29 Mayıs 2018 Salı

Soundtracklerin etkileyiciliği ve The Fountain


 

Sorgulama yeteneğimi artıran en önemli faaliyetlerden biri müziğin dinen haram olduğunu söyleyen dini çevrelerdi. Müzik evrenin adeta diliyken nasıl olur da haram denilir diye düşünüyordum. Sonunda bana ezberlettirilenleri irdelemeye başladım. Müziğin insan yaşamında ne kadar etkili olduğunu anlatmak için bu örnekle başladım. Burada müziğin genel olarak bütün faydalarından bahsetmeyeceğim elbette fakat özellikle soundtracklerde dikkatimi çeken bazı özellikler var. Soundtracklerin kendine has etkileyiciliği oluyor. Belki de filmlerle beraber dinlemenin etkisiyle oluyordur bilmiyorum. Sonuçta normal bir müzik albümünündeki parçaya göre arkasına görüntünün, hikâyenin ve kurgunun gücünü alıyor. Filmlerdeki görüntü, hikâye ve kurgu, şarkılara özel çekilen kliplerden çok daha etkili oluyor. Soundtrackler sizi adeta iki eliyle filmin içine çeken bir insana benziyor. Filmlerde atmosferin ne denli etkili olduğunu düşünürsek müziğin yaptığı zenginleştirme ve anlatım yoğunluğunu daha da güçlendirmesini her filmde hissedebiliyorsunuz.

Soundtracklerin etkisini en çarpıcı şekilde kurgu bir yapıt yazarken veya bu kurgusal işe dair düşünürken hissediyorum. Özellikle vokali nispeten az müzikler beni olumlu yönde etkiliyor, hayal dünyamı genişletiyor ve geliştiriyor. Tabii bu durum "bir roman veya öykü yazacağım haydi konuyla alakalı müzik açayım da daha iyi şeyler yazayım"dan daha öte bir şey. Zihinsel atmosfer için böyle bir niyet içerisinde olsanız da çoğu zaman kendiliğinden oluşan durumlar da olabiliyor.

Kaliteli, güzel, insanı yücelten, ruhunu zenginleştiren hayal gücünü güçlendiren parçaları her yerde bulabilirsiniz. Ben bu yazı özelinde The Fountain filminin soundtrack albümüne değinmek istiyorum.

The Fountain


Gerçekten hangi kelimelerle anlatırsam anlatayım bu albümü hakkıyla tanımlayamacak gibi hissediyorum. Şahsi değerlendirmem bu albümün insanlık tarihinin en etkileyici müziklerinden biri olduğudur. Abartıyor muyum bilmiyorum ama en az onun kadar etkileyici soundtrackler olmasına rağmen bu albümde ssanki insan ruhunun kendini şu evrende değerli hissetmesini sağlayan niteliğinin itinalı dokunuşu var sanki. Bu dokunuş mutlulukla eş değer değil. Çünkü albüm sizin içsel buhranınızı, sorgulayışınızı, düşünmenizi derinleştiriyor. Var oluş sancısı çekenler için hem olumlu hem de olumsuz olabilecek bir albüm bu. Fazla kendini kaptırdı mı intiharı görkemleştirmek gibi bir işlevi bile olabilir.

Clint Mansell büyük bir resital segilemiş. Albüm sizi uzaklara dalmanın yanı sıra insanın kendine dalışını da sağlıyor. Bütün farkındalık yeteneğinizi içinizin derinlerine kadar hissettiriyor. Bu yönüyle farkındalık müziği gözüyle bakılabilir.olarak tanımlanabilir. Ayrıca şunu da söylemek istiyorum: Evet film sembolik anlatım itibariyle çok güzeldi fakat soundtrackler bence filmin çok önünde.

The Fountain demişken İlluminati'yi anlatan şu meşhur Gelenler Belgeseli'nde kullanılmasından bahsetmezsem olmaz. O belgeselde verilen mesajların doğruluğu veya yanlışlığına değinmeyeceğim. Belgeselde The Fountain müzikleri kullanılmasa muhtemelen belgesel bu kadar yayılmazdı. Çünkü albüm belgeselin gizemli havasıyla örtüşüyor. Ben hatta ilk başta "sırf bu belgesel için mi bestelenmiş acaba?" diye düşünüyordum. Dolayısıyla anlatılan konu çok daha ilgi çekici bir hâl alıyor. Mesela belgeselin 10.bölümünde The Matrix'teki ünlü hap sahnesi yer alıyordu. Morpheus Neo'ya bir Matrix içerisinde yaşadığını anlatıyor ve en sonunda kırmızı hap ve mavi hapı seçmesini söylüyordu. Filmde de gayet etkileyici olan bu sahne belgeselde The Fountain müzikleri kullanılmasıyla çok daha etkili olmuş ve sizi daha fazla etkiliyor.

