9 Eylül 2019 Pazartesi

Kur'an'ın Evren ve Dünya anlatımındaki hatalar


Kur’an eğer Tanrı kelamıysa dünyayla ve evrenle ilgili doğru bilgiler vermesi gerekir. 

Kur'an bu kıstası kesinlikle karşılamıyor. 

Kur’an’a baktığımızda dünyaya ve evrene dair sürekli hatalı bilgiler verildiğini görüyoruz. Kur’an, bugün çocuklar için hazırlanan bilim kitaplarının bile yanına yaklaşamayacak bir içeriğe sahip. Daha açık söylemek gerekirse Kur’an’ın dünya, güneş sistemi ve evren anlatımı bugünün bilgileriyle karşılaştırıldığında ilkeldir ve saçmadır. Dolayısıyla bu konu, Kur’an’ın Tanrı kelamı olmadığının en önemli ispatlarından biridir.  

Konuyla ilgili ayetlerden anlaşıldığı üzere Muhammed kendi dönemindeki bilgilerin doğru veya yanlış olup olmadığını bilemeyecek kadar dünyaya ve evrene yabancıdır. O dönemde yaşayan sıradan ve bilgisiz bir insan için anlaşılabilir olan bu durum, Kur’an Tanrı kelamı olarak sunulduğunda kesinlikle kabul edilemez bir hâl alır.  

Kur'an'daki cahillikleri gördüğümde gerçekten çok üzüldüm. 21. yüzyılda hâlâ Kur’an’ın Tanrı kelamı olduğuna inananların olması ve üstüne üslük bu kitapta bilimsel mucize aranması insanlık için acıklı bir öykü.  Bu yüzden Kur'an'daki hatalara geçmeden önce yaygınlık meselesini değinmek istiyorum. 

Bunca hata ve çelişkiye rağmen Kur'an'ın ve İslâm'ın neden hâlâ bu kadar inananı var? 

Tanrı’dan geldiği iddia edilen kitapların içinde yer alan açık hatalara rağmen insanların hâlâ o kitaplara inanmasının altında yatan nedenleri irdelediğimizde karşımıza çıkan etkenleri şöyle özetleyebiliriz: 

* İnsanlar genelde zihinsel ve fikirsel konfor alanlarından kurtulmamak için direnç gösterir.

* Varoluşsal sorular karşısında dinlerin verdiği kesin cevaplar, belirsizlikten korkan insanlar için vazgeçilmezdir.

* Dinlerin insanlara sunduğu ödül-ceza sisteminin cezbediciliği insanların zihnini kör eden ve zincirleyen etkiler yapar.

* Bir kitaba en başta “kutsal” veya “Tanrı kelamı” gibi olağanüstü sıfatları yakıştırmak insanlar için aşılmaz fikirsel duvarlar inşa etmektedir. 

* Din olmadan hayatın boş ve anlamsız olacağını düşünen insanlara baktığımızda bu kişilerin kutsal denilen kitaplarda hangi hata yer alırsa alsın bir şekilde açıklama bulduğu görülmektedir. Bu durum, hayatla ve kendisiyle ilgili çeşitli endişeleri olan insanları dinde tutan psikolojiyi ortaya çıkarmaktadır. Bu maddeyi ödül arzusuyla birlikte düşündüğümüzde, ortada manevi çıkar olduğu görülmektedir.  

* Manevi çıkarın yanı sıra bazı dindarlar dinden maddi çıkar da kazanmaktadır.

* İçinde doğulan toplumun değerleri bazı insanlar için sorgulanmaya gerek duyulmayan hususlardır.   

Kur'an'dan bilimsel mucize çıkarabilen insanlar

Son yıllarda bilimi az veya çok bilen birtakım Müslümanlar, “Kur’an’da bilimsel mucize” veya “Kur’an bilimle çelişmez” gibi söylemlerle yoğun bir propagandaya girişmeye başladılar.   

Eğer siz Kur’an gibi bir kitabın Tanrı kelamı olduğuna inanırsanız, normal olarak o Tanrı tarafından yaratıldığını düşündüğünüz doğayla, Tanrı’nın gönderdiği kitap arasında çelişki olmayacağını düşünürsünüz. Peki, Kur’an’ı okuduğumuzda bu düşünceyi onaylayan bir manzarayla karşılaşıyor muyuz? Kesinlikle hayır. Bu yazımın çıkış noktasını tam olarak bu gerçek oluşturuyor. 

Her şeyi yarattığı iddia edilen Kur’an’ın Tanrı’sının doğayı anlatırken yaptığı hataları insanlara anlatmanın bir insanlık görevi olduğunu düşünüyorum çünkü Kur'an doğayı bilmemesinin yanı sıra ayrımcı, kinci ve düşmanlaştırıcı bir kitaptır.  

Açıkçası Kur’an’da dünya ve evrenle ilgili bilimsel hataları anlatacağım bu yazıyı yazarken bu kadar çok hata bulacağımı düşünmüyordum. Bazı ayetleri önceden biliyordum elbette (İslâm’ı terketmemin altında yatan etkenlerden birisi bu ayetlerdi) fakat yazı için bu konuya biraz daha eğildiğimde beni hayretler içerisinde bırakan bir manzarayla karşılaştım. İşte o zaman bir kez daha anladım ki, yıllardır yalanlarla uyutuluyormuşuz.  

Bugünkü gözlemlerle defalarca doğrulanan en basit bilgileri bile bilmeyen fakat buna rağmen birileri tarafından hâlâ içinde bilimsel mucize olduğu söylenip "Tanrı kelamı" olarak insanlara anlatılan bir kitapla karşı karşıyayız.  

Bilimi ve Kur'an'ı bilen bir insan Müslüman kalabilir mi? 

Bilimi ve Kur’an’ın içeriğini bilen, kendisini kandırmayan, psikolojisi yerinde olan ve samimiyetle gerçeği öğrenmeyi isteyen bir kişinin "Kur'an bilimle çelişmez." demesi ve Kur’an’ı Tanrı kelamı olarak görmesi (iki istisnası var) imkânsız.  

Kur'an ve sağlam bilimsel bilgiler arasındaki uçurumu bilmesine rağmen hâlâ Müslüman kalabilen insanları iki madde hâlinde özetleyebiliriz:  

1. "Kur'an bilimle açıkça çelişmektedir ama ben yine de Müslüman kalmayı seçiyorum. Çünkü Tanrı/Allah o dönemin toplumuna o dönemin bilgileriyle seslenmiştir."  

Tarihselcilik bu fikre örnek olarak verilebilir çünkü onların Tanrı mesajından beklentileri diğer dindar kitleye nazaran daha farklı.  

2. "Kur'an bilimle çelişmektedir. Yanlış olan bilimdir." 

Bunu diyenler genelde bilimi bilmeyen, daha içine kapanık ve tutucu kesim oluyor.  

Bilgili insanları sorumluluğa davet ediyorum 

Ben eminim ki, astronomik konuları iyi bilen bir kişi Kur’an’ın evren ve dünya anlayışının ne kadar saçma olduğunu benden çok daha iyi açıklayacaktır fakat internete, televizyona ve basılı kaynaklara baktığımızda Kur'an'ın gerçeklerini ortaya koyan çok zayıf bir içerikle karşılaşıyoruz.  

Peki, gerçek Kur'an'ı anlatan yayınların azlığı ortadayken Kur’an’ı Tanrı kelamı olarak sunanlar ve böylesine bir kitaptan 'bilimsel mucize' çıkararak insanları kandıranlar ne yapıyor? Bu saydığım platformların hepsinde arz-ı endam ediyor. Göz göre göre insanlarımız kandırılıyor. Neredeyse her tarafımız Kur’an’dan bilimsel mucize çıkaracak kadar yüzsüzleşmiş ve sahtekarlaşmış tiplerle dolu. 

İşte ben bu noktada bilgili insanlara çağrıda bulunmak istiyorum: Lütfen, insanımızı çepeçevre saran yalan rüzgarlarına karşı insanlara Kur’an’ın gerçeklerini anlatın. İnsanları Kur’an konusunda uyarın çünkü Kur’an olduğu yerde sakince duran bir kitap değil; son derece ilkel, pek çok insanlık suçu işleyen ve bunlarla övünen, düşmanlaştırıcı ve ayrımlaştırıcı bir kitap.  

Kur'an'ın her şeyi yarattığı iddia edilen Tanrı'sı pek çok ayette açıkça görüldüğü üzere insanlık suçu işliyor ve  bu suçlarla övünüyor. Kur'an gerçeklerinin insanlara anlatılması işte bu yüzden çok önemli. 

