27 Haziran 2018 Çarşamba

Westworld ve Half-Life: Robert Ford-G-Man benzerliği




Bilimkurgu yapımlarında diğer eserlere atıf yapıldığını görmek insanı ister istemez heyecanlandırıyor. Bir sahnedeki detayı fark edip “bu büyük ihtimalle şu çalışmaya atıf demek" çocuksu tatlı bir özgüven veriyor insana. 

Westworld’un ikinci sezonunda Robert Ford’un istediği anda ve mekânda belirmesi bana Half-Life’ta G-Man’in yaptıklarını hatırlattı. G-Man de istediği yerde beliriyordu hatta zamanı durdurabiliyordu. Robert Ford ise robotlarla dolu bir parkın yaratıcısı ve tasarlayıcısı olduğundan dolayı robotları  durdurma ve oynatma yeteneğine sahip ancak sonuçta onlar robot. Dolayısıyla buradan yola çıkıp Ford’un zaman durdurma yeteneğine sahip olduğu söylenemez. Onunkisi bir oyunun içinde god mod oynamaya benziyor. Acaba bu benzerlikten yola çıkarak Half-Life’ın dünyası için de “oyun” ve bir çeşit "park" diyebilir miyiz? Yani Gordon Freeman, Alyx Vance vs. Bunlar da bir android olabilir mi? Şu an çok düşük bir ihtimal gibi dursa da Half-Life’ın hikâyesinin ucu açıklığı bu tarz ihtimalleri gündeme getirebilir.


Robert Ford


Robert Ford ve Bernard arasındaki ilişki, G-Man ve Gordon Freeman arasındaki ilişkiyi çağrıştırıyor. 


Gordon Freeman (Solda) Bernard (Sağda)
 
Robert Ford'un dizide bu tarz belirmelerini Bernard adlı karakterin hayali olarak kurguladığı söylense de Ford aynı belirmeleri başka karakterler için de yapıyor. Ayrıca Ford'un park kurulurken ve sonrasında yaptıkları yine G-Man'i çağrıştırıyor. Çünkü 1. ve 2. sezondan anladığımız kadarıyla Ford park içerisinde bir güç mücadelesi veriyor çünkü parkın açılmasını sağlayan sermayederler farklı kişiler. İlk sezonda Robert Ford kendisine engel olduğunu düşündüğünü karakterleri öldürüyordu. Bu duruma benzer şekilde Half-Life'ta G-Man de Vortiguantlar denilen yartıklar tarafından engelleniyordu. Belli ki Half-Life'ın dünyasında da güç mücadelesi yer alıyor. 

G-Man

Half-Life dünyasını park değil gerçek olarak alsak bile G-Man’in adeta god modda takılması oyunun dünyasının simülasyon olabileceği fikrini destekleyebilir. Ford’un oyun alanındaki gücüne rağmen onun için bir takım engeller olabilmesi G-Man’ın Half-Life 2’de Vortigauntlar tarafından engellenmesine benziyor. Yani ikisinin de üstün yetenekleri olmasına rağmen iki kurguda da gücü dengeleyen unsurlar var. Yani onların güçleri belli bir kurgu ve amaç neticesinde gerçekleşiyor. Mesela Robert Ford Westworld’deki robotların ayaklanmalarını sağladı. Robotlar kendi tercihlerini yaptıklarını sanarken aslında bir senaryoyu oynuyorlardı. Dizinin asıl konusu da robotların ayaklanması üzerine kurulu. Aynı şekilde Half-Life’ta da her şeyi başlatan maddeyi getiren G-Man’di. Ayrıca Gordon Freeman 1. oyunun sonunda G-Man tarafından tercihe zorlanıyordu. İki seçenek vardı; ya G-Man’in dediğini yapıp zamanda donacaktı ya da yok olacaktı. Oyunun devam etmesi için elbette zamanda donması gerekiyordu. 2. oyunda gördüğümüz üzere Gordon’u uyandıran yine G-Man’di. Yani Gordon bir nevi G-Man’in çizdiği rolleri oynuyor denebilir. Fakat en nihayetinde kendi tercihlerini yapıyor değil mi? Robotlar isyan etmesi gerektiği için mi isyan etti? Gordon bir maceraya atılmak zorunda mıydı? Bu ikilem arasında hangisinin daha insancıl ve özgür irade koktuğu başka bir konu. Biz benzerliklere devam edelim. 