Gizem insanların ilgisini her zaman çeker. Bilinmeyene duyulan merak, insanoğlunun tipik özelliğidir denebilir. İşte bu yüzden The Fountain albümü kendi dönemini aşabilecek yeteneklere sahip. Albüm aynı zamanda düşünsel anlamda tetikte olmayı da sağlayabiliyor. Bilincin tetikte olması ve güç kazanması insanın bilmeye ve anlamaya dair özlemini bir nebze gidermesi açısından olumlu katkı yapsa da bir yönüyle de insanın derin varoluşsal acılarını tekrar gün yüzüne çıkarıyor.


27 Mayıs 2018 Pazar

Oyun (Öykü)


 

Eliot, şirketin 7. yılına özel verilen kokteylden çıkıp evine doğru yol alıyordu. Yüzünde, başarılı kariyerinin, itibarının ve insanlar tarafından sevilmemin mutluluğu vardı. Üniversiteden mezun olduktan sonra çeşitli yazılım şirketlerinde çalışmış en sonunda da kendi şirketini kurmuştu. 33 yaşında kurduğu şirket, 40 yaşına girerken ülkenin ve dünyanın en gözde yazılım şirketlerinin başında geliyordu. Bütün hayatı işi olmuştu. Gün içerisindeki mesaisinin yanı sıra akşamları olduğunda da işini düşünmeye devam ediyordu. İşini sevmesi zaman zaman rutinlerden sıkılmadığı anlamına gelmiyordu. Eliot'un en büyük arzularından biri yenilikçi olmaktı. Bu arzu onu çoğu zaman uyutmuyordu. Şirketinin %90'lık ağırlığı teknolojik aletlerin otonomlaşmasını sağlayacak yazılımlar odaklıydı, %10'luk kısmı ise mobil oyun üretiyordu.

Başarılı kariyerine rağmen evinde yalnız kaldığında geleceğe dair kaygılar üzerine bütün ağırlığını verircesine çöküyordu. Çünkü şu anki yaptıklarından daha farklı şeyler yapmak istediğini hissediyordu. En büyük hobilerinden biri video oyunlarıydı. Çok gelişmiş pc'si ve konsollarıyla boş vaktinin önemli bir kısmını oyunlara ayırıyordu. Her sene 1 ay kendine izin veriyordu. Bazen dünyayı geziyor bazen de evine kapanıp oyun oynuyordu. Onu gerçeklikten uzaklaştıran açık dünya oyunlarını çok seviyordu. Bu oyunlardaki kendine ve sonradan oluşturulmuş bu dünyalara hayranlıkla bakıyordu.

İzin günlerinin birinde hayatını tamamen değiştirecek bir olay yaşandı. Otonom yeteneklerin geliştirilmesi için kullanılan kodlar oyunlar için de kullanılabilirdi, Eliot bunu keşfetti. Böylelikle oyunlardaki yapay zekâ çağ atlayabilir ve özgür iradeye kavuşabilirdi. Bunu fark ettiği anda ayağa fırladı. Banyoya koştu. Kıyafetleriyle duş aldıktan sonra aynanın karşısına geçip kendisine uzun uzun bakmaya başladı. Ölümü düşünüyordu. Ne kadar başarılı olursa olsun bir gün ölecekti. Güçlü bir sesle "Eğer hayallerimi gerçekleştirmeyeceksem yaşamanın ne anlamı var?" dedi. Kafasında uzun süredir dolanan video oyun fikrini hayata geçirmeye karar verdi. Şirketin bütün kaynakları bu projeye ayırdı.