Kur'an'daki kötücüllüğü anlamak istiyorsanız şu yazıma bakabilirsiniz: İşlediği İnsanlık Suçlarıyla ve Kötülükle Övünen Kitap: Kur'an

1. Kur'an'da Dünya ve Evrenle ilgili ayetlerin amacı 

Dünya ve evrenle ilgili ayetlere bakıldığında Kur’an’ın amacının bilimsel bilgi vermek olmadığı görülmektedir. Kur’an bu ayetlerde, esas olarak insanları tek yaratıcı olduğunu söylediği Allah’a inanmaya çağırmaktadır. Bilimle ilişkili denebilecek hemen hemen bütün ayetlerde bu bakış açısı rahatlıkla görülmektedir.[1] Bu amacı gerçekleştirmek adına Kur’an’ın kullandığı bilgi havuzu ise kendi döneminde diğer insanların da bildiği Mezopotamya'daki birikimdir. Bu havuzda Sümer, Babil, Akad ve Tevrat anlatıları yer almaktadır.  

Kur’an insanları imana çağırırken bu amacını Allah’ın gücünü ve kudretini göstererek yapmayı planlar. İnsanlara Allah’ın gücünü anlatırken hem ihtişam hem de şükran duygusu oluşturmaya çalışır. Kur’an’da geçen “Bilmez misiniz?”, “Görmez misiniz?” tarzı ifadelerin asıl maksadı da budur. Bu ayetler bazılarının iddia ettiği gibi bilime ve sorgulamaya teşvik etmekten ziyade insanları Allah’a iman etmeye ve tevhide çağırmaktadır. Bir kişi Allah’a ve Muhammed’e inanmadığı takdirde onun bilimsel/entelektüel faaliyetinin hiçbir önemi yoktur.  

Bakara Suresi 164. ayet anlattıklarımın güzel bir özeti niteliğinde: 

“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın yukarıdan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde, diriltip de üzerinde deprenen hayvanları yaymasında, rüzgarları değiştirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllı olan bir topluluk için elbette Allah'ın birliğine deliller vardır.” 

2. Kur’an’daki bilgiler kendi dönemi için bile ilkel sayılabilir 

Özellikle Kur’an’dan ‘bilimsel mucize’ çıkarmaya çalışan güruhun benimsediği taktiğin aksine Muhammed’in yaşadığı dönem insanlık tarihi açısından çok geç bir dönem değil. Kaldı ki  Kur'an'ın kendi dönemindeki birikimi kullandığını söyledim ama Muhammed’in aktardığı bilgiler zaman zaman kendi döneminden bile geri kalır vaziyette.  

Kur’an, basit, kısa ve açık anlatımla, kendinden önceki efsanevi ve mitolojik unsurları aktarmaktan başka pek bir şey yapmıyor. Sadece, bu bilgileri verdikten sonra şu fikri ekliyor: “Bakın insanlara bunca nimet verilmiş, gökler ve yer insanlar için hazırlanmış; öyleyse bana inanın, tek olan Allah’a iman edin; ahiret var, sorgu var.”  

İndiği dönemi bahane ederek Kur’an’ı kurtarmaya çalışanları yanlışlayacak şekilde biliyoruz ki, Kur’an’dan binlerce yıl önce gökyüzüyle ilgili çalışmalar mevcut. İnsanlar imkânları el verdiğince gökyüzüyle ilgili o dönem için ileri denebilecek seviyede çalışmalar yapmışlar. Bu noktada, Muhammed’in kendi dönemindeki bilgileri gerçekmiş gibi aktarmasıyla örtüşen tabloyla karşılaşıyoruz: Muhammed gökyüzünü ve yeryüzünü bilmediği gibi dünyanın diğer yerlerinde kendisinden önce bilinen bilgileri de bilmiyor. Böylelikle Kur’an'ın kendi dönemi için bile ilkel bir kitap olduğu bir kez daha onaylanıyor. 

3. Kur'an'ın evren anlayışının temelleri

Kur’an’ın ortaya koyduğu kozmolojiyle günümüz bilgilerinin uyuşması mümkün değildir çünkü Kur’an’ın evreni tanımlamada kullandığı temel yaklaşım en baştan hatalıdır. Örneğin Kur’an’ın evreni tanımlamak için anlattığı 7 kat gök düşüncesi eski dönemlerden beri bilinen, günümüzde geçerliliğinin olması mümkün olmayan ilkel bir düşüncedir. Kur’an, ayrıca eski dönemlerde olduğu gibi yere (yani dünyaya) büyük önem verir. Gök ve yer ilişkisi söz konusu olduğunda Kur’an sürekli olarak “gökler ve yer” tabirini kullanır. 

Muhammed’in gerçek sandığı Mezopotamya kozmolojisinin kökeni diyebileceğimiz Sümerler’deki evren anlayışı şöyleydi: 

“1) Başlangıçta ilksel deniz vardı. 2) İlksel deniz gök ile yerin birliğinde oluşan kozmik dağı vücuda getirdi.  3) An (gök) eril, (yer) dişildi. Onların birleşmelerinden Hava Tanrısı Enlil doğdu.  4) Hava Tanrısı Enlil yerden göğü ayırdı ve babası An göğü ele geçirirken Enlil annesi Ki’yi ele geçirdi. Enlil ile annesi yerin birleşmesi evrenin düzenlenmesini, insanın hayvanların bitkilerin yaratılışı ve uygarlığın kuruluşunu başlattı."[2] 

"Sümerlerde evrenin temel öğeleri yeryüzü ve gökyüzüydü; gerçekten de evren sözcüğünün karşılığı, ‘yer-gök’ anlamına gelen bileşik bir sözcük olan anki sözcüğüydü. Yeri düz, yassı bir disk olarak, göğü ise üstten ve alttan kubbe biçiminde katı bir yüzeyle örtülü çukur bir yer olarak düşünüyorlardı... Sümerler başlangıçta ilksel denizin olduğu sonucuna vardılar; denizi ilk neden ve harekete geçirici olarak gördükleri ve uzay ve zamandan önce ne olduğunu kendilerine asla sormadıkları anlaşılmaktadır. Bu ilksel deniz içinde kubbeli bir göğün düz yerin üstüne konup onunla birleşmesinden doğan evren “gök-yer” biçimde doğmuştur."[3]

Kur’an’daki evren mantığı, Sümer’lerin attığı bu kozmolojik temelin başkalaşım geçirmiş hâlidir. 

Kur’an’ın evren anlayışı aşağı yukarı şu görsellerdeki gibidir:

Kaynak: http://gizligercekler1.blogspot.com/2017/01/kurandaki-duz-dunya.html

Kaynak: http://www.hayatinanlaminedir.com/kuran-ve-bilim-allahin-ayetlerindendir-bakis-acisi-ile-islamiyetin-degerlendirimlesi/kurana-gore-evren/

Kur’an’daki 7 kat gök ifadesini daha iyi anlamak için şu pasaja bakabilirsiniz:

“Aristo zamanlarında bilinen 5 gezegen (Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn), Ay ve Güneş sihirli 7 sayısını oluşturuyordu. Yer, o zaman gezegen sayılmıyor ve ona her bakımdan büyük bir ayrıcalık tanınıyordu. Yer’in etrafında 7 gök cismine ilişkin 7 görünmeyen kristal küre, evreni 7 katmana ayırıyordu. Tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarında sık sık sözü edilen ‘7 kat gök’ kavramı buradan gelmektedir.”[4]  

İlkel kozmolojiyi benimsediği için Kur’an sürekli olarak bugün için fazla gülünç ve saçma duran tespitler yapar. Muhammed, dünyada yaşayan sıradan bir insanın hiçbir ekstra bilgisi olmadan yapacağı çıkarımları sanki Tanrı’dan gelmiş gibi insanlara aktarır. Spesifik tanımlar yaptığı ayetlere baktığınız zaman ise Sümer ve Babil zamanından kalma bilgilerin biraz daha basitleştirilmiş ve tek tanrıcılığa doğru başkalaşım geçirmiş versiyonlarıyla karşılaşırız. Buradan yola çıkarak, aslında Kur’an’ın bilimle uyuşup uyuşmadığından ziyade Sümer, Babil ve Tevrat kozmolojisinin bugünün bilimiyle uyuşup uyuşmadığını tartışmanın daha doğru olduğunu söyleyebiliriz. 

Aslında asıl sorulması gereken soru şu: Her şeyi yaratan Tanrı, Mezopotamya kozmolojisini benimseyebilir mi?

4. Evren, “Gökler ve Yer” olarak tanımlanabilir mi? 

Kur’an evreni anlatırken sürekli olarak ‘gökler ve yer’ tanımını kullanır. Bilimi bilen ve zihnini zincirlememiş herhangi bir insan evreni ‘gökler ve yer’ olarak tanımlamanın yanlış olduğunu Kur’an’ın ayrıntılarına girmeden bile rahatlıkla görecektir.  

Kur’an daha en başta çuvallar çünkü temeli yanlış atar. Sadece yer ve onun üstünde çatı gibi duran göklerin var olduğunu zanneder; evren diye bir şeyin varlığından haberi bile yoktur.  