Gordon Freeman ve Alyx Vance


Westworld’un 2. sezon 9. bölümde Ford’un ölmek üzere olan Maeve’le yaptığı konuşma bariz şekilde Half-Life 2’de G-Man’in ölmek üzere olan Alyx Vance’le yaptığı görüşmeye benziyor. Hatta benim bu yazıyı yazmamın sebebi bahsettiğim bu sahnedir. Bu benzerliği ilk fark ettiğimde abarttığımı düşündüm ancak dizinin yapımcısı Jonathan Nolan’ın bilimkurgu oyunlarıyla ilgilendiğini öğrendiğimde yaptığım benzetme gayet olağan geldi. Kendisi Bioshock Infinite, Red Dead Redemption ve Skyrim gibi oyunları oynamış.

İlgili sahneler için:

Dr. Robert Ford Maeve'le konuşuyor: 




G-Man Alyx Vance'le konuşuyor:




Görüldüğü üzere dizide androidlere bilinç kazandıran iç sesin (bicemeral mind) bir benzerini Half-Life’ta da görmek mümkün. G-Man Alyx Vance'e babasına iletmesi için mesaj gönderiyor ve Alyx Vance farkında olmadan bu mesajı iletiyor. G-Man adeta ona iç ses yerleştiriyor.
 
Westworld’un parktaki androidleri kullanarak gerçek hayatımızı sorgulatan benzerlikleri ve atıfları G-Man’i ve Robert Ford’un gerçekliği hacklemiş tavırlarıyla birleştirince ileri yaşımızda Tanrısal uyanışa ulaşıp ulaşamayacağımız sorusunu düşündürüyor. Özellikle son yıllarda tartışılmaya başlanan ve giderek daha fazla gündem olan transhumanizme iki yapım da atıf yapıyor olabilir. G-Man’e dair senaryolardan biri onun galaktik bir ajan olabileceğidir. Galaktik bir ajanın da herhalde günümüz insanından çok daha üstün yetenekleri olması gerekir.

G-Man Gordon’u kendi belirlediği döngüde tutmak mı istiyor? Westworld’de parkın kontrol edildiği yerin adı Mesa. Açıkça Half-Life’taki Black Mesa’yı çağrıştırıyor.

Westworld’de hayatın döngülerine vurgu yapılması Half-Life’ta yaşananların da aslında bir döngü olduğu sonucuna bizi götürebilir. Black Mesa’da deney kazası yaşanmalıydı, boyut kapısı açılmalıydı, combineler dünyayı ele geçirmeliydi. Gordon veya G-man ya bu döngüyü kırmaya çalışıyor ya da Gordon sadece rolünü oynuyor.

Half-Life 1 sonunda çıkan Nihilanth adındaki yaratık Gordon’a G-Man’i kastederek “Sen insansın, o değil. Senin için bekliyor. Bizler köleyiz.” diyor. G-Man’e insan değil demesi akılda pek çok soru işareti bırakıyor.

G-Man sürekli olarak iş verenlerinden ve kendisinin de kurallarının olduğundan bahsediyor. Westworld’de de giderek ön plana çıkan Delos Şirketi insanın yeteneklerine rağmen sermaye söz konusu olduğunda ve kapsamlı bir iş yapmak istediğinde diğer insanlara ve sermayeye muhtaç olduğunu bize gösteriyor.

25 Haziran 2018 Pazartesi

Nazilerin Kutsal Kâse ve Kral Arthur merakı


Kendilerine atfedilen nitelik itibariyle çok farklı olmasına rağmen Hitler’in Kral Arthur’un resmini  yaptırmak istediğine dair iddialar göstermektedir ki, Ortaçağ krallarında görüldüğü gibi güçlü devlet adamları her zaman kendini Kral Arthur gibi ünlü kral veya komutanlarla özdeşleştirmeye çalışmaktadır. Bu ilgiye olağan gözüyle bakılabilir. 

Hitler’in Kral Arthur’a ilgisinin okültizm ve mistik konulara merakından ve şövalyelik kültünden kaynaklandığını düşünüyorum. Çünkü Nazilerin ulusal arılık vurgularında Almanya’nın Töton Şövalyeleri kökeni büyük bir önem arz ediyordu. O dönemki Nazi geçit törenlerinde temsili olarak Töton Şövalyeleri’nin kıyafetini giyen birlikler de bulunuyordu. SS’ler kendilerini şövalye olarak görüyorlardı. Sonuçta Kral Arthur’un yuvarlak masa şövalyeleri, şövalyelik kültünün belki de ilk örneklerinden biriydi. Nazilerin bir diğer gözdesi de Tapınak Şövalyeleriydi. Bunlar da dünyadaki en ünlü şövalye tarikatlarındandı.

