı okursanız onun insanüstü bir varlık olduğuna dair güçlü emareler bulabilirsiniz. O benim tahminlerime göre bir cindi veya geçmişin kadim bilgelerinden biriydi. Gandalf Orta Dünya insanlarının birleşmesini sağlayan bir rol üstlendi. İyilerin birliğine giden yolda Aragorn kral oldu ve böylelikle insanları birleştirdi. Merlin de Arthur'un kral olmasını sağlayarak ülkeyi birleştirdi ve istilacılara karşı savaştı. Gandalf ve Merlin de Aragorn ve Arthur gibi iki birleştirici figüre yardım etti. İkisi de insanüstü özelliklere sahipti. 

Belki de Merlin de Gandalf gibi Tanrı tarafından insanlara yardım etmesi için bilerek gönderilen insanüstü varlıklardır. Burada şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Tanrı onları neden gönderdi? Bu bir dengesizlik yaratmıyor muydu? Orta Dünya'da Valar adı verilen bir nevi alt tanrılar Gandalf'ın yanı sıra 4 Istari(Büyücü) daha yolluyor. Fakat hepsi Gandalf kadar etkili olmuyor hatta içlerinden Saruman büsbütün kötülüğü seçiyor. Gandalf, Balrog'la dövüştükten sonra daha güçlü şekilde Ak Gandalf olarak tekrar gönderiliyor. Game of Thrones yazarı George R. R. Martin tarafından da eleştirilmiş olan böylesi bir olayı Tolkien neden yapıyor?

Gandalf'ın durumu içinde bulunduğu durumla ve fantastik evrenle, Merlin ise Hz. Süleyman dönemindeki bilgelikle açıklanabilir. Gandalf tekrar dönmeliydi çünkü kötüler ve iyiler arasındaki denge kötüler lehine çok açılmıştı. Zaten film serisinden anladığım kadarıyla işin esprisi iyilerin durumları yetersiz olsa da kötüleri yenebilmeleriydi. Son savaşta Mordor'un kapıları önündeki kalabalıktan rahatlıkla görüleceği üzere kötüler Gandalf geri dönmesine rağmen iyilerden kat kat üstündüler. 

Merlin'e baktığımızda ise karanlık çağların en karmaşık zamanların da yaşıyor ve her türden bilgeliğiyle etrafını aydınlatıyor. Merlin nereden bakarsanız bakın sıradan bir büyücü değildir. İkisinin de rolü, zorunlu olarak içinde bulundukları durumla açıklanabilir.

Merlin'in yeteneklerini Hz. Süleyman'a verilen imkânlarla açıklıyorum çünkü ben Merlin'in Hz. Süleyman'a hizmet etmiş bir cin olduğunu düşünüyorum. Hz. Süleyman'a neden bu kadar yetenek ve imkân verildiği hâlâ tartışılan bir konu. Bildiğimiz kadarıyla Hz. Süleyman döneminde güçlü bir kötü karakter veya olay yoktu. Süleyman çok ihtişamlı bir krallığa hükmetti ve işin ilginç tarafı o da birleştiriciydi. Tanrı birleştirici insanları seviyor olmalı. Süleyman dönemiyle Allah'ın ne mesaj verdiğiyle ilgili en makul açıklamalardan biri şu olabilir: Zenginlik iyiye kullanılabilir. Merlin de böylesi bir ortamda yeteneklerini iyiye kullanan ve topluma öncülük eden birisi büyük ihtimalle.  

Gandalf ve Merlin görsel tasarım olarak da birbirlerine çok benzerler. İkisinin de kendiyle özdeşleşmiş ve bütünleşmiş asası vardır. İkisi de sivri uçlu şapka ve uzun cübbe giyer. Tolkien Gandalf karakterini oluştururken Nordik mitlerinden esinlendiğini belirtmiş ve onun için "Gezgin Odin" adını kullanmış. Tolkien bildiğim kadarıyla Merlin'le ilgili bir şey söylememiş. Ben bu duruma hayret ediyorum açıkçası çünkü iki karakter birbirine öylesine benziyor ki internette iki karakterin konsept çalışmalarını genellikle birbirine karıştırıyorum. İki karakter de büyücü denince zihinde oluşan imgeyi temsil eden en önemli karakterler. Tolkien bilerek Merlin adını kullanmıyor gibi bir fikre inanmak istemiyorum ama şüphenin olumlu yönleri beni bu konuda kararsızlığa itiyor. Bu noktada Carl Gustav Jung'un arketipleri bize iki karakteri anlamamıza yardım edebilir.