‘Gökler ve yer’ ile ilgili birkaç örnek ayet: 
“Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. Eşi de olmadığı halde, nasıl olur da çocuğu olur? Her şeyi yaratan O'dur. Ve O, herşeyi bilendir.”  (Enam, 101) 
“O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. O halde, O'na ibadet et ve O'na ibadet etmekte sabırlı ol. Hiç sen Allah'ın ismini taşıyan başka birini bilir misin?” (Meryem, 65) 
Daha önce de dikkat çektiğimiz gibi ‘gökler ve yer’ ifadesinin geçtiği çoğu ayette, “Öyleyse hâlâ neden inkâr ediyorsunuz?” gibi bir zihinsel altyapı mevcut. Örnek ayetler: 
“Rabbiniz o Allah'dır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva etti (onu hükmü altına aldı), işi tedbir eyliyor. O'nun izni olmaksızın hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'na ibadet ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?” (Yunus, 3) 
“Gökleri yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş'a hükmeden Rahmân'dır. Haydi ne dileyeceksen o her şeyden haberdar olan (Rahmân)dan dile.” (Furkan, 59) 
“Allah gökleri ve yeri hikmeti ile yarattı. O, kâfirlerin ortak koştukları şeylerden çok yücedir. (Nahl, 3) 
“Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki, Allah göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır? Gerçekten insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.” (Rum, 3)
5. ‘Göklerin ve yer’in ayrılması Big Bang’le özdeşleştirilebilir mi? 

Kur’an-bilim ilişkisi dendiğinde bazı sözüm ona ‘bilimi önemseyen akılcı dindarlar’ın en çok çarpıttığı ve keyiflerine göre büktüğü ayetlerden biri Enbiya Suresi 30. ayettir. Önce ayeti görelim: 

“O kâfir olanlar, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?”  

Ayette geçen ‘göklerle ve yer bitişikken biz onu ayırdık’ ifadesi, birtakım yeni nesil dindarlar tarafından ‘Big Bang’i anlatıyor’ şeklinde sunuluyor. Son yıllarda görünürlüğü iyice artan bu güruha mensup bir kişi, bu ayetten yola çıkarak “Kur’an Big Bang’i böylesine tarif eden dünyadaki tek kitaptır.”[5] diyor. Kendisinin ya bilgisi yok ya da bilerek yalan söylüyor. 

Birincisi ‘göklerin ve yer’in ayrılması ifadesi Big Bang için kullanılamaz çünkü iki görüşün temel aldığı evren anlayışının birbiriyle uyuşması mümkün değil. İkincisi, Kur’an’dan başka bu tarz bir ayrılmadan bahseden yığınla kaynak var. Örneğin Sümer ve Babil yaratılış efsanelerinde bu fikir açıkça geçiyor: “Sümer efsanesine göre evrende ilk olarak Tanrıça Nammu adıyla uçsuz bucaksız bir su vardı. Tanrıça o sudan büyük bir dağ çıkarıyor. Oğlu Hava Tanrısı Enlil, onu ikiye ayırıyor. Üstü gök oluyor, Gök Tanrısı onu alıyor, yer olan altı da Yer Tanrıçası ile Hava Tanrısının oluyor.”[6]  

Yerin ve göğün birbirinden ayrılması ve hatta her şeyin bir noktadan çıkması tarzı düşünceler Sümer ve Babil haricinde Mısır’dan tutun, Afrika’ya ve Çin’e kadar pek çok bölgede görülen bir temadır.[7]

Diğer yandan Ankebut Suresi 61. ayette görüldüğü üzere Muhammed’in muhatapları da 'gökler ve yer' tanımını biliyorlar: 
“Andolsun ki onlara, "Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?" diye sorsan "Allah" derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?” 
Evreni gökler ve yer olarak tanımlamak yeterince absürtken göklerin ve yerin ayrılması gibi bir ifadenin günümüz bilimiyle uyuşması mümkün değildir. Tam tersine bu ifade Kur’an’ın bilimle ters düştüğü en temel konulardan biridir. Bu şahıslar 7 kat göğü açıklayabilmek için önümüze atmosfer katmanlarını öne sürüyorlar ama işlerine geldiğinde 7 kat gök bir anda evreni ve Big Bang'i anlatıyor! Bu şahıslar bilerek mi yapıyorlar emin değilim ama bunun adı açıkça sahtekarlıktır. 7 kat göğe ister atmosfer katı desinler, ister evren; Kur'an'ın evren anlatımı tam anlamıyla fiyaskodur, hiçbir tutar tarafı yoktur. 

Görüldüğü üzere ortada Kur’an mucizesi diye bir şey yok. Sadece o dönemki Arap toplumunda, Sümerlerde ya da Babillilerde değil, Mısır’da ve hatta Uzak Doğu’da bile görülebilen bir anlatımla karşı karşıyayız. Robert Winston, gök ve yerin ayrılması anlatımının bu kadar yaygın olmasının sebebini, sadece kültürlerin birbirinden etkilenmesine bağlamıyor; ona göre bu örtüşen anlatımlar insanın benzer gereksinimlere ve yaşayışa sahip olmasıyla da açıklanabilir.[8] Bu durumu, insanların, besin sağlamasından dolayı toprağa kutsallık atfedip bereket kültleri ve tanrıçaları ortaya çıkarmasına benzetebiliriz.

   5.1. Allah'ın arşının su üzerinde olması

Kur’an’da bu 'ayrılma’ ayetinin yer almasını sağlayan Sümer efsanelerinde ve Tevrat’ta yazdığına göre Tanrı gökleri ve yeri bir çeşit ilksel bir sudan ayırıyor. Kur’an ise bir yandan Enam Suresi 101. ayette olduğu gibi gökleri ve yeri yoktan var ettiğini söylerken, diğer yandan da Hud Suresi 7. ayette Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı sırada veya önce arşının su üzerinde olduğunu söylüyor: 
“O, öyle bir Allah'dır ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Arşı da su üstündeydi. Onlara "öldükten sonra tekrar dirileceksiniz" dersen, o kâfirler de kesinlikle sana: " Bu apaçık bir sihirden başka birşey değildir." diyecekler.” 
Su, evrenin oluşumundan sonra oluştuğuna göre böyle bir tasavvuru makul karşılamak imkânsız. Bu yoruma karşı şöyle bir cevap verilebilir: “Evrenden önce Tanrı katında başka bir su olabilir.” Fakat söz konusu ayetlerde ‘her şeyden önce yer alan su’ ve evrenimizdeki su ayrımı yer almamakta. 

Kur’an ilkel kozmolojiyi temel aldığı için verdiği detaylar da saçma ve yanlış oluyor. 

6. Zariyat Suresi 47. ayet evrenin genişlediğini mi söylüyor? 

Kur’an’ın evren anlatımının temelden yanlış olduğunu gördükten sonra hâlâ televizyonlarda veya internette “Kur’an’da evrenin genişlediği anlatılıyor.” gibi lafları duymak fazlasıyla sinir bozucu oluyor. 

Zariyat 47’den mucize çıkarmaya çalışan tiplere karşı verilmiş çok güzel cevaplar var. Kısa bir araştırmayla bu cevaplara ulaşabilirsiniz. Diğer taraftan pek çok ilahiyatçı da bu ayetlerde evrenin genişlediğinin söylenmediğini kabul ediyor. Fakat Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu bilimle doğrulamaya çalışanlar hâlâ bu görüşlerinde ısrarcılar; utanmadan, sıkılmadan Kur’an’ın evrenle ilgili bütün yanlış söylemlerini göz ardı ederek bu ayeti insanlara mucize diye anlatıyorlar.  

Öncelikle birkaç farklı mealden ayeti okuyalım: 

Elmalılı Hamdi Yazır: 
“Biz göğü kudretimizle bina ettik. Hiç şüphesiz biz, çok genişlik ve kudret sahibiyiz.” 
Diyanet İşleri Meali (Yeni): 
“Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter.” 
Yaşar Nuri Öztürk: 
“Göğe gelince, onu biz ellerimizle kurduk. Hiç kuşkusuz, biz, genişleticileriz.” 
Ayette geçen “le musiune” kelimesi tartışmaların odağını oluşturuyor. Arapça bilmediğim için burada iddialı sözlerde bulunmak istemiyorum ama Kur’an’da bu ayete benzeyen diğer bütün ayetlerde görüldüğü üzere Muhammed’in asıl amacı insanları tevhide/getirdiği dine çağırmak ve Allah’ın azametini ortaya koymak. Muhammed bu tarz ayetlerde sürekli olarak “Allah o kadar yücedir ki her şeyi yaratan tek ilah odur.” gibi bir mesaj işlemeye çalışıyor. Şimdi, bu çerçevede ayeti değerlendirdiğimizde ayetin “Allah’ın her şeye gücü yeter, Allah çok kudret sahibidir, Allah genişlik sahibidir vb.” demek istediği anlaşılıyor.  

Kaldı ki, bırakın "kudret/güç/genişlik sahibiyiz” ifadesini, Kur’an bu ayette direkt olarak “Gök/evren genişliyor” dese de yine bir anlam ifade etmez. Çünkü sürekli tekrarladığım gibi Kur’an’ın evren tasavvuru temelden yanlış. Bu yanlış temel üzerine ayette “genişlik” ifadesinin geçmesinin manası olsa olsa yerle gökler arasındaki genişleme için kullanılabilir ki, bunun da yine bugünkü evren anlayışımız açısından hiçbir tutar tarafı yoktur.  