İnsanlar onu şaşkın gözlerle izliyordu. Her şey mükemmel giderken böyle bir riski ancak aptalların veya delilerin alacağını düşünüyorlardı. Arkadaşları Eliot'u defalarca uyardı. Eliot artık sıkıldığını farklı heyecanlar aradığını söylüyordu. Arkadaşları ona "Biz sana yetmiyor muyuz?" diye çıkışıyorlardı. Eliot'un yaşadığı hayatı herkesin istediğini düşünüyorlardı; fakat o kararından vazgeçiyordu. Eliot ise cevap olarak "Eğer hayallerinin peşinden gitmezsem gerçek anlamıyla kim olduğumu öğrenmeyeceğim." diyordu. Arkadaşları hâlâ anlam veremiyordu. Arkadaşlarından biri "İyi de neyin eksik Eliot? Biz sana yetmiyor muyuz? Hayatta her şeyi yapacak gücün ve imkânın var." dedi. Eliot kararından caymıyordu.

Eliot, gerçek hayata oldukça benzeyen bir simülasyon yapmaya karar verdi.  Prosedürler, yeni elemanlar, değiştirilen ve yeni alınan aletler derken oyunun yapım süreci 6 seneyi buldu. Oyunu yaparken gerçek hayattaki bütün elementleri kullanmaya gayret etti. Kolaylık olması açısından örüntülerden ve fraktallardan faydalandı. İnsan yaşamın da var olan örüntüler özgür iradeyi biraz zayıflatsa da oyun karakterleri oluşturulurken kolaylık sağlıyordu. Yapım süreci Eliot'u çok yormuştu. Rahatlığından ödün verip yeni, riskli ve belirsiz maceralara yelken açmıştı. Fakat bu yorgunluk tatlı bir yorgunluktu, eski yaşamına göre kendini çok daha mutlu hissediyordu.

En sonunda olabilecek en iyi simülasyon artık yapılmıştı. Oyundaki karakterlerin yaşamlarında onların belirli yönlere sevk edecek dış ve iç etkenler olsa da özgür iradeye sahiptiler. Oyunu oynayan gerçek insanlar oyuna bir başlık sayesinde giriyorlar ve oyun boyunca gerçek yaşamdan adeta kopuyorlardı. Çünkü oyun oynarken kendilerini tamamen oyuna veriyorlar, uyuyor gibi bir pozisyona geçiyorlardı; bir nevi gerçek hayattan tamamen kopuyorlardı.


Oyun dünya çapında etkili olmuştu. Eliot büyük maliyetleri yüklense de büyük gelirler elde etmeye başlamıştı ve geliri ivmelenerek artıyordu. Fakat para umurunda değildi. Bütün odağını oyuna vermişti. Oyunu yapan ekipten 12 kişiye özel görev vererek oyundaki her şeye müdahale edip kontrol edecek bir sistem geliştirmelerini söyledi. Bu sistemi kullanan tek kişi kendisi olacaktı. Sistem sayesinde istediğini yapıyordu. Kimi zaman karakterlerle sohbet ediyor kimi zamanda oyunun ormanlarında dolaşıyordu. Oyundaki dönem kendi dönemine yakın olsa da 20 yıl daha önceydi. Oyuna girdiğinde oyundaki hayatın dengesinin bozulmaması için diğer insanlar gibi bir oyun karakteri olarak giriyordu. Hiç kimse onu fark etmiyordu. Oyundaki insanlar ufak tefek fikir ayrılıkları dışında mutluydu. Kötülük yoktu. En büyük fikir ayrılıklarından biri şöyleydi: Mesela eşlerden erkek olanın gitmek istediği restoranla kadının gitmek istediği restoran farklı olabiliyordu. Oyundaki karakterler, Eliot, oyunu oynayanlar mutluydu. Oyunda eğlenceli aktiviteler ve oyunlar vardı. Herkes istediği deneyimi yaşıyordu.

Her şey güzel giderken bir anda beklenmedik olaylar baş göstermeye başladı. Oyundaki karakterlerden eş olan erkek ve kadın birbiriyle tartışmaya başladı. Birbirlerine tabaklar fırlatarak işi fiziki kavgaya taşıdılar. Oğullarından biri diğerini öldürdü. Eliot hemen olay yerine giderek bizzat gözlemledi. Yapımcı ekipteki herkese olayın nedeninin sordu. Herkes "böyle bir şey yazılmadı" dedi. Fakat olay hâlâ devam ediyordu. Eliot uzaktan gözlemlerken oyunu sabotaj etmek isteyen birilerinin olma ihtimali aklına geldi. Eliot hislerinde yanılmıyordu. Yakın arkadaşı Douglas yapım ekibinden 9 kişiyi ayartarak oyuna kötülük eklemişti. Douglas, Eliot'un her şeyi bu oyuna adamasından önce çok itibarlı ve ünlü biriydi. Eliot'un şirketi sayesinde bu başarılara kavuşmasına rağmen Eliot'un her şeyi bu oyuna yatırması onun gözden düşmesine neden olmuş, gelirleri azalmıştı. Artık lüks yaşamından ödün vermesi gerekiyordu. Eliot'a saatlerce dil dökmesi de Eliot'u caydırmadı. Gözden düştükçe psikolojisi bozuldu. Kendini uyuşturucuya vermeye başladı. Tam umudunu kesmişken gecenin en karanlık vaktinde aklına bir fikir geldi: Oyunu sabote ederse eski itibarına kavuşabilirdi.