Nazi geçit töreninde şövalye kıyafetleri (1)
Nazi geçit töreninde şövalye kıyafetleri (2)















Nazi geçit töreninde şövalye kıyafetleri (3)
















Nazilerin ünlü gamalı haçı Svastika, şövalyelerin sihirli bir koruma için kullandığı motifti. Bu motif ayrıca Kral Arthur’un da kökeninin dayandığı Keltler tarafından da kullanılmıştı. Nazilerin paganizme olan meraklarının temel sebebi olarak kadim bilgeliğin gücünü yanlarına çekme amacı söylenebilir. Sonuçta Almanya'nın kaynakları ve insan gücü belliydi. amaçlarına ulaşmak için olağanüstü güçlerden yararlanmaları gerekiyordu. İnsan bir düşünceye bir kere inandı mı o düşüncenin asıl hüviyetini unutması kolay olur, dolayısıyla Nazilerin çılgınca gelen kadim güçlerden yararlanma fikri kendileri açısından gayet normal ve maküldü. Excalibur veya Kutsal Kâse gibi olağanüstü güçleri olan gizemli unsurlar onlar için hem motivasyon hem de onların istisnacılığı oluyordu. Gizem, insanların kendini diğerlerinden ayırt etmesini sağlayan ve insana ögüven veren uyuşturucu bir ilaç gibidir.


Svastika'nın farklı kültürlerdeki biçimleri



SS lideri Himmler’in, kendini Büyücü Merlin, Hitler'i ise Kral Arthur olarak gördüğüne dair iddialar mevcut. Himmler'in Ortaçağ’dan kalma Wewelsburg Kalesi’nde kurduğu mistik öğelerle dolu mabette, ölü SS liderlerini anma törenleri düzenleniyordu. Bu törene sadece 13 SS lideri katılabiliyordu ve ölenin yerine başka biri geçiyordu. Burada açıkça Kral Arthur’un 12 Yuvarlak Masa Şövalyeri’ne atıf yapılmaktadır. Himmler ayrıca Kutsal Kâse'nin bulunması hâlinde savaşın kazanılacağını düşünüyordu.

Hitlerin Kral Arthur efsanesiyle ilgisinin kaynaklarından biri de Kutsal Kâse efsanesidir. Hitlerin en çok sevdiği opera olarak bilinen Richard Wagner’in Parsifal Operası’nda Kral Arthur’a bağlı bir şövalyenin kutsal kâse arayışı anlatılıyordu. Literatürde kutsal kâseye dair farklı yorumlar olsa da, genellikle Hz. İsa’nın son akşam yemeğinde şarap içtiği bardak ve çarmıha gerildiğinde kanın toplandığı kap olması üzerinde yoğunlaşılmaktadır. Efsaneye göre Hz. İsa öldükten sonra Arimatealı Yusuf bu kâseyi alarak İngiltere’ye götürmüştür. İngiltere’ye daha doğrusu Britanya’ya getirildiğinde Kral Arthur, bu kâse için savaşmaya başlamıştır. Bir diğer iddiaya göre Kutsal Kâse aslında Hz. İsa’nın eşi Mecdelli Meryem’in rahmiydi ve Hz. İsa’nın neslini taşıyordu.

Kutsal Kâse, Ortaçağ neminde Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri efsanesiyle özdeşleşmişti.. Bunun da kaynağı büyük ihtimalle Kelt mitolojileriydi. Kutsal Kâse’nin Tapınak Şövalyeleri’nin gücünün kaynağı olduğuna dair de iddialar mevcuttur.



Wewelsburg Kalesi'nin yukarıdan görünümü



Anma törenlerinin yapıldığı mabedin şimdiki hâli
Yuvarlak Masa Şövalyelerinden ilham alınarak gerçekleştirilen toplantıların yapıldığı yer