Bu ayetin daha geniş analizi için şu çalışmaya bakabilirsiniz: Evrenin Genişlediği Kuranda Yazıyor İddiası

Aklı başında ve dürüst bir insanın Enbiya 30’u ve Zariyat 47’yi evrenin genişlemesiyle ilişkilendirmeyeceğini düşünüyorum.  

7. Kur’an’a göre göklerden önce yer yaratıldı 

Kur’an’da yanlış temel üzerine bina edilen yanlış evren anlatısının bir diğer çarpıcı örneğini, yerin göklerden önce yaratılması söyleminde buluyoruz. Günümüz için bu ayetlerin ne kadar saçma olduğu gayet açık olmasına rağmen insanları kandırmaya devam eden bazı kimseler Kur’an’dan Big Bang çıkarma garabetine devam etmekteler. 

Göğün yerden sonra yaratıldığını söyleyen ayetler: 
“De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir. O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti. Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik" dediler. Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm Allah'ın takdiridir.” (Fussilet, 9-12) 
“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.” (Bakara, 29) 
Kur’an’ın Tanrı’sı önce yeri yaratıyor, gıdalarla donatıyor, sabit dağlar yerleştiriyor; bunları yaptıktan sonra duman hâlindeki göğe yöneliyor. Bugün birisi gelse dese ki: “Gökyüzü yaratılmadan önce dünya yaratıldı.” Siz bu adama ne dersiniz?  

Bu anlatımdaki saçmalık yetmezmiş gibi bazı dindarlar “duman hâlinde olan göğe yöneldi” ifadesini “Evrenin gaz aşamasını anlatıyor.”[9] şeklinde yorumlayarak mucize uydurmaya çalışıyorlar. Kur’an’ın bakış açısıyla Big Bang’in uyuşması mümkün olmadığı için ve aynı ayette yerin göklerden önce yaratıldığı geçtiği için bu iddiaya uzun uzun cevap vermeye gerek olmadığını düşünüyorum.  

Tabii bu ayetlere rağmen Müslümanlardan bazısı hemen Naziat Suresi 27.-30. ayetleri hatırlatacaktır:
“Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? Onu Allah bina etti. Tavanını yükseltti, onu bir düzene koydu. Gecesini kararttı, kuşluğunu çıkardı. Bundan sonra da yeryüzünü döşedi.” 
Bu ayetler, göğün önce yerin sonra yaratıldığını söylüyor. Bu ayetleri esas aldığımızda diğer ayetlerle çelişiriz. Ayrıca bu ayet gök önce yaratıldı dese dahi yanlış bilgi vermiş oluyor çünkü Kur'an'ın gök anlayışı çok sakat. Göğü direksiz şekilde yükseltilen tavan gibi bir şey zannediyor. 

Kur’an’ı az veya çok okuyanların bildiği üzere Kur’an son derece kaygan bir kitaptır, ele aldığı konuları genelde bulanıklaştırır ve karıştırır. Kur’an’da çoğu konuda aksi sonuç çıkarılabilecek ayetler bulabilirsiniz. Bu durum Kur’an’ın Tanrı kelamı olmadığının bir diğer ispatıdır. Kur’an’ın bu yapısını düşündüğümüzde Naziat Suresi’nin cevap olarak önümüze sunulması son derece normal gözüküyor. Tahminime göre Muhammed ya söyledikleri ayetleri unutuyor ya da bu ayetleri bilerek çelişkili bırakıyor. Çünkü göğün tavan olarak bina edilmesi gibi bir şey gerçek olmadığı için o dönem ki toplumun bilgilerine ve Muhammed'in kafasında kurguladığı gökyüzü anlayışıyla ortaya çıkan bir tabloyla karşılaşıyoruz. 

8. Gökler ve yerin ayrılması söylemi Kur’an’ın evren tasavvurunu açığa çıkarıyor 

‘Gökler ve yer’le ilgili ayetlere baktığımızda Kur’an’ın yeri taban, göğü tavan zannettiği anlaşılıyor.  

   8.1. Kur’an gökyüzünü yükseltilmiş bir nesne (çadır/kubbe vb.) zannediyor 

Kur’an göğü tutulan, bina edilen ve yükseltilen bir tavan olarak tanımlıyor. Gök eğer tavansa, yer de taban olmuş oluyor. Yani Kur’an’daki göklerin ve yerin ayrılması denilen şey aslında tabanla tavanın ayrılması ve bu ikisinin arasında hayatın oluşturulması.  

Kur’an’a göre gök yerle birleşik hâldeyken Tanrı göğü direksiz olarak yükseltiyor. Yükselttikten sonra da Tanrı o göğü düşmekten koruyor. 

Gök dediğimiz şey nesne midir ki Tanrı onu tutsun? 

İlgili ayetler: 
“O (Rabb) ki yeri sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile, Allah'a eşler koşmayın.” (Bakara, 22)
“Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Kâfirler ise, gökyüzünün alâmetlerinden yüz çeviriyorlar.” (Enbiya, 32) 
“Görmedin mi ki, Allah bütün yerdekileri ve emriyle denizlerde akıp giden gemileri hep sizin buyruğunuz altına verdi. Göğü de izni olmaksızın yere düşmekten o (koruyup havada) tutuyor. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” (Hacc, 65) 
“Göğü yükseltti ve mizanı koydu.” (Rahman, 7) 
“Hem yeri, hem o yüksek yüksek gökleri yaratan tarafından peyderpey indirilen bir kitap olarak indirdik.” (Taha, 4) 
Göklerin yükseltilmesi söylemi büyük ihtimalle yine Sümerlerden gelme bir bilgi. Kramer’in “Gılgamış, Enkidu, Ölüler Diyarı” adını verdiği bir Sümer şiirinin giriş bölümünde Kur’an’daki ifadelerle örtüşen dizelerle karşılaşıyoruz:

“Gök yerden uzaklaştıktan sonra,
Yer gökten ayrıldıktan sonra,”[10] 

Kaf Suresi 6. Ayete baktığımızda görüyoruz ki, Kur’an göğü inşa edilebilen nesne vâri bir şey zannediyor: 
“Artık üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve süslemişiz, onun hiçbir çatlağı yoktur.”  
Bilgisiz bir insan için gündüzleri gökyüzü tavan gibi görünebilir ve bu kişi ‘Gökyüzünde çatlak yoktur.’ diyebilir. Fakat gerçekte gökyüzünde çatlak diye bir şeyden bahsedilemez çünkü o gazdır. Muhammed gökyüzünü kırılma/çatlama ihtimali olan tavan zannediyor. 

Tur Suresi 44. ayet gökyüzünün parçalandığında kafirlerin onu bulut zannettiği için onlardan korkmayacağını söyler. Yani Kur’an’a göre gökyüzü parçalanabilir ve dünyaya düşebilir:[11] 
“Gökten bir parçanın düştüğünü görseler, ‘Üst üste yığılmış bulutlardır.’ derler.” (Tur, 44) 
Mülk Suresi 3. ayette yine gökte çatlak olmadığından bahsediliyor: 
“Gökleri yedi kat üzerine yaratan O'dur. Rahman'ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir çatlak görebilir misin?” 
Mülk 3’e benzer şekilde başka ayette de göğün çatlayabileceğinden bahsediliyor: 
“Ya gökten ve yerden önlerindekine ve arkalarındakine bir bakmazlar mı? Dilesek kendilerini yere geçiriveririz. Yahut gökten üzerlerine parçalar düşürüveririz. Şüphesiz bunda Allah’a yönelen (hakka gönül veren) her kul için bir ibret vardır.” (Sebe, 9) 
Günümüz bilgilerine göre göğün çatlaması gibi bir şey söz konusu mu? Tabii ki de değil. Göğün çatlaması diye bir şey olmaz çünkü gökyüzü katı bir nesne değil. Gökyüzü dediğimiz şey yeryüzünü çevreleyen havaya/atmosfere verdiğimiz isim. Muhammed mavi gökyüzünün nesne olduğunu zannediyor ve gökyüzünün ötesinde karanlık uzay boşluğu olduğunu bilmiyor.  

Talak Suresi 12. ayete bakarak, Kur’an’ın evren tasavvurunu ve başka bir ayette geçen “Allah gökleri ve yeri yarattıktan sonra arşa istiva etti.” cümlesini daha rahat anlayabiliriz:  
“Allah O'dur ki yedi göğü ve yerden de onlar kadarını yarattı. Emir bunlar arasında iner ki Allah'ın her şeye kâdir olduğunu ve Allah'ın bilgisinin, her şeyi kuşattığını bilesiniz.” 
Yani Allah göğü yarattıktan sonra arşa istiva ediyor ve emir bunlar arasında gidip geliyor. Buradan çıkacak sonuç, Allah'ın tahtının 7 göğün üstünde olduğu ve buradan verdiği emirlerin göklerden yere doğru indiğidir. "Allah veya Allah'ın tahtı nerededir?" gibi sorular yoruma açık olabilir fakat burada esas dikkat çekmek istediğim, Kur'an'ın çarpık evren anlayışı.