Gandalf bilge, savaşçı ve büyücü aktetiplerin mükemmel bir birleşimini temsil ediyor. Merlin'in savaşçılığı Gandalf kadar belirgin değil, o daha çok büyücülük ve danışmanlıkla ön plana çıkıyor. Kral Arthur ve Merlin Yaşıyor adlı kitabımda Merlin'i Rahip Mesih'e Kral Arthur'u da Kral-Savaşçı Mesih'e benzetmiştim. Rahip Mesih manevi dünyayı temsil ederken Kral-Savaşçı Mesih de maddi dünyayı temsil ediyor. Bu isimlendirmeye Gandalf ve Aragorn da uyuyor. 

İki karakterin de seçkin özellikleri, hayatta bizim bilmediğimiz kötülüklere karşı olağanüstü önlemler alınması gerektiğini anlatıyor olabilir. Kur'an'daki Tanrı'nın müdahalelerine baktığınızda bir doğa olayını kullandığını görmekteyiz. Yani Tanrı, "Ben Tanrı'yım yaptım oldu"dan ziyade konvansiyonel yöntem kullanıyor. Buradan yola çıkarak Merlin'in kötü bir karaktere karşı bilemediğimiz bir görevi olduğu sonucuna ulaşılabilir. Yani yaşadığı dönemde kendisine benzer yetenekleri olan kötü bir canlı yaşamış olabilir.

Diğer benzerlikleri de şudur: İkisi de gezgindir.

Gandalf'ın bilinen adlarından biri Harad halkının verdiği Incanus'tur. Abartılı bir bir benzetme olur mu bilmiyorum ama Merlin, Incubus adı verilen bir iblisin oğludur. Incanus ve Incubus açıkça birbirini andıran isimler. İki isim tesadüfen benzese bile sorun değil. Şu ana kadar anlattıklarım tabloyu net olarak ortaya koyuyor.

Gandalf'ın savaşçılığı iyileri zafere ulaştırmıştır. Kötülerin en güçlüleriyle yüzyüze mücadele etmiştir. Bu açıdan iyilerin temsilcisi ve en güçlüsü gibidir. Balrog'la Saruman'la Cadı-Kral'la, Sauron'ın ağzıyla mücadele etmiş, onlara karşı koymaya çalışmıştır. Ayrıca iyi bir seçicidir. Bilbo Baggins ve Frodo konusnda yanılmamıştır. Bu açıdan hisleri kuvvetlidir denebilir.

Tolkien'in Gandalf için "Gezgin Odin" demesi Odin'in özelliklerine bakıldığında daha iyi anlaşılıyor. Odin savaş, bilgelik, büyü, kehanet, zafer, avcılık ve ölüm tanrısıdır. Bu özellikler Merlin için de uymaktadır. Ayrıca Odin gibi Merlin'in de kuzgunu olduğu söylenir. Aslında bu konu bizi daha önceki bir yazımda ele aldığım ortak bilgelik kaynağı konusuna götürüyor. Tolkien de Gandalf karakteriyle birlikte bize ortak bilgelik kaynağını anlatıyor olabilir. Farklı toplumlarda benzer özellik gösteren üstün yetenekli bilgeler aynı ortamda yetişen veya aynı kökene sahip canlılar olabilir. Hikâyelerde ve mitolojilerdeki ünlü tanrıları ve üstün insanları bu perspektifle değerlendirmek bu isimleri ve o dönemdeki toplumu daha iyi anlamamızı sağlayabilir. 

Merlin'in Hz. Süleyman'a hizmet eden cin olma ihtimali tek yüzük ve Hz. Süleyman'ın yüzüğü arasında kurulmaya çalışılan bağa destek mahiyetinde olabilir. 