Yaşanan ilk kavgadan sonra kötülük giderek yayıldı ve en sonunda oyunun bütün alanlarında görülmeye başladı. Oyun iyiliği ve kötülüğü aynı anda barındırması açısından gerçek hayatla hemen hemen aynıydı. Yapımcı ekipten Eliot'a yakın olanlar "Müdahale etmeyecek miyiz?" sorularını soruyordu. Eliot sürekli ne yapacağını düşünüyordu. En sonunda kararını verdi. Oyunu baştan yapmak veya kötülüğü kendi müdahaleleriyle yok etme yerine oyundaki karakterleri iyiliğe teşvik edecek kodlar yazmaya karar verdi. "Madem onlara özgür irade verdik, o zaman iyiliği kendi iradeleriyle seçsinler" diye geçiriyordu içinden.

Oyundaki karakterler için uyarıcılar seçerek diğer insanları uyardı. İyi iş yapanları sonsuz mutluluğa, kötü iş yapanların sonsuz açı içinde kalacağını aktardı. Eliot büyük bir sorumluluğun altına giriyordu. Bu radikal karardan sonra eleman sayısını artırdı. Bütün karakterlerin yaptıkları kayıt ediliyordu. Özel yazılımlar sayesinde bu iş çok kolay yapılıyor ayrıca Eliot sadece kendisinin bildiği şifreyle girilen bilgisayarından kimin nereyi hak edeceğini görüyordu. Oyun karakterlerinin soruları gittikçe artıyordu. Kimisi bu hayatı kendilerinin seçmediğini düşünüyordu. Uyarıcılar yaratıcıya karşı gelinmeyeceğini söylüyordu. Oyun karakterleri amaçlarının isyan olmadığını sadece şu an kendilerinin neden 'oyun' denen bu var oluşta olduklarını merak ettiklerini söylediler. Eliot onların serzenişlerini duyuyordu. Uyarıcılarla daha önce açıkladıklarından başka bir şey aklına gelmiyordu. Aklındaki oyun fikrini hayata geçiriyordu sadece. Hayallerini somut bir varlığa dönüştürüyordu.


Eliot uzun sessizliği devam ettirirken aklına oyun fikrini arkadaşlarına söylediği zaman onlarla yaptığı tartışmalar geldi. Onlara bu oyunu yaparak kendini tam olarak tanımak istediğini söylemişti. Bütün uyarıcılara cevap olarak bu cevabı söylemek istiyordu ama kararından vazgeçti. Deneme maksatlı olmak üzere sadece adı Matthew olan bir uyarıcıya bu söylemi iletti. Matthew, oyun insanlarına bu cevabı aktardıktan sonra oyun insanlarından biri sohbet sırasında "yaratıcı bir hayvan mı?" diye sordu. Matthew, hayret eder şekilde geriye doğru çekildi. "Böyle kötü sözler size yakışmıyor" dedi.

Konuşan adam devam etti. "Yaratıcıyı kötü sözle anacak değilim ancak ben bile kendimin farkındayken yaratıcı nasıl olur da kendini bilmek ister? Biz neden kendimizi hayvanlardan farklı görüyoruz çünkü bizim bilincimiz daha gelişmiş. Şimdi yaratıcı kendini bilemeyecek kadar aciz mi de bunun için bizi kullanıyor?" Uyarıcı sustu, yüzü düştü, heyecandan elleri titriyordu. Oradan ayrılarak evine gitti. Çıkarken yaratıcıya danışacağını söyledi. Eliot böyle bir cevabı tahmin ediyordu. Zaten bu yüzden sadece tek bir uyarıcıya bu cevabı iletmişti. Eliot "oyundaki kötülüklerin cezasını nasıl olsa vereceğim." diyerek kendini rahatlatmaya çalışıyordu ama insanlara kötülük yaptığını da bir yandan hissediyordu.