“Hiçbir çatlağı yoktur.” ve “Bina edildi” tarzı laflar tahminlerimizi doğruluyor: Kur’an gökyüzünün ne olduğunu bilmiyor. Büyük ihtimalle bize mavi olarak görünen ve bizim gökyüzü olarak isimlendirdiğimiz atmosfer katmanını bir çeşit çatı ve kubbe gibi bir şey zannediyor. Gökyüzünün böyle tanımlanmasının kökenleri büyük ihtimalle yine Sümerlere dayanıyor:

"Yeri düz, yassı bir disk olarak, göğü ise üstten ve alttan kubbe biçiminde katı bir yüzeyle örtülü çukur bir yer olarak düşünüyorlardı... " 

9. Kur’an’a göre Dünya Güneş’in etrafında dönüyor mu? 

Kur’an, Güneş'in ve Ay'ın akıp gittiğini söylemesine rağmen bir kez bile dünyanın döndüğünden bahsetmemiştir.[12] Dünyayla ilgili ayetleri okuduğunuzda Kur’an’ı yazanın zihninde dünyanın güneşin etrafında değil, güneşin dünyanın etrafında döndüğü fikrini görüyorsunuz.

Günümüzün en temel bilgilerinden olan böyle bir bilgiyle alakalı Kur’an’ın söz söylememesi sizce de garip değil mi? Buraya kadar anlattıklarımı okuduysanız garip değil.  

Kur’an, ayetlerden anlaşıldığı üzere yeri sabit ve düz zannediyor. Böylelikle Kur'an'ın kendi dönemi için bile ilkel sayılabileceği ortaya çıkıyor çünkü Kur'an'dan yüzlerce sene önce Pisagor ve Aristoteles gibi insanlar Dünya'nın yuvarlak olduğunu biliyordu. 

Gün içinde, çıplak gözle Güneş’in hareketini anlamak isteyen bilgisiz bir insan büyük olasılıkla yerin (Dünya’nın) durduğunu ve Güneş’in onun etrafında döndüğünü zanneder. İşte Muhammed de Güneş’i tam olarak buna benzer anlatıyor.

10. Kur’an Dünya'yı (yeri) düz olarak anlatıyor  

Bu konuda İslâm dünyasında çeşitli tartışmalar olsa da ilgili ayetlere bakıldığında Kur’an’ın dünyayı düz zannettiği anlaşılmaktadır: 
"Yeri de döşeyip yaydık, ona ağır baskılar bıraktık ve onda ölçülü her şeyden bitirdik." (Hicr, 19)  
"Allah sizin için yeri bir yaygı (halı, kilim vb) yapmıştır." (Nuh, 19)  
"Yere bakmıyorlar mı, nasıl yayılmış?" (Gaşiye, 20) 
"Yeryüzünü de biz döşedik. Bakın biz onu ne güzel döşüyoruz!" (Zariyat, 48) 
“Biz yeryüzünü bir döşek, yapmadık mı? Dağları da birer kazık.” (Nebe, 6-7) 
Büyük ihtimalle insan gözleri çıplak gözle baktığında dünyanın yuvarlak olduğunu anlayacak kadar gelişmiş olmadığından dolayı Muhammed yeryüzünü halı gibi serilmiş ve yayılmış düz bir zemin zannediyordu. Zamanında pek çok İslâm alimi de Kur’an’da sıkça söylenen, yeri yaymak ve döşemek gibi tanımlardan yola çıkarak dünyanın düz olduğunu söylemişlerdir.  

11. Kur’an göklerin defter gibi dürülebileceğini söylüyor

Kur’an’daki iki ayette göğün defter gibi dürülmesi söylemi, günümüze kıyasla Kur’an’ın gökyüzüne ve yeryüzüne bakışındaki saçmalığı bir kez daha ortaya kokuyor.  

İlgili ayetler: 
“Göğü, kitab dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi, katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu biz bunları yaparız.” (Enbiya, 104) 
“Allah'ı hakkıyla takdir edemediler. Halbuki bütün yer kıyamet günü O'nun avucundadır. Gökler de kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yüksektir.” (Zümer, 64) 
Aslında Kur’an direkt bunu söylemeseydi bile pek çok ayetten çıkan sonuçlardan biri zaten göğün yere benzer ve onu tamamlayan bir şey olduğuydu. Çünkü ortada eğer bir tavan ve taban varsa ve Kur’an’a göre yer düzse, yüksek ihtimalle gök de ona uyumlu olacaktır. İlahiyatçı Mustafa Öztürk’ün dediği gibi Kur’an’a göre yeryüzü tencerenin dibi, gökyüzü de onun kapağıdır.[13] Kur’anın ‘gökler ve yer’ anlatımına uyan bir diğer benzetme dünyayı merkez alan bir kar küresidir.

12. Kur’an dağların özelliklerini bilmiyor 

Kur’an evren anlatımında olduğu gibi dağlarla ilgili de sürekli yanlış bilgiler verir.  

Kur’an dağları yeryüzüne sonradan eklenmiş gibi anlatır. Kur’an’a göre önce düz bir yeryüzü vardı, sonra dağlar bunlara eklendi. 

Ayetler: 
“Yeryüzünü düzgün bir şekilde yarattık ve oraya sabit dağlar yerleştirdik. Orada hikmetle ölçülmüş her şeyden bitkiler bitirdik.” (Hicr, 19) 
“O, gökleri direksiz yarattı, onları görüyorsunuz. Yeryüzüne de sizi çalkalar diye ağır baskılar (sabit ve büyük dağlar) bıraktı ve orada herbir hayvandan üretti. Hem biz gökten bir su indirdik de orada her güzel çiftten (veya her hoş çeşitten) bitkiler yetiştirdik.” (Lokman, 10) 
“Biz yeryüzünü bir döşek, yapmadık mı? Dağları da birer kazık.” (Nebe, 6-7) 
Kıyamet günü dağlar yürütüldüğünde insanlar yeryüzünü çıplak olarak görecekmiş: 
“Düşün o günü ki, dağları yürüteceğiz; yeryüzünü çırılçıplak göreceksin. Onları mahşer meydanına toplamışızdır, hiçbir kimseyi geride bırakmamışızdır.” (Kehf, 47)  
“(Ey Muhammed!) Sana dağlar(ın kıyametteki durumunu) sorarlar, de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak. "Böylece yerlerini dümdüz boş bir halde bırakacak. Orada ne bir çukur, ne de bir tümsek göreceksin.” (Taha, 105-107) 
Görüldüğü üzere Kur’an dağların yerden bağımsız şekilde sonradan konulduğunu zannediyor. Dağları yeryüzünden/yerkabuğundan ayrı bir varlık gibi görmek saçmalığın daniskasıdır.  

Böyle bir dağ anlayışı sizce de çok çocuksu ve komik değil mi? Muhammed’in dağlara bakış açısı, hiçbir eğitim almamış bir çocuğun dağın heybetinden etkilenmesini andırıyor.  

   12.1. Kur’an dağların depremi engellediğini zannediyor 

Lokman Suresi 10. ve Nebe Suresi 6-7. ayetlerde görüldüğü gibi Kur’an dağların depremi engellediğini zannediyor. Kur’an’ın bakış açısına göre yeryüzünün sarsılmaması için dağlar ağır baskılar olarak yeryüzüne bırakılmıştır.  

Dağlara dair hiçbir şey bilmediği anlaşılan böylesi bir kitap sırf din kitabı diye hâlâ kurtarılmaya çalışılıyor. Üniversitelerde ders veren akademik ünvanlı insanlar bu kitabı insanlara Tanrı kelamı diye anlatıyor: İnsanlarımız göz göre göre kandırılıyor. 

Kur’an’ın dağlarla ilgili söylemi kendi döneminden bağımsız mı? Elbette hayır. Dağların direk gibi çakılması, Sami kozmolojilerinde yer almaktadır.[14] 

13. Kur’an yıldızların büyüklüğünden habersiz 

Kur’an’ın benimsediği ilkel 7 kat gök anlayışını açıklama girişimlerinden en ünlülerinden biri, ayetlerde geçen 7 kat gök ifadesinin atmosfer katmanları olduğu açıklamasıdır. Fakat Kur’an’ın yıldızlara yaklaşımına baktığımızda bu yorumun gerçekçi şekilde yapılamayacağı gözükmektedir. 

Kur’an’a göre Allah en yakın göğü kandillerle (yıldızlarla) süslemiştir: 
“Böylece Allah onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu. Her göğe kendi işini bildirdi. Biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve koruduk. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.” (Fussilet, 12) 
Gece olduğunda gökyüzünde küçücük kandil gibi duran o yıldızlar trilyonlarca kilometre uzaklıkta yer alan ve dünyamızdan kat be kat büyük olan gök cisimleridir.  