15 Nisan 2018 Pazar

Kur'an'dan "felsefeye teşvik" çıkar mı?


 

Kur'an'daki "aklınızı kullanın, sorgulayın, düşünün" gibi anlamlara gelen ayetlerle haklı olarak övünüyoruz. Bir dini metin açısından kendinden beklenmeyecek derecede akla vurgu yapıyor. 

Bu ayetler gece biraz daha huzurlu uyumamı sağlıyor. Çünkü beni bağnazlığa itecek bir düşünceyi benimsemek istemezdim açıkçası. Fakat bu ayetlerle övünürken bazı zamanlarda dengeyi ciddi anlamda kaybettiğimizi düşünüyorum. 

Kur'an ve akıl odaklı söylem geliştiren dini çevreler bu ayetlerin felsefeye teşvik ettiğini söylüyorlar. Ben bu görüşe çok katılamıyorum. Kur'an aklı kullanmaya davet etse de sonuçta yönelttiği soruların cevabını da kendisi veriyor: "Etrafına bak, hiçbir şey tesadüf olamaz, birden fazla Tanrı da olamaz, o halde her şeyi yaratan tek Tanrı'ya iman et. Etmezsen yaptığın bütün işler boşa gider ve cezalandırılırsın." Evet işte Kur'an'ın teşvik ettiği düşünce şekli aşağı yukarı böyledir/bu kapsamdadır. Kur'an'da bazı ayetlerde akıl yerine kalbe vurgu yapılmasının nedeni de budur. Allah bu temel fikirler dışında bir düşünce özgürlüğü vermez, ki zaten dinin genel mantığı açısından çelişkili olur. Yaratılmış şeylere bakın, ibret alın ve düşünün der.  

Peki düşünce özgürlüğünün olmadığı yerde felsefeden nasıl bahsedeceğiz?    

Lütfen gerçekçi olalım. Kendi kafamızdakileri Kur'an'a/Allah'a söyletmeye çalışmayalım. 

Aslında bu durum çok basit bir gerçek farkındayım. Sonuçta senin bir sınava çekilmen veya imanın anlam ifade etmesi için akla ihtiyacın var. Aklı olan vahiyden sorumludur. Allah insanlara "düşünün/düşünmez misiniz?" derken kendi söylediği düşünce kalıplarına insanları çağırır; düşünce özgürlüğünün olduğu bir yere çağırmaz. Çağırdığı kalıpların dışına çıkarsan, pek çok ayette söylediği gibi yaptığın işler boşa gider ve cezalandırılırsın. Kur'an bunu söyler. Sonuçta her insan felsefi olarak aynı görüşte olmayabilir. Bir insan sorguladığında dinden ve Tanrı fikrinden soğuyabilir. Başka bir insan da sorgulayarak Tanrı fikrine ulaşabilir. Dinden soğuyan kişinin Allah katında hiçbir değeri -Kur'an'a göre- yoktur. İnanmayanlara dair yapılacaklardan Kur'an ısrarla bahseder. Bu tehditler karşısında siz nasıl felsefeden ve özgür akıl yürütmeden bahsedeceksiniz? 

Kafanızdakileri Kur'an'a söyletmeye çalışmak bizim açımızdan mutluluk verici olabilir ama hakikatin yolundan açık bir sapmadır çünkü bir noktadan sonra iş metni tahrif etmeye kadar gider. Ayrıca çoğu zaman yukarıda anlattığım çerçevede görüldüğü üzere Kur'an'ın en temel tezlerinin bile göz ardı edildiği bir körlüğe yol açar. Keşke Allah felsefeye yönlendirseydi ve sorgulayan herkese bir ceza vermeseydi, ben de bunu isterdim ama metin bize bunu söylemiyor.

Kur'an soruları sormuş cevabını da kendisi vermiştir. Bundan sonra Müslümanların üzerine düşen görev en fazla ayrıntıları düşünmek olabilir. Bilime teşvik ettiği söylenen ayetler de bu çerçevede değerlendirilebilir. Bilime teşvik eden ayetlerin amacı büyük ihtimalle her bilimsel gelişmeyi Tanrı'ya yormaya çalışan insanların yaptıklarıdır. Tanrı'nın teşvik ettiği budur.