Eliot, oyun insanlarının bütün geleceklerini gördüğü bilgisayara girmek istemiyordu. Çünkü bu bilgisayara baktıkça oyundaki insanların yaşadığı tatminsizliği yaşıyordu. Her şeyi bilme imkânı olmasına rağmen onları izlemek istiyordu. Eliot yaşlandıkça ve oyun büyüdükçe bazı buhran girdaplarında kendini bulmaya başladı. Kendisi uzun olan gerçekliği sevmezken özgür irade verdiği oyun insanlarını bu gerçekliğin aynısının içine sokmanın ve önüne ancak ölümle geçtikleri basit rutinlere mahkûm etmenin pişmanlığını yaşıyordu. Çoğu zaman "bu yaptığım zulüm mü?" diye kendine soruyordu. Devamında ise "ama bu oyunu hiç yapmasam hayata kavuşamayacaklardı." diyerek kendini teskin ediyordu.


Eliot deneme maksatlı olarak başka bir uyarıcıya farklı bir ileti gönderdi. İnsanların öldükten sonra sonsuz mutluluğa ulaşması için iyiliklerden de önce onları tasarlayana inanmalarını şart olarak koydu. Eğer iman etmezlerse yaptıkları bütün işlerinin boşa gideceğinden ve sonsuz azap yerine atılacaklarından bahsetti. İnsanlardan bazıları bu kuralı çok garipsedi, bazıları da "madem bana hayat veren böyle söylüyor o zaman buna da uyarım" dedi. Kuralı garipseyenler yaratıcının gücünü düşünerek böyle bir kuralın ona yakışıp yakışmadığını da tartışıyorlardı. İçlerinde otuzlu yaşlarında olan biri "Sonuçta biz onunla eşit seviyede değiliz" diyordu. "Her insan aynı değil; kimisi araştırır, okur, düşünür Tanrı'ya ulaşamaz, kimisi de aynı faaliyetleri yapar Tanrı'ya ulaşır. Şimdi sırf yaratıcı fikri kafasına yatmıyor diye bir insanın ceza görmesi çok ama çok ağır bir düşünce." Sohbet ortamındaki yaşlı adamlardan biri sert ve kararlı bir ses tonuyla "Ne yani? Hiçlikten gelip hiçliğe gitmek daha mı mantıklı?" dedi.  "Hayır, ben başka bir şey anlatmaya çalışıyorum. İnsanın arzularıyla yaratıcının arzuları birbirleriyle örtüşüyor gibi. Bu bana çok garip geliyor." Yaşlı adam karşılık vermedi, ayağa kalktı. "Benim yapacak işlerim var, bana müsaade" dedi ve uzaklaştı. Yaşlı adam Eliot'un ta kendisiydi. Çoğu zaman yaptığı gibi oyuna bir karakter olarak girmişti. Kapıyı kapatınca gülmeye başladı. Eliot oyundaki tecrübelerden hareketle kendisinin de Tanrı'nın Matrix'in de yaşadığını anladı. Tanrı var mı yok mu sorusunu ancak öldükten sonra anlayabileceğini fark etti.  Artık oyunun amacına ulaştığını düşünüyordu, yorulmuştu.


Oyunu aklında canlandırırken ki heyecanı aklına geldikçe gülüyordu. Şu anki yaptıklarını hayal bile edemezdi. Ölüme yaklaştıkça oyunun sorumluluğunu kaldıramayacağını hissediyordu. Oyunun insanlar için iyilik mi kötülük mü olduğu soruları çoğalırken oyunun amacını gerçekleştirdiğini düşünüyordu. Kendisinden sonra oyunun geleceğine dair belirsizlikten kurtulmak istiyordu. Oyunu yapmaya karar verirken ki durum gibi nihai kararını da radikal şekilde verdi. Oyunu tamamen sonlandıracaktı. Başlangıcı olan her şeyin bir bitişinin olduğunu biliyordu. Sonlandırma kararını büyük bir basın toplantısıyla açıkladı. Dünya çapında insanlar ekran başında Eliot'u izliyordu. 