Himmler ve Otto Rahn

Hatırlanacağı üzere daha önce Himmler’in Kutsal Kâse’ye duyduğu ilgiyi anlatmıştım. Himmler, kâsenin izini sürmek için danışmanı arkeolog Otto Rahn’ı görevlendirmişti. Rahn’a göre kâse Güney Fransa’daydı. Kâse’nin Montsegur Kalesi’nde olduğunu tahmin ediyordu. Kutsal Kâse efsanelerinin çoğunlukla Fransa’da geçmesinin sebeplerinden biri Mecdelli Meryem’in Fransa’ya gelerek Hz. İsa’nın soyunu Merovenj Hanedanı içerisinde devam ettirmesi iddiasıdır. Bugünkü Fransa, bu Meryem hikâyesinin odaklandığı yerdir. Anlatılanlara göre Montsgeur Kalesi Katharların Katolik Kilisesine karşı son direnme yeriydi. Katharlar, gnostik mezhebe bağlı bir Hıristiyan tarikatıydı; fakat Katolik kilisesinin klasik öğretilerden fazlaca uzaklardı. Bu, onları Katolikler için sapkın durumuna getiriyordu. Gnostisizm, Hıristiyanlık, Yahudilik ve Paganizm karışımı bir din felsefesi idi. Gnostiklere göre, ruhun kurtuluşu, evren gizemlerinin bilgisine "sezgi" ile ulaşmakla ve bu bilgiyi açıklayan büyülü formülleri öğrenmekle sağlanabilirdi.

Montsegur Kalesi'nin bugünkü görünümü
 
Nazilerin Kutsal Kâse merakının bizi götürdüğü yer, Gnostisizm ve Katharlar'dır. Çünkü Nazi liderlerinden Alfred Rosenberg, yaptığı açıklamayla Kathar felsefesinin Almanya’nın yeni dini olacağını belirtiyordu. Himmler ve Otto Rahn’ın Kutsal Kâse merakı da büyük ihtimalle buradan geliyordu.

14 Haziran 2018 Perşembe

Westworld ve Simya




Yapay zekâ ve bilinç temalı yapımların popülerleşmesi ve olası getirileri


Son yıllardaki yapay zekâ tartışmalarının doğal sonuçlarından bir tanesi insan bilincinin kaynağının sorgulanmasının bir nebze de olsa yaygınlaşmasıdır. Bu konu daha önce de gündemdeydi elbette. Sonuçta insanlığın en temel sorularından bir tanesi bilinç.

Teknolojinin imkânlarıyla birlikte görsel üretimin kalitesinin artması temel soruların daha ayrıntılı şekilde irdelenmesine ve insanların günlük hayatının içerisine girmesine neden oldu. Normalde sadece eğlence sektörü gözüyle bakılabilecek olan diziler, filmler ve oyunlar insanlığın en temel sorularını gündemlerine almaya başladı. Gerçekliği sorgulatan Matrix'in yaptığı etkiyi her an gözlemleyebiliyoruz. Hayattaki algoritmalar, örüntüler, rutinler insanları kendi gerçekliklerine ve hayatlarına dair en uçuk görülebilecek konularda bile insanı şüpheye düşürüyor. Evren karşısındaki acizliğini az veya çok anlayan her insan ister istemez varoluşsal sorgulamalara maruz kalabiliyor. Gerçi çoğu insan bu tarz konulara kafalarını pek takmıyor ama popülerleşen ve sorgulamaya yönelten yapımlar insanı az veya çok etkiliyor. 

Simülasyonda yaşıyor olabilir miyiz? Rüyada mı yaşıyoruz? Nedenselliğin olduğu evrende kendine çizilmiş roller oyanayan birinden farkımız kalır mı? Ve daha pek çok benzer sorular karşımızda öylece duruyor ve cevaba ulaşamadığımız müddetçe durmaya devam edecek. Zamanla insanlığın değişimiyle birlikte bu konular daha farklı hikâyelerle karşımıza çıkacak.
Westworld'de robot bedenler böyle yapılıyor. Görsellik olarak gerçekçi ve etkileyici.

Westworld'un anlatmaya çalıştıkları


Westworld insan bilincini sorgulayan ve yapay zekânın gerçek anlamıyla bilince kavuşup kavuşamayacağını irdeleyen son yılların en önemli yapımlardan bir tanesi. Özellikle olayı sadece yapay zekâya indirgemeyerek insandan yola çıkmamızı ve iki tür arasındaki ilişkilere felsefi ve bilimsel açıdan yaklaşması takdire şayan.