Tekvir Suresi 2. ayete bakarsak, Kur’an’ın yıldız anlayışı iyice belirginleşmiş olur: 
“Yıldızlar (kararıp) döküldüğünde,” 
Yıldızların büyüklüğü ve dünyanın onlar karşısındaki küçüklüğü düşünüldüğünde “yıldızlar döküldüğünde” gibi bir tabirin ne kadar mantıksız olduğu rahatlıkla görülüyor.  

Yıldızlarla ilgili ayetlerden Kur'an'ın yıldızları bilmediği anlaşıldığı gibi Kur’an’ın yer merkezli bakış açısı tekrar ortaya çıkıyor.   

14. Kur’an yıldız ve göktaşı arasındaki farkı bilmiyor

İnsanların yıldız kayması adını verdiği olay, göktaşlarının (meteoritlerin) atmosfere girdiğinde yanması sonucu oluşan izlerdir.[15] Devasa boyuttaki yıldızların atmosferin içine girip hızlıca hareket etmesi gibi bir durum söz konusu değildir.  Kur’an bu ayrımı yapamayacak kadar cahildir: 
“Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık ve onları, şeytanlar için taşlamalar yaptık. Ve onlar için alevli ateş azabını hazırladık.” (Mülk, 5) 
“Şüphesiz biz yere en yakın göğü muhteşem güzelliklerle, parlak birer inci demeti gibi ışıldayan yıldızlarla süsledik. O göğü her türlü azgın ve isyânkâr şeytana karşı koruduk. Bu sebepledir ki onlar yükselip yüce melekler meclisini dinleyemezler. Her ne zaman dinlemeye kalkışsalar, her taraftan alevli yıldızlarla taşlanırlar. Son derece alçaltılmış, onurları kırılmış bir halde oradan kovulup atılırlar. Hem onlar için devamlı bir azap vardır. Ancak kulak hırsızlığıyla meleklerin konuşmalarından bir şey kapan olursa, onu da derhal yakıcı ve delip geçici bir ışın kovalayıp yok eder.” (Saffat, 6-10) 

15. Kur’an Ay’ı ışık kaynağı zannediyor 

Kur’an, Ay’ı “nur” olarak tanımlayarak büyük bir hata yapıyor. Belli ki Muhammed ve o dönemki insanlar akşam olduğunda Ay’ın parlamasından dolayı Ay’ın kendi ışığını yaydığını zannediyordu. Uzun yıllardır biliyoruz ki Ay ışık kaynağı değil, sadece Güneş’ten gelen ışığı bize yansıtıyor. O dönemin insanı büyük ihtimalle Ay’ın yansıttığı ışıktan huşu duyduğundan onu nur olarak görmeye başladı.  

İlgili ayetler: 
“O Allah'dır ki, senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye güneşi bir ışık, ayı da bir nur yaptı. Ve aya menziller tayin etti. Allah bunu hak olarak yarattı. O, bilecek olan bir kavim için âyetlerini ayrıntılı olarak açıklar.” (Yunus, 5) 
“Ve Ay'ı bunların içinde bir nur yapmış, güneşi de bir lamba kılmış.” (Nuh, 16) 
16. Kur’an’ın Güneş’in akıp gittiğini söylemesi (Bir diğer mucize yalanı) 

Kur’an’dan bilimsel mucize çıkarmaya çalışanların bir diğer iddiasına göre, Kur’an Güneş’in hareket ettiğini söyleyerek, Güneş’in hareket ettiği bilgisini binlerce yıl öncesinden açıklamıştır.  

İlgili ayet: 
“Güneş de bir delildir ki kendi yolunda akıp gidiyor. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.” (Yasin, 38) 
Bugün bilindiği üzere Güneş ve Güneş Sistemi, Samanyolu Galaksisi’nin merkezinin etrafında hareket eder.[16] Fakat Kur’an’ın çizdiği kozmolojiden ve ayetin bağlamından rahatlıkla anlıyoruz ki, Kur’an’ın Güneş’in hareketinden kastı, normal yaşamda görülen ve bilgisiz bir insanın “Sanırım yer duruyor, Güneş onun çevresinde hareket ediyor.” gibi bir algısı sonucu oluşan harekete verdiği isimdir. ‘Mucize’ denilen ayetin kendisinin yanı sıra öncesindeki ve sonrasındaki ayetler de yine Kur’an’ın ilkel bakış açısını ortaya koyuyor: 
“Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü ondan çıkarırız, bir de bakarsın karanlık içinde kalmışlardır.” (Yasin, 37) 
Gündüz, geceden/gecenin içinden çıkmaz. 
“Ayın dolaşımı için de konak yerleri belirledik. Nihayet o, eğrilmiş kuru hurma dalı gibi olur.” (Yasin, 39) 
Ay’ın konak yerleri yoktur. 

Dikkat ettiyseniz ‘mucize’ olduğu söylenen ayetler de Kur’an’ın ilkelliğini açığa çıkarıyor.   

17. Kur’an Ay’ın ve Güneş’in yörüngelerini bilmiyor 

Kur’an, Güneş’in ve Ay’ın birbirini takip ettiğini zannediyor. Gerçekte Güneş, Ay’ı veya Ay Güneş’i takip etmez. Ehh tabii siz, günlük yaşamda bilgisiz hâlinizle Güneş’in gece gidip onun yerine Ay’ın geldiğini görürseniz aralarında öncelik sonralık ilişkisi olduğunu zannedersiniz. 

Tekrar ve tekrar görüyoruz ki bilgisiz bir insan göğün hareketlerini nasıl yorumlarsa Muhammed de aynen böyle yorumluyor ve kendi döneminde bile ilkel sayılabilecek söylemlerde bulunuyor.  

İlgili ayetler: 
“Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, Güneşi takip ettiğinde Ay'a, Onu açığa çıkarttığında gündüze, Onu örttüğünde geceye, Gökyüzüne ve onu bina edene, Yere ve onu yapıp döşeyene, Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verene, Sonra da ona iyilik ve kötülükleri ilham edene yemin ederim ki, Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir, Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 1-10) 
“Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” (Yasin, 40)
Güneş’in Ay’a yetişip yetişmemesi gibi bir ifade günümüz bilgilerine göre çok çarpık, tuhaf ve saçma. Büyük ihtimalle Muhammed Ay’ın sadece gece göründüğünü sandığı için Ay’ın Güneş’i takip ettiğini ve hiçbir zaman onun ‘önüne’ geçemeyeceğini zannediyor. Gece ve gündüzü de işin içine katması, çarpıklığı katmerleştiriyor. 

18. Kur’an geceyi ve gündüzü yanlış anlatıyor 

Kur’an gündüzü ve geceyi yaratılmış iki ayrı varlık gibi anlatıyor: 
“Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratan O'dur. Bunların her biri kendi dairesinde dolaşmaktadır.” (Enbiya, 33) 
“Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, Güneşi takip ettiğinde Ay'a, Onu açığa çıkarttığında gündüze, Onu örttüğünde geceye, Gökyüzüne ve onu bina edene, Yere ve onu yapıp döşeyene,...” (Şems, 1-6) 
“Görmedin mi ki, Allah geceyi gündüze sokuyor, gündüzü geceye sokuyor. Güneş ile ayı da emrine boyun eğdirmiştir. Her biri belirli bir süreye kadar akıp gidiyor. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Lokman, 29) 
Gecenin gündüze ve gündüzün geceye sokulması gibi bir tanımlama, gündüz ve gece dediğimiz olayları anlatmak için kullanılamaz. 

Kur’an geceyi ve gündüzü varlıkmış gibi algıladığı için gecenin gündüzü örtmesi ve gündüzün geceyi kovalaması gibi garip ve yanlış benzetmeler yapıyor: 
“Yeri döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar yaratan ve orada bütün meyvelerden çifter çifter yaratan O'dur. Geceyi de gündüzün üzerine O örtüyor. Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır.” (Ra’d, 3) 
“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” (A’raf, 54)
Bakın, yine aynı durumla karşılaşıyoruz: O dönemlerde yaşayan bilgisiz ve sıradan bir insan gündüz ve gece değişimini nasıl tanımlar ve betimlerse Muhammed de buna benzer şekilde yorumluyor.  

Kur’an sürekli olarak gündüzün ve gecenin dünyanın güneşe göre konumundan ve hareketinden dolayı meydana geldiğini bilmediğini açık eder şekilde konuşuyor: 
“O, geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor. Güneşi ve ayı emrine âmâde kılmıştır. Her biri mukadder bir gayeye akıp gidiyor. İşte bu gördüklerinizi yapan Allah sizin Rabbinizdir. Mülk (hükümranlık) O'nundur. O'ndan başka taptıklarınız ise, bir çekirdek zarını bile idare edemezler.” (Fatır, 13) 
Lokman 29 ve Fatır 13 gece ve gündüz arasındaki sokulmalarla ilgili. Geceyi ve gündüzü tanımlamak Güneş’in ve Dünya’nın hareketini bilen birisi için gayet basitken Muhammed ısrarla konuyu tuhaflaştırıyor. Gerçekte gecenin gündüze, gündüzün geceye sokulması gibi bir tabir kullanılamaz. Bu ayetlere benzetme demek bile bu ayetleri kurtarmaz.  