Sonuç olarak Kur'an'ın felsefeye teşvik ettiği iddiası fazla sloganiktir, bir imaj çalışmasını andırır ve gerçeklerle örtüşmemektedir. Modern dönemde aklın ön plana çıkması karşısında içimizi rahatlatan ayetlerin bükülmesi neticesinde zorlama bir çıkarımdır. Kur'an'daki akla vurgu her yönüyle sorgulayan bir akla vurgu değildir. Yine de bu ayetleri okuyan bir Müslümanın bağnazlığa yüz çevirmesi gerekir. Fakat bugünkü İslâm dünyası için bunu söylemek zordur. Kaldı ki akılcı müslümanlar bile dini tamamen çözmüş havasında Kur'an'dan istediği manayı çıkararak kendi duvarlarını ve kalıplarını örmektedir. Bu da bir çeşit bağnazlıktır.

3 Nisan 2018 Salı

Tanrı neden yaratır?


İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudilik'teki Tanrı tasavvuruna ve düşüncesine bakıldığında ona atfedilen özellikler itibariyle üstün yetenekleri olan ve yaratma gücüne sahip bir insandan bahsediliyor gibidir. Hıristiyanlık ve Yahudilik'te antropomorfik(insan biçimli) atıflar daha belirgindir. İslâm, -çeşitli ekollere göre değişmekle birlikte- Tanrı'yı daha yüce ve daha bağımsız daha erişilmez daha tanımlanamaz hâle getirmeye çalışsa da Kur'an'daki bazı ayetler nedeniyle insanların kafasındaki Tanrı, üstün yetenekleri olan ve yaratabilen bir insan gibidir. Günlük yaşamda Allah'la ilgili konuşulanları duyduğumuzda bu tespit doğrulanmış olur. Hasan Aydın Hoca'nın bu konuda güzel bir yazısı var. Yazıdaki bir pasaj, insanların Allah düşüncesini güzel örnekliyor:


Çoğu zaman farkında olmasak da Tanrı dediğimizde her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir varlıktan söz ederiz. Söylemsel olarak bu özellikler çokça dile getirilse de kutsal kitaplardaki, kafamızdaki ve toplumun çoğunluğundaki tanrı inancı bu iki özelliğe pek oturmaz. İnsanla ortak sıfatlara sahip olabilen bir Tanrı'yla, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen Tanrı birbiriyle pek örtüşmez. İnsanlara örtüşmeyen bu noktaları söylediğinizde büyük ihtimalle karşı çıkacaklardır. İlk başta kabul edilmek istenmeyen bu gerçek, insanların bilinçaltı ortaya çıktığında doğrulanmış olur.

Tanrı ve Tanrı'nın gücü konusundaki kafa karışıklığına yol açan sebeplerden en önemlisi her şeye gücü yeten her şeyi bilen Tanrı'nın yaratmasıdır. Çünkü böyle bir tanrının yaratmak için hiçbir sebebi yoktur. Zaten yaratmak için hiçbir sebebi olmadığı için o Tanrı'dır. Bu tespite karşı verilecek en muhtemel cevaplardan biri "sanatçıya neden sanat yapıyorsun diye sorulmaz?" cevabıdır. Sanatçı için sanat yapmak bir ihtiyaçtır. Burada vurgulanmaya çalışılan sanatçı için sanatın bir zorunluluk veya kendiliğinden olan bir şey olma özelliği Tanrı için söylenemez çünkü o zaman "yaratmak, Tanrı için bir zorunluluk veya bir vazgeçilmezdir" gibi bir sonuç ortaya çıkar, ki bu da kendi içinde çelişkilidir. Ayrıca "antropomorfik özellikler Tanrı için kaçınılmazdır" gibi bir bilinçaltını ifşa eder. Zaten mesele de buradadır; şu anki yaşadığımız hayatı ve her şeyi yaratan Tanrı'yı kabul ediyorsak bu Tanrı antropomorfik bir Tanrı olmalıdır; çünkü bugünkü hayat başka türlü açıklanamaz; Tanrı gerçekten antropomorfiktir ve bu yüzden yaratmıştır. Bu hayata gözlerimizi açtıktan sonra ve Tanrı'ya inandıktan sonra bunu kabul etmek zor olsa da Tanrı'nın temel nitelikleri bize evrenin, meleklerin, cinlerin, insanların vb. yaratımı için hiçbir sebep ortaya koymuyor.