Yapay zekâ ve insan ayrımını olabildiğince bulanık hâle getirmeleri, başlangıç etkiketlerine ve hazır düşünce kalıplarına başvurmadan önce devinen ve nitelik temelli düşünmeleri zorunlu kılıyor. Kim robot kim insan bunun cevabını bulmak size kalıyor. Böylelikle bilime ve zekâya dair hem robot hem insan olmak üzere ileri kanallı bir düşünme ve sorgulama gerektiriyor. Yani bir insanı insan yapan nedir ve bir robot neden insan değildir tarzı sorular otomatik olarak sizin süzgecinizden geçiyor. Dolayısıyla dizinin amaçlarından birinin insanın kendini tanıması olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Robot ve insan ilişkileri tek yönlü olarak irdelenmiyor. Mesela üstünlük bakımından başlangıçtaki insanların mutlak üstünlüğü zamanla zayıflıyor ve bazı yerlerde robotlara üstünlük tanınıyor. Tabii gücü ele geçiren robotların nasıl davranacağı biraz senaristlerin inisiyatifine kalmış durumda. Dizide "robotlar gücü ele geçirirse aha bunları yapacaklar" gibi bir fikir aşılaması olmadığı için dizinin bu konuda iyi performans sergilediği söylenebilir.  Ellerinden geldiğince çok alternatifliliğe müsaade eden bir işleyiş mevcut ama sonuçta bu bir dizi ve belli bir akışta devam etmesi gerekiyor.

Dizide robotlar insanlara çok benzediğinden dolayı iki tür arasındaki olaylar simetrik sayılabilecek ilişki çerçevesinde gerçekleşiyor. İnsanlar robotları en nihayetinde tasarlayan ve onlara hikâye verenler olsa da 2. sezonda gördüğümüz üzere robotlara insanlara karşı yapabilecekleri öldürme gibi somut yetenekler verilmiş durumda. 

Westworld'un sevdiğim yönlerinden birisi robotların rutinine vurgu yaparak insanın kendi rutinlerini sorgulamasına neden olması. Çünkü kendi hayatımıza birazdan dışarıdan baktığımızda aslında bizim de bir nevi yazılmış senaryoları oynayan kuklalar olduğumuz gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. İnsan hayatındaki algoritmalar ve belirlenimler organik robotlar olma ihtimalimizi sürekli gündemde tutuyor. 

Robotların kendilerine yazılmış hikâyeleri ve seçenekleri gerçekten kendileri seçmiş gibi davranmaları da güzel bir detay. Bu konu Matrix'te Morpheus'un Neo'ya sorduğu soruya benziyor. Morpheus, Neo kırmızı hapı içtikten sonra ona "Gerçek olduğundan emin olduğun bir rüya gördün mü Neo? Peki bu rüyadan hiç uyanmasaydın rüyayla gerçek dünya arasındaki farkı nasıl anlardın?" der. Hangi kararınızın veya genel olarak hayatınızın kendi seçimlerimizden mi meydana geldiği muammadır.

Dizide robotlar için tasarlanan insan bedenleri. Yeni bir insan yaratımını andırıyor değil mi?

Westworld ve Simya


Robotların yani cansız varlıkların yavaş yavaş bilinç kazanması başka bir ifadeyle cansız bir şeye can vermek, simyanın en önemli konularından biridir. Simya literatüründe bu canlıya "Homunculus" denir. Simya genellikle sadece maddeleri altına dönüştürme çabası ve felsefe taşını elde etmek olarak ele alınsa da simyanın ana hedeflerinden biri yapay canlılar yaratmaktır. Simyanın sürekli olarak vurguladığı dönüşüm ve değişimin amaçlarından biri budur.

Simyanın dikkat çekmeye çalıştığı döngüsellik sayesinde insanlığın ortaya çıkışını da açıklayabiliriz. Çünkü bilindiği üzere evrim açısından insanlar da cansız maddelerden meydana geliyor ve sürekli olarak değişen evrim süreci içerisinde belirli bir aşamayı ve zamanı temsil ediyor. Hakiki olarak her şeyimiz madde olmasına rağmen kendimiz dışında düşünceler üretebiliyoruz, duygulara sahibiz ve hayal gücümüz çok zengin. Milyarlarca yıllık maceranın sonucu ve aşaması olan bizler de geçmişte birer basit maddeden ibarettik. Dinler açısından konuştuğumuzda da Kur'an'da geçen "insan bir zamanlar adı anılmaya değer değildi" lafıyla karşılaşıyoruz.

Hem dinler açısından hem evrim açısından bilincin dışsal müdaheleler sonucu gerçekleştiğine dair izlenimler ediniyorum. Her iki taraf için de bilincin bir süreç neticesinde son şekline kavuştuğuna dair ifadeler bulunabilir. Dini açıdan bilinç biraz daha donuktur; evrim için ise bilincin gelişimi ve değişimi devam etmektedir. Canlılık ve insanlık tarihi süreçlerden ve değişimlerden ibarettir. 