Kur’an’ın gece ve gündüz yaklaşımındaki gariplikler bitmek bilmiyor: 
 “Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler.” (Yasin 39-40) 
Gecenin gündüzü geçmesi gibi bir tanımlama yine çok saçma çünkü Dünya’nın bir tarafı gündüzken bir tarafı gece olur. Eğer kastedilen gündüz ve gecenin birbirine eşit olmasıysa, yine yanlış bir bilgi olur çünkü kutup bölgelerine doğru gidildikçe gece ve gündüz süreleri arasındaki fark artar. Muhammed büyük ihtimalle ekvatora yakın bir yerde olduğu için bu tarz söylemlerde bulunuyor.  

19. Evrenin yaratıldığını ve kıyametle birlikte yok olacağını söylemek mucize midir? 

"Kur'an bilimle çelişmez." diyerek insanları kandıran kitlenin bir diğer argümanı şu: Evrenin başı ve sonu olduğunu söyleyerek Kur’an büyük bir mucizeye imza atmıştır. 

Evet Kur’an, yaratılıştan ve kıyametten bahseder fakat bunun mucize olduğuna inanmak ve insanlara sunmak için insanın beynini ufukta görülemeyecek kadar geri plana atması gerekiyor. Çünkü eğer siz her şeyi yaratan ve insanları imtihan eden bir Tanrı tasavvur ederseniz ulaşacağınız en muhtemel evren anlayışı zaten bu olur. Bu Tanrı’nın illa Yahudi-Hristiyan-İslâm Tanrı’sı olmasına da gerek yok: Bu tarz bir Tanrı anlayışını dünyanın her yerinde görebilirsiniz.

Kur’an evreni bilmediği için hiçbir mucize iddiası doğru değil fakat burada bir şeyi daha hatırlatmak isterim: Kur’an’ın evren ve Tanrı anlayışı gökten zembille inmedi. Kur’an’dan önce de pek çok mitolojide, efsanede ve dinde evrenin yaratılışı ve yok oluşu mevcut. İşin komik tarafı, daha önce aktardığım kıyameti anlatan Kur’an ayetlerine bakarsanız, Kur’an’ın yine bir sürü hata yaptığını görürsünüz. 

Ayrıca, her şeye gücü yeten Tanrı söz konusu olduğunda bilimin evrenin sonunu söyleyip söylemesinin pek bir önemi olacağını düşünmüyorum. Evren bilimsel olarak sonsuz olsa bile bu sefer inananlar büyük ihtimalle Tanrı’nın mutlak gücünden dem vurup Tanrı’nın gücünün evrenin sonsuzluğuna galebe çalacağını söyleyeceklerdi veya “Önemli olan evrenin sonsuz olması değil, insanların yok olması” diyeceklerdi. Dinlerin bu tarz bir doğası olduğu aşikâr.  


Dipnotlar

1. Mustafa Öztürk, Kur'an ve Yaratılış, Kuran Araştırmaları Merkezi Yayınları, 2015, s. 56
2. Samuel Noah Kramer, Tarih Sümer'de Başlar, Kabalcı Yayınevi, 2002, s. 105-106
3. Kramer, a.g.e., s. 112-113
4. Zeki Aslan, Cemal Aydın, vd., Astronomi ve Uzay Bilimleri, Kriter Yayınevi, 2012, s. 80
5. Caner Taslaman, Big Bang ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, 2013, s. 172
6. Muazzez İlmiye Çığ, Kur'an, İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki Kökeni, Kaynak Yayınları, 2015, s. 12
7. https://eksisozluk.com/entry/33308687
8. Robert Wilson, Tanrı'nın Öyküsü, çev. Sinan Köseoğlu, 2018, s. 80-81
9. Celal Kırca, Kur'an'ı Kerim'de Fen Bilimleri, Marifet Yayınları, 1984, s. 60
10. Kramer, a.g.e. s. 111
11. WikilIslam.net, "Scientific Errors in the Qur'an", https://wikiislam.net/wiki/Scientific_Errors_in_the_Quran 
12. Apostate Prophet, "The Scientific Mistakes of the Quran", https://www.youtube.com/watch?v=8yMD99gyr14&t=43s&ab_channel=ApostateProphet
13. Mustafa Öztürk, "Allah Nerededir?", https://www.youtube.com/watch?v=CLiZK3grKLA&t=273s&ab_channel=Mustafa%C3%96zt%C3%BCrkAr%C5%9Fivi
14. Mircea Eliade, Babil Simyası ve Kozmolojisi, çev. Mehmet Emin Özkan, Kabalcı Yayınevi, 2002, s. 30
15. Ögetay Kayalı, "Yıldız Kayması Nedir?", https://rasyonalist.org/yazi/yildiz-kaymasi-nedir/
16. Tuba Sarıgül, "Güneş Hareket Ediyor mu?", http://www.bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/gunes-hareket-ediyor-mu

14 Ağustos 2019 Çarşamba

Kur'an ve İslâm saygıyı hak ediyor mu?


Müslüman dünyasının mevcut kötü durumu karşısında İslâm’ı ve Kur’an’ı aklamaya çalışan çok klişe bir söylem vardır: "Asıl sorun İslâm'da değil, Müslümanlarda." 

Aslında doğru olan tam tersi çünkü bir Müslüman samimi şekilde iyi insan olabilir fakat odağımızı İslâm'a ve onun ‘kutsal’ denilen kitabına çevirdiğimizde işler değişiyor.

Bu yazıyı okumadan önce Kur'an'ı insani açıdan ele aldığım şu yazım okunmalı: İnsanlık Suçlarıyla ve Kötülükle Övünen Kitap: Kur'an

O yazımda anlattığım üzere Kur'an farklı düşüncelere karşı son derece saygısız ve kibirlidir. Bununla da kalmaz; sırf farklı düşünceye mensup diye hakaretler ve küfürler yağdırır; insanları yakmakla, helâkla (katliamla) ve işkenceyle tehdit eder. Kur'an açıkça insanlık suçu işlemektedir. Kur'an bugünün insanları ve toplumu nezdinde son derece ilkel ve sorunlu bir kitaptır.  Dolayısıyla bu kitabı, -içeriğini bildiği hâlde- "Tanrı kelamı" olarak sunmak, insanlık adına büyük bir sorumluluğun altına girmek demektir. 

Kur’an; 

* Fikir özgürlüğüne kesinlikle karşıdır.

* İnsanları birbirine düşürmeye gayret eden bir dava güder.

* En temel şekilde insanları inkâr eden ve iman eden diye ayırarak inkâr edenleri azapla, işkenceyle ve katliamla (helâkla) tehdit eder. 

* Yayılmacılıkla ve katliamla övünür.

* 100 sopa atmak gibi vahşi cezalar koyar.

* Her şeyi inanma-inanmama ayrımına oturtarak (zaten ‘iniş’ sebebi bu) insanı, inanmıyorlarsa diğer insanlardan ve ailesinden soğutmaya çalışır. Bu ayrım çerçevesinde insanlara metafizik bir kıskaç uygular.

* Kölelik ve cariyelik gibi bugünün insanı için kabul edilemez sistemleri kabul eder ve kendi dönemindeki köleleri aşağılayarak onları örnek gösterir. 

* Felsefi ve bilimsel açıdan fazlasıyla tutarsız olan bu kitap açıkça insanlık onurunu ayaklar altına alır.

Kur'an'a objektif yaklaştığımda bu kitabın saygı duyulacak bir içeriğe sahip olmadığını görüyorum. 

Öyleyse ne yapmak gerekir?

Yapılması gereken şudur: Kur'an'ın gerçek hüviyeti Müslümanlara anlatılarak onların kendi dinlerini doğru şekilde öğrenmeleri sağlanmalıdır. 

İnsanlar zihinsel duvarlarını yıktıktan ve uyandıktan sonra şunu rahatlıkla görecektir: Kendinden farklı olanı ezmeye çalışan ve aşağılayan böyle bir kitap ve din saygıyı hak etmemektedir.

Saygı duymamaktan kastım kesinlikle nefret etmek vb. değil. Sonuçta ben de bir zamanlar Müslümandım ve şu an ailemin tamamı Müslüman. Burada dikkat çekmeye çalıştığım husus, Kur'an'ın özünün insanlara doğru şekilde aktarılması ve böyle bir kitabın Tanrı'dan gelemeyeceğinin anlatılmasıdır.

Bu yapılacaklar konu hakkında bilgi sahibi olan herkesin üzerine düşen bir insanlık görevdir. 