Şu an bir hayatın ve evrenin var olduğundan emin olduğumuza göre, önümüzde üç seçenek var: 

1- Tanrı yok.
2- Tanrı var ama kusurlu. Antropomorfik olma seçeneği güçlenir.
3- Ezoterik öğretilerin söylediği gibi Tanrı kendini tanımak istediği için evreni ayna olarak yaratmıştır.

Ezoterik öğretiler yaratıcının yaratma sebebi olarak kendini bilmek istemesini söylerler. Ezoterik öğretiler "Tanrı Tanrı'yı görmek istedi ve kendini içinde görebileceği bir aynayı, yaratılışı yarattı. O'ndan başkası yok." der. Bu tespitlerin her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir yaratıcıya uymadığını düşünüyorum. Sonuçta Tanrı'nın kendini bilmesi için yaratmasına ihtiyaç yoktur. Hayatta bilinçliliğin easlarından biri kendini bilmektir. Dolayısıyla bir Tanrı'nın yaratılışa ihtiyaç duyması çok çelişkilidir. Bilinme isteğini bir Tanrı'ya yakıştıramama rağmen ortada bir var oluş olduğu için insanların bu tarz fikirleri öne sürmesini gayet normal karşılıyorum çünkü bu insanlar da her şeyi bilen her şeye gücü yeten bir Tanrı'nın yaratmasının nedenini anlamaya çalışıyorlar ve onlara göre makul olan bu görüşü öne sürüyorlar. Aslında ben bu yoruma dair kesin bir karar vermedim, okumalarıma devam ediyorum.

Dürüst olmam gerekirse ben bu hayatın ve var oluşun kendisine karşıyım. Şimdi hemen "işte sen böyle düşündüğün için bunları söylüyorsun" diye atlamayın. Konumlarla hakikat arasındaki ilişkiden habersiz muhakame gücü olmayan insanlar beni gerçekten yoruyor fakat hayatın ve var oluşun kendisine dair bu görüşümü doğru bir analiz yapmak için söylemek istedim. Zaten önceki pek çok yazımda bu konuyu ele alıyorum.

Dikkat ettiyseniz "Tanrı bir şey yaratmaz" demiyorum; "bir şey yaratması için hiçbir sebebi yoktur" diyorum. Yani Tanrı istediğini yaratabilir de. Fakat insanları yaratıp iyilik ve kötülüğe göre onları cennete veya cehenneme sokmak gibi bir olayı, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten bir Tanrı'yla özdeşleştiremiyorum. Kaldı ki, mesela Kur'an'da cennete gidecekler olarak genelde inananlar kast edilir. Yani temel mesele Tanrı'ya inanmak ve ona ibadet etmektir. İyilikler işin bahanesi gibidir. Dini söylemlerde çokça bahsedilen Tanrı'nın eşsizliği, benzersizliği, cismani özellikleri olmaması, yaratmanın kendisine bakıldığında sadece söylemde kalan retorik laflar olarak karşımıza çıkar.

Bütün bu soru işaretlerine rağmen hâlâ diyorum ki, Hz. Muhammed neden bir anda dağa çıksın ve "ben peygamberim" desin? Sonra aldığını iddia ettiği vahiy için bunca sene mücadele etsin ve o dönemde bir kişinin tek başına yazması bence mümkün olmayan bir kitap ortaya çıkarsın? Bunca peygamber, bazılarının iddia ettiği gibi ruh hastası mıydı veya halisünasyon mu görüyordu? Hepsinin tesadüfen böyle bir durumda olması mümkün mü? Hayatta neden ancak Tanrı varsa anlam olabiliyor? Bunlar hâlen Müslüman kalmamı sağlayan sorular. İleride ne olur bilinmez ama Müslüman olmama rağmen ben bir Tanrı için yaratmanın hiçbir sebebi olmayacağını düşünüyorum.