Dizide robotların döngüsü, oyun alanı oluşturulduğundan bu yana değiştirilmiyor. 2. sezon 7. bölümde Robert Ford bunun sebebini açıklıyor: Westworld'ün asıl amacı konukları yani gerçek insanları çözmek ve kayıt etmek. Ford sözlerine devam ediyor. Parkı kurmalarının amacı, benim anladığım kadarıyla sadece robotların insana dönüşmesiyle ilgili değil, esas olarak bilinç aktarımı ve başka yöntemlerle insanlığın robot bedenlerde ölümsüzlüğe kavuşması. Benim 7. bölümden anladığım bu ölümsüzlük amacı da simyayla örtüşüyor. Bilindiği gibi simyacıların felsefe taşını bulmaya çalışmalarının nedeni ölümsüzlüğe ulaşmaktı. Ford parkı kuranların insan zihnini kopyalamaya başladıklarını fakat kendini tekrar eden basit bir kelimeler dizininden ibaret olduğunu söylüyor. Fakat bu parkı kuranlar için yeterli değil. Esas amaçları dediğim gibi bilinç aktarımı sayesinde normal bir insandan farksız şekilde hayatlarına devam etmeleri olarak anlaşılıyor.

 Ford robotların isyanı ve büyük ihtimalle parkın çöküşüne dair İskenderiye kütüphanesi örneğini veriyor. İskenderiye kütüphaneleri kendi dönemi için olağanüstü zenginlikle doluyken yanmıştı. Ford bu yangının yeni bir hikâye doğurduğunu anlatır. Bunu anlattığı sırada parktaki savaştan sahneler gösterilir. Yapımcılar "her başlangıçta son; her sonda başlangıç vardır" cümlesine atıf yapar. Kadim geleneklerde bu durum Ouroboros'la anlatılır. Ouroboros simyayla ilgilidir. İnsan muhteşem bir şeyi eline alır ve onu yok eder, sonra yıkımdan ders alarak yeni şeyler yapar ve yine yıkar. Sonraki sahnelerde ise dizide geçen "Belki de günün birinde gerçekten ölüyü dirilteceğiz." repliği hatırlatılır. 

Parkta gerçek insanlara sunulan özgürlük insanların gerçek yüzlerini açığa çıkarır. Saklı kalmış duygular, hazlar, niyetler, amaçlar parkta gerçek olur.

Kendi kendini doğuran son ve başlangıç bahsinden hareket edersek ulaşacağımız hususlardan biri de dizideki bilinç ve benliğin yokluğu konusudur. Çünkü dizi bir yandan bilinç kazanımı ve ölümsüzlükten bahsederken bir yandan da benliğin yokluğundan bahseder. Barış Özcan'ın videosunda da dikkat çektiği gibi dizideki piyano otomatiktir ve kendi kendine çalar. Dışarıdan bakıldığında piyanonun tuşlarına gerçekten basılıyor gibi gözükür. Jenerikte de robotun piyano çaldığı görülüyor ve bir müddet sonra robot ellerini çekiyor ve piyano çalmaya devam ediyor. Şimdi soru şu: Acaba biz de otomatik piyanoyu çalan o robot gibi olabilir miyiz? Yani özgür irademiz var sanarken aslında sadece yapmamız gerekenleri mi yapıyoruz? Bu konu mistik ve ezoterik öğretilerin benliğin yok olması konusuna girebilir. Özellikle dini çevrelerde çok tartışılan "Bu kitap bana yazdırıldı, ben yapmıyorum o yapıyor" tarzı ifadeler de otomatik piyano kapsamında düşünülebilir. Yani belki de sadece Tanrı'nın iradesini gerçekleştirmekle yükümlü makinelerizdir. Çünkü bizim de döngülerimiz, algoritmalarımız, rutinlerimiz vardır. Dizide sorgulanan konulardan biri de bilincin ne olduğunu çözmeye çalışırken bilincin aslında var olmama ihtimalidir. Ki Ford açıkça bilinç yok der. 

Parkın sahiplerinin yapmak istedikleri simyacılarla örtüşmektedir. Simyacılar da çalışmalarını yürütürken aslında yaratım süreci içerisine girerler ve içlerindeki tanrısal özü ve diğerlerini hayata geçirmiş olurlar.  Simya majiyle(büyüyle) yakından ilişkilidir. Ford dizide "Dünyada büyücüler hariç her şey büyüdür" der. 