Pek çok insan gözyaşlarına boğulmuştu. Herkes şaşkındı. "Bu kadar kâr getiren işi sonlandırmak ancak aptalların ve delilerin yapacağı bir şeydir" sözü ortak düşüncelerden biriydi. Fakat Eliot bu kararın kendisi için en iyi seçenek olduğunu biliyordu. Çalışanları unutmamıştı. Oyunun gelirinin önemli bir kısmı çalışanlara tazminat olarak ödenecekti kalan para da yoksul, aç, yardıma muhtaç insanlar için ayrıldı.

Bu büyük konuşmayı yaptıktan 7 sene sonra hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde 80 yaşındaydı. Mütevazı bir törenle gömüldü. Ölümünden sonra onun oyununa benzer yapımlar denense de hiçbiri Eliot'un oyunun seviyesine çıkamadı.




18 Mayıs 2018 Cuma

Aşkınlık ve İçkinlik bağlamında Tanrı-anlam ilişkisi: Tanrı'nın Matrix'i sorunu











Tanrı olmadan hayatta anlam olamayacağı fikrine katılıyorum. Eğer Tanrı yoksa hiçlikten gelip hiçliğe giden canlılardan başka bir şey değiliz. Ölümden sonra bir karşılık, başka bir hayat vb. yoksa gerçekten de bu hayat çekilecek gibi değildir; fazlasıyla sıkıcıdır, saçmadır, komiktir ve geçicidir. Tabii bu durum Tanrı'nın varlığını tek başına kesin olarak ispatlamaz. Hayatta gerçekten de anlam olmayabilir. 

Bu yazımda "ancak Tanrı varsa anlam vardır fikrini" irdeleyeceğim. Bu konuda bazı açmazlar olduğunu düşünüyorum. Çünkü "Tanrı neden yaratır?" başlıklı yazımda anlattığım gibi her şeyi bilen her şeye gücü yeten bir Tanrı'nın yaratmak için hiçbir sebebi yoktur. O, aşkın, her şeyden bağımsız, kusursuz, benzersiz ve aslolandır. Bu dünyadaki insanın yaptıkları aslolan aşkın varlığa etki etmez; ondan bir şey eksiltmez veya fazlalaştırmaz. En fazla bizim yaptıklarımız neticesinde kızabilir veya hoşnut olabilir. Bu durum onun antropomorfik özelliklerini güçlendirir. 

Dinler açısından hayatta amaç olması anlam olduğu sonucuna bizi götürür ancak insanın özgür iradesi anlamı göreceleştirir. Anlamın göreceli olması, evrenin ve var oluşun nesnel bir amacı olmadığını ispat etmez. Burada kaçırmamamız gereken en önemli nokta amaç ve anlamın aynı şey olmadığıdır. Ben yaratılmışsam, yaşamaktan veya ölmekten başka, yani Tanrı'nın ölçülerinden başka bir çarem yoktur fakat özgür irade anlamı göreceleştirir. Mesela bana göre Tanrı'nın yaratmak için bir sebebi olmadığından hayatta yine bir anlam yoktur. Eğer biz Tanrı'nın rızasından öte onu değiştiremiyorsak yaptığımız sadece bir oyun içinde debelenmekten ibarettir. Eğer ben aslolan olmayacaksam özgür iradeye sahip video oyun karakterinden farkım yoktur. Sonradanlık sanallığı doğurur. Başka bir anlatımla biz şu an Tanrı'nın Matrixi'ndeyiz. Tanrı bizi kim daha iyi iş yapacak diye yaratmıştır ve biz de kendimizden beklenenleri yaparız veya yapmayız. Dinler açısından olay bu kadar basittir.

Tanrı kendinden bağımsız bir evren yarattığı anda kimin nasıl davranacağını bilir. Dolayısıyla oynadığımız oyunda bizim açımızdan özgür irade olsa da hayatın kendisinin Tanrı açısından pek anlamlı bir etkisi yoktur. Tanrı'nın her şeyi bilmesi özgür iradeyi yok etmez, bu konuda bir sıkıntı yok. Dikkat çekmeye çalıştığım şey Tanrı için sınavın nasıl bir anlam teşkil ettiğidir. 

Tanrı varsa bile hayatta güçlü bir anlam olmadığını düşünüyorum. Şimdi anlamın güçlüsü güçsüzü olmaz diyebilirsiniz fakat bir sınavın içinde olmanın kişilerde yarattığı etki farklıdır. Kimisi "bir sınavdaysak yapacak bir şey yok" gibi bir mecburiyete kapılabilir, başka bir insan da bundan gurur duyarak daha güçlü şekilde hayata tutunabilir, kimisi de Tanrı'nın yaratması için bir sebep bulamadığı için anlamı sorgulamaya açabilir.

Tanrı olmazsa iyilik ve kötülüğün temellendirilememesini de katılıyorum fakat Tanrı'dan vahiy olduğuna inandığımız kitaba baktığımızda Tanrı'nın iyilik ve kötülükten daha fazlasını istediğini görüyoruz. Çünkü öyle ya, "inanmayanların yaptıkları bütün işer boşa gider." Olayı insanın yaratılışından önceye götürsek ve sonrasında Tanrı şeytan tartışmasına kadar gelsek bile insanın bu dünyadaki var oluşu, Tanrı için iyiliğin ve kötülüğün yarışmasından daha farklı bir konumdadır.

Tanrı kendine şirk koşulmasını asla istemez. Kur'an'da Allah şirk haricinde bütün günahların bağışlanabileceğinden bahseder. Tanrı böylelikle oyunun kurallarını vurgular. Burada Tanrı'nın arzusu "maden ben seni yarattım, sana can verdim, o zaman beni hakkıyla bil ve ibadet et"tir. Biz, Tanrı'nın sonradan yarattığı özgür iradeye sahip varlıklar olarak hayattaki anlam, sınava uyduğumuz ve içselleştirdiğimiz ölçüde geçerlidir. Eğer ben Tanrı'yı tam anlamıyla anlayamayacaksam hayatın bir sınav olduğu için anlamlı olması, anlam kavramına yüklenen anlam ölçüsünde göreceli olsa bile bence anlamın değerini düşürür. Çünkü ben cennete gitsem bile aslolan ben değilimdir. Sınırlı hayatta yaptıklarım ölçüsünde ödül veya ceza verilen canlıyımdır o kadar. 

Aşkınlık ve İçkinlik açısından değerlendirme

Tanrı'nın yaratmak için bir sebebi olmaması yaratılışın ne olursa olsun anlamsız olduğu sonucunu doğurabilir. Mistik ve ezoterik öğretilerin içkin Tanrı anlayışını benimsemelerinin sebebi büyük ihtimalle bu gerçektir.

Anlam konusunda içkin Tanrı'yı savunanlar, aşkın Tanrı'yı savunanlara göre çok daha güçlü argümanlara sahiptir. Fakat burada anlattıklarımın kesinlikle içkin Tanrı'yı savunmak için söylemediğimi belirtmek istiyorum. İçkin Tanrı anlayışı Kur'an'daki şirk kapsamına girdiği veya girme tehlikesi taşıdığı için (tartışmalar devam diyor) "Kur'an'daki Tanrı anlayışı aşkınlığa vurgu yapar" denebilir. Aşkınlığa vurgu yapan ayetler insanları içkinlik konusunda kısıtlar ve şüpheye düşürür. Fakat aşkınlık vurgularına rağmen pek çok ayette olduğu gibi Kur'an Allah için antropomorfik özellikleri kullanmaktan çekinmez.

Tanrı'nın kendini tanıma isteği veya her şeyin ondan sudur etmesi(fışkırması), şirke kayacak sonuçlara yol açsa da aşkın Tanrı fikrine göre en azından sebepler öne sürebiliyor; hiç katılmasam da, "Tanrı kendini bilmek istedi" diyebiliyor. Kaldı ki aşkın Tanrı açısından bizim şu an yaptıklarımız, yaşadığımız hayat vs. Tanrı'nın bilgisini ispat etmekten ibaret değil midir? Aşkın Tanrı için bundan gayrı bir 'anlam' göremiyorum.

Takıldığım konulardan biri de şu "Allah'ın kendini tanıma isteği" lafıdır. Yani Tanrı kendini bilemeyecek kadar aciz midir? Biz kendimizi hayvanlardan neden farklı görüyoruz? Çünkü onlara nazaran daha gelişmiş bir bilincimiz ve farkındalığımız var. Biz kendimizin de farkındayız, farkındalığın farkındalığına da sahibiz. İnsan gibi aciz bir canlı bile böyle bir farkındalığa sahipken Tanrı kendini bilmeyecek kadar düşük bir varlık mıdır? Bu tarz söylemler Tanrı'yla var oluşu insan aklına hitap edecek şekilde özdeşleştirme kaygısından ortaya çıkan zorlama yorumlardır.