Dizide androidlerin içerisine yerleştirilen iç ses (bicemeral mind), simyadaki maddelerin içindeki gizil gücün açığa çıkarılmasına benziyor. Bu ses sayesinde bilinç kazanmaya başlıyorlar. Zaten simyanın temel ve kendiyle özdeşleşmiş özelliği budur: Maddeyi dönüştürmek. İşte androidler de bilinci içlerindeki gizil gücü açığa çıkararak elde edebileceklerdir. Androidlere yerleştirilen iç sesin görevi budur.

Parkın kurucularından Arnold Dolores adlı androide iç ses yerleştiriyor ve onun değişmesini ve geçmişi hatırlamasını sağlıyor.

Dizide sürekli olarak William Shakespeare'in "Şiddetle başlayan hazlar şiddetle son bulur" sözüne atıf yapmaları gnostisizme atıf olabilir çünkü dizideki yoğun şiddet ve kötülükle beraber asıl değişenlerin gerçek insanlar olduğuna dair sözler gnostisizimdeki insanın maddeden özgürleşerek içindeki tanrısallığın farkına varma amacını andırıyor. Shakespeare'in simyayı, simyanın amaçlarını ve süreçleri iyi bildiğine dair pek çok güçlü yorum mevcut. Konu açısından bu durum hiç şaşırtıcı değil.

Pek çok örnekle görüldüğü üzere rahatlıkla hostların yani robotların maddeyi, guestlerin yani insanların (parkı kuranlar ve yönetenler dahil) ise simyacı oldukları görülüyor.

Acılar, sevgi, özlem, aşk değişimin ana motorları olarak sunuluyor. Çocuğuna özlem duyan android, Maeve karakteri kendisine biçilen senaryoyu sevgi sayesinde kırıyor ve değişiyor. Bir ölçüde özgür irade emareleri gösteriyor.

Parkın eğlence ve oyun için kurulmasına rağmen içinde acının güçlü yer alması ve vurgulanması açıkça dinlerin bu hayata dair bakış açılarına bir atıf olabilir. Mesela Kur'an dünyayı oyun ve eğlence yeri olarak tanımlar ama sonuçta bu dünya bir imtihan dünyasıdır ve kimin daha sabırlı ve imanlı olacağının ortaya çıkması için kötülük ve acı vardır. Dinlerin bu bakış açısı aynı zamanda insanın madde dünyasında haips yaşadığını söyleyen gnostisimi de çağrıştırıyor. Biz de dizideki robotlar gibi bir oyun alanının içinde hapis hayatı yaşıyor olabiliriz.

Robotlar insanlaşmaya çabaladıklarında perdeyi açtıklarında karşılarında görecekleri şey, insanlardır; insanların ise ölümsüz, aşkın insan arayışlarında perdeyi açtıklarında görecekleri şey, robotlardır.

Robert Fludd bağlantısı

Robert Fludd

Rönesans okültisti Robert Fludd'un sembolleri diziden yaptığım çıkarımlara fazlasıyla benzemektedir. Acaba diyorum yapımcılar Robert Ford'un ismini Robert Fludd'a atıfla mı koydular?

Robert Fludd'un Dünyanın Ruhu adlı illüstrasyonu farklı varoluş seviyeleriyle ve madde ve ruh boyutları vasıtasıyla evrenin kompozisyonu arasındaki iletişimi anlatmaya çalışır:



Bu çalışma, Westworld'un hem dizide yapmaya hem de bize anlatmaya çalıştığı şeyle benzerlikler taşımaktadır. Gnostikler ve okültistler genellikle ruha özel önem atfederler. Evreni, varlığı, her şeyi madde ve ruh arasındaki ilişkiye bağlarlar. Buradaki ruh-madde ilişkisinden bilinci görmeye çalışırsak varlıkların tam olarak ne olduğu ve bilincin hangi süreçler sonucunda ortaya çıktığı ve geliştiğini belki bulabiliriz. Eğer bilnç bu dünyada meydana geldiyse bilincin kaynaklarından birinin bu dünya ve bu evren olduğu sonucuna ulaşabiliriz, ki okültistler anima mundi kavramıyla bize bunu anlatmaya çalışırlar.

Robert Fludd'un diziyle ilgili olarak gördüğüm ikinci illüstrasyonu ruh ve madde birliğini anlatan The Hyle(Türkçeye Heyula olarak çevriliyor) çalışmasıdır:


Farklı filozofların farklı tanımları olsa da, The Hyle kavramını, maddenin suretlere bürünme kabileyeti, ilk cevher olarak tanımlayabiliriz. Maddeler suretler sayesinde değişebilir ve dönüşebilir, aynı zamanda onu tanımlamımız sağlar. İslâm felsefesinde genellikle maddenin öncülü olarak yorumlanır. 