7 Mayıs 2018 Pazartesi

Karanlıkta Boğulmak

 

Hayat, karanlıkta boğulmaktır.

Hayat, bir bataklığa usul usul batarken kendinin farkında olduğun son an gibidir. Milyarlarca yıllık evrenin ve dünyanın süreci sonrasında ortalama 70-80 yıllık ömrün -ahiret olsa dahi- bundan gayri benzediği pek bir şey yoktur. Mesele sadece ömrün kısalığıyla ilgili değildir. Var olmak başlı başına sorunludur.

Etrafıma, dünyaya, evrene ve kendime baktığımda her yerde karanlık görüyorum. İlaç gibi yapay etkilerle oluşturulan yanılsama ve peşi sıra gelen mutluluğa karşı gerçekçiliğin askerliğini yapacağım birazdan. 

İnsan çok şey ister. Örneğin Aristoteles'in dediği gibi istediklerinden biri bilmektir. En güçlü isteklerinden biri de kandırılmaktır. İnsanlar kandırılmak ister. Çünkü ancak yanılsamalarla mutlu olabilir. 

İnsan bilinciyle ve farkındalığıyla karanlığı aydınlatabilir ama aydınlattığında görecektir ki karanlıktakiler kendinden emin şekilde orada durmaktır. Göz ardı ettiklerini, görmek istemediklerini veya önemsemediklerini aydınlattığı yerde gördüğünde kaçınılmaz bir buhrana kapılır. Hayatın gerçekleri saçma, komik ve karanlıkken kendi oluşturduğu yapaylık, onun için gerçekliği örten sanallık gibidir.

Bilinç, insanın var olduğunu, insanın karanlığı aydınlatabileceğini söylediği gibi karanlıkta boğulduğunu da söyler. Bilinç insana meydana okuyan en güçlü etmenlerin başında gelir. 

Kendinden başka senin gibi varlıkların olması ve senin onlara muhtaç olman boğulmanın diğer sebebidir. Çünkü insanlar davranışları ne olursa olsun bataklığın dibinden seni içeriye doğru çekmektedir.


Boğulmak, değişmenin mutlak olduğunu bilip istediğin değişimi yapamamaktır. Mesela insanların aptallığını değiştirmezsin.

Boğulmak, hakikate ulaşmanın zorluğunu bilmek ve çoğu zaman hakikate hiç ulaşamayacağını hissetmektir.

Boğulmak, insanın hem kesin olarak yalnız olduğunu hem de kesin olarak yalnız olmayacağını bilmektir.

Boğulmak, kendinle savaşıp kimin kim olduğunu ve kimin hangi tarafta olduğunu bilememektir.

Boğulmak, akışa müdahale edememektir. Karanlıkta boğulurken hiçbir şey yapamamaktır.

Boğulmak, belirli bir aşamadan sonra asıl düşmanın kendinin olduğunu bilmektir. 

Boğulmak, insanları muhatap almanın da almamanın da yük getirdiğini bilmektir.

Boğulmak, umursamanın veya umursamamanın hiçbir şeyi değiştirmemesidir.

Boğulmak, karanlığın gerçekçi bir duruş ve bakış açısı olduğunu bilmektir. 

Boğulmak, var oluşun işkence; yok oluşun özgürlük olduğunu bilmektir. 

Boğulmak, boşversen de boş verdiğin şeyin gerçek olduğunu bilmektir.

Boğulmak, aklını yavaş yavaş kemiren karıncayı bilip çıkaramamaktır.

Boğulmak, biraz çırpındıktan sonra kabullenmektir, pes etmektir.

Boğulmak, algoritmmalara ve belirlenimlere maruz kalmaktır.    

Boğulmak, delirmeyi veya sinirlenmeyi bile becerememektir.

Boğulmak, hayatta acının kaçınılmaz olduğunu bilmektir.

Boğulmak, insanlara cevap verecek gücün kalmamasıdır.

Boğulmak, aptallaştıkça mutlu olan insanları görmektir.

Boğulmak, olanın olması gereken olmadığını bilmektir.

Boğulmak, çırpınmanın beyhude olduğunu bilmektir.

 Boğulmak, istesen de kaçamamaktır.

Boğulmak, sınırlılıktır, muhtaçlıktır.

Boğulmak, kendine yetememektir.