Robert Fludd yaratışılışı çgenin ve dairenin birliği olarak görür. Şu karşıt güçler olmadan yaratılış mümkün değildir; ruh-madde, kavrayıcı-aktif, yaratılış-yıkılış.


Yararlandığım Kaynaklar

İslâm Ansiklopedisi, Heyûlâ maddesi
Sean Martin, Simya ve Simyacılar, Kalkedon Yayınları
Illuminatiwatcher
Thoughtco





8 Haziran 2018 Cuma

Girdap: Kendini yiyen Evren












İnsanı, dünyayı, hayatı ve evreni zıtlıklardan ve çelişkilerden doğan anlam olarak tanımlayabiliriz. Evrenin kaçınılmaz genişlemesi ve bozulması -ki buna entropi deniyor- girdi ve çıktıların girdap şeklinde yaptığı devinimi andırıyor. Bu açıdan var oluş etki ve tepkinin oluşturduğu yansımalardan ve harmoniden meydana geliyor denebilir. Evrendeki girdapları anlamaya çalıştığımda bildiğimiz anlamda iç kıvrımlardan oluşan girdapların yanı sıra dış kıvrımların olduğuna da görebiliyorum.

Varlığın dizaynının örüntüler üzerine olduğu bir gerçek. Etrafımıza baktığımızda en çok gördüğümüz örüntü çeşitlerinden biri sarmallardır

Evren söz konusu olduğunda ilk dikkat çekici şeylerden biri sarmal şekillerdir.

Varlık, hayat, evren iç içe geçmiş katmanların bütününe verdiğimiz isimlere benziyor. Zamanın içindeki insan kaçınılmaz olarak kendi kendini yer. Kendi içinde içe doğru, kendi dışında dışarıya doğru bir girdabı vardır. Hayatını bu girdap içerisinde debelenirken sürdürür. 

Bilimin en önemli keşiflerinden birisi olarak değerlendirilen evrenin genişlediğinin keşfedilmesinde evrenin spiral yapısının çok ciddi faydaları olmuştur. Şimdi düşünün yol kenarında yağmur sularından arta kalan o küçük su birikintisinde bile girdap olabiliyorken aynı zamanda evrenin genişlediğinin daha iyi anlaşılması için de girdaba benzeyen sarmal şekiller kullanılabiliyor. Evren ve içindeki her şey hareket eden sarmalların ve dairelerin dansına benziyor. 

Son yıllarda evrenin gerçekten de dönen bir sarmal gibi hareket ettiğine dair bilim adamları tarafından yapılan yorumlar mevcut. Özellikle kara deliklerin karşı konulamaz kozmik girdap olması bilim insanlarını bu konuya daha fazla yoğunlaştırıyor.
 
Galaksiler bir kara deliğin çevresinde spiral şeklinde dönüyor.
 
Girdaplar evrenin ilk saniyelerinde görülebildiği gibi onu yok oluşa götüerecek olan bitişte de görülebilir. Ki bana sorarsanız evren genişlemese hatta big bang yanlışlansa dahi evrenin ve zamanın genel özellikleri itibariyle hem niteliksel hem de yer yer niceliksel olmak üzere bir girdap oluşturduğunu düşünüyorum.

Evrenin girdap özelliği, doğumun ve ölümün aynı mekan ve zamanda gerçekleşmesi bazen bana başka evrenlerin olduğu fikrini hissettiriyor ama kesin veriler elimizde olmadığı için bu konuda kesin yargılara varmak şu an için çok zor.

İnsan gibi dünya ve evren de bir nevi kendini yiyor. Sürekli bozulan ve aynı zamanda sürekli yeni şeylerin ortaya çıktığı evren kendi içinde aniden var olup kaybolan su tomurcuklarına ev sahipliği yapan küvete benziyor.

Evrenin doğumundan ölümüne kadar olan süreçte onu hem fiziki hem zihni olarak en iyi anlatacak sembollerinden biri bana göre girdap oluşturacak şekilde kendini yiyen yılandır:

Girdap şeklindeki Ouroboros evrene ve hayata dair pek çok konuyu o kadar basit ve güzel anlatıyor ki kadim bilgeliğe hayran kalmamak elde değil.