İşlediği İnsanlık Suçlarıyla ve Kötülükle Övünen Kitap: Kur'an


Giriş


Şüphecilikten ve kendinden emin olmama hâlinden çekinmeyen, üstelik seven birisiyim. Fakat İslâm-Hristiyanlık-Yahudilik gibi teist dinler söz konusu olduğunda şüpheciliğim ve kendimden emin olmama hâlim ortadan kalkıyor çünkü bu dinlerin kitaplarına baktığım zaman insan haysiyetine, insan aklına, insan vicdanına; doğaya ve evrene; bilime ve felsefeye; mutlak iyi, mutlak bilgili, mutlak kudretli Tanrı kavramına uymayan yoğun bir içerikle karşılaşıyorum. Böyle bir durumda yapılması gereken tek şey, bu kitapları ve dinleri reddetmek oluyor.

Bu dinlere mensup insanların “Dinler yanlışsa o zaman neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?” sorusuna sığınıp saçmalıklarla dolu kitapları önümüze koyması, gerçeğin ve gerçeğe ulaşmanın sanıldığı kadar kolay olmadığını, dinlerin insanları nasıl kolay kandırabildiğini ve insan denen varlığın ne kadar aciz ve sınırlı olduğunu gösteriyor.

Kur’an ve İslâm konusuna gelirsek, sonda söyleyeceğimi başta söylemek zorunda kalıyorum: Kur’an insanlık suçlarıyla ve zalimlikle doludur. Böyle bir kitabı ‘evrensel’ etiketiyle bugüne taşımak/taşımaya çalışmak bu suçları yok saymak veya desteklemek demektir. Kur’an’ı ve İslâm’ı bu özellikleri nedeniyle eleştirirken insanların konuyu daha somut olarak değerlendirebilmeleri için Kur’an’ı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’yle karşılaştıracağım.

Kur’an’ın kötücül muhtevası ve Kur’an’ın hakikat olup olmaması arasındaki ilişkiye yazıda değineceğim fakat giriş kısmında özellikle Kur’an’ın insan haysiyetine, aklına, vicdanına ters özelliklerine dikkat çekmek istiyorum çünkü dinlerin insanlara sunduğu çerçeve onların dünyaya, hayata ve metafizik gerçekliğe dair görüşlerinin tamamını etkiliyor.

Kur'an'ın ve İslâm'ın gerçek yüzü insanlara anlatılmalıdır


Din bir anlamda her şeydir.

En nihayetinde dinler insanlara varoluşsal bir kesinlik sunarlar. Örneğin birisi Kur’an’a “Tanrı kelamı" dediği anda, -kişisel yaşantısı itibariyle içeriğine uysun veya uymasın- hayatı Kur’an penceresinden görür.

Dinler ve insanlar arasındaki ilişki, hayatımızın hemen hemen her yönünü etkilediği için Kur’an’ın ve İslâm’ın gerçek yüzünü anlatmanın son derece önemli olduğunu düşünüyorum ve bu konuda bilgili olan herkesi sorumluluğa davet ediyorum. İnsanlar Kur’an ve İslâm konusunda uyarılmalıdır. Televizyonda, internette veya sosyal medyada dinlerin ve 'kutsal' kitapların gerçek yüzü daha güçlü ve kaliteli çalışmalarla insanlara anlatılmalıdır.

Müslüman dostlara da naçizane şöyle bir tavsiyem var: Kendinizi kandırmadan ve gerçeği isteyerek, Kur’an’ı okurken samimiyetle kendinize şu soruyu sorun:

"Bu kitap Tanrı kelamı olabilir mi?"

Kafasındaki ulvi ve kutsal Tanrı anlayışını Kur’an’a yükleyenler


Kur'an'ı ve İslâm'ı savunan kitleye bakıldığında genelde iki tür insanla karşılaşıyorsunuz:

1) Dine gerçek anlamıyla teslim olanlar
2) Dine inanır görünüp çeşitli sebeplerle dini kendine uyduranlar

1. gruptakileri diğerlerine göre çok daha samimi buluyorum çünkü onlar en azından dini ve onun metinlerini olduğu gibi kabul etmede diğerlerine nazaran daha istekliler. Tabii 1. kesim de bazı sorunlu ayetler karşısında çarpıtmalara gidiyorlar fakat 2. grup kadar işgüzar ve keyfi sayılırlar mı emin değilim.

İki kesimin de ortak şekilde yaptığı bir şey var: Kafalarındaki ulviliği ve kutsallığı Kur’an’a yükleyip ondan sonra Kur’an’ı okuyorlar ve değerlendiriyorlar. Bu durum, Kur’an’ın gerçeklerinden kopuk, tamamen yalanlara ve hayallere dayanan, inanan sayısı fazla olmasa ciddiye alınması mümkün olmayan görüşleri, yorumları ve iddiaları ortaya çıkarıyor.

Ben de bir zamanlar böyleydim: Kafamdaki Allah’ın Kur’an’da da yer aldığını zannediyordum fakat Kur’an’ın bazı ayetlerini gördüğümde şok üzerine şok yaşamıştım. Okumalarımı sürdürdükçe kafamdaki Allah’ın Kur’an’la taban tabana zıt olduğunu gördüm.

Mutlak iyi, mutlak güçlü, mutlak bilgili bir Tanrı tasavvuruna Kur’an’ı yakıştırmak, bu niteliklere gerçekten sahip bir Tanrı’ya hakarettir.

Hem üslup hem içerik açısından mahalle ağzıyla konuşan, zulümle ve katliamla övünen, aşırı egoist, hakaret ve küfür eden, ayrımcılık yapan ve insanlık suçu işleyen bir Tanrı olabilir mi? Kur’an’ın çizdiği Tanrı tasavvuru aynen böyle.

Kur'an'ın içeriğini bilen Müslümanlar dinden çıkmamak için genelde zihinlerindeki ulvilik çerçevesinde Kur'an'ı okuma yoluna gidiyorlar. O yüzden de sürekli olarak kendi kafalarındakini Kur'an'da bulmaya, yoksa da kendileri uydurmaya çalışıyorlar. Örneğin Kur'an'daki onca hakaret ve şiddet ayetine rağmen Kur’an’ın hoşgörü kitabı olduğunda diretebiliyorlar. Neden? Çünkü en başta bu kitabın her şeyi yaratan Tanrı'dan geldiğini kabul ettiler. Böyle kabul ettiğinizde o kitapta ne yazarsa yazsın, artık zihinsel zincirleri kırmak imkânsıza yakın hâle geliyor. Bu insanlar, daha en başta, din gönderen bir varlığın ayrımcılığın kaynağı olabileceğini bile fark edemiyorlar. Üstüne bir de 'din olmazsa hiçbir şey (örneğin hayatta anlam) olmaz' kafa yapısı eklendiğinde ortaya gerçekliklerden kopuk, zorlama bir Kur'an ve İslâm algısı ortaya çıkıyor.

Bu güruhta şöyle bir akıl yürütme şekli var: "Varlığın bir açıklaması olmalı. Bu açıklamalar arasında varlığa amaç ve anlam yüklediğinden dolayı en güçlü ihtimal dinlerin Tanrı’sı. O zaman türlü türlü saçmalıklara ev sahipliği yapsa da dinlerden birine inanmak zorundayız. Dinlerin içinde hoşumuza gitmeyen bir şey olursa da kendimize uydururuz."

Bu bakış açısı çok saçma, gülünç ve acınası. Bir kere, Tanrı dinlerden ibaret değil. İkincisi, sırf hayatta ‘amaç’ veya ‘anlam’ bulmak için saçma şeylere inanmak, insanın kendine ve gerçeğe yapacağı en büyük ihanetlerden biridir. Bu tarz görüşü benimseyenlerin aslında ne dini açıdan ne de felsefi açıdan ciddiye alınır tarafları yok ama inananları çok çünkü insanlar yüzyıllardır yalanlarla ve halüsinasyonlarla uyutulmakta ve hâlen uyutuluyorlar.

‘Kutsal kitap’ denilen kitaplarda ne kadar saçma şey yazarsa yazsın insanların önemli bir kısmı hâlâ din içerisinde kalmayı seçebiliyor.

Şahsen dinlere inanmıyorum fakat başka bir Tanrı veya varoluşsal sistem var mı bilmiyorum. Bu yazı  çerçevesinde bana yöneltilecek eleştirileri bildiğimden dolayı dinlere ve Tanrı'ya dair -şu anki- görüşlerimi ele aldığım yazımı sunmak istiyorum: Dinlere ve Tanrı'ya dair -şu anki- görüşlerim

Kur'an'ın 'öteki'yle imtihanı


Kur'an kadar takipçisi olup değer görmesine rağmen aynı zamanda kendisinden olmayana ve farklı fikirdekine bu kadar ağır ifadeler içeren kaç tane kitap var cidden merak ediyorum.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi mevcut koşullar itibariyle "evrensel" olarak nitelendirilebilecek bir metin fakat Kur'an'a baktığımızda her şeyi yaratan Tanrı'dan geldiği söylenen bir kitap evrenselliğin kıyısına bile yaklaşamıyor. Evvela her şeyi yaratan bir Tanrı'nın bilmesi gereken ilk şeylerden birisi insan hayatının ve ortak değerlerin değişebilme imkânıdır. Böyle bir ortamda Tanrı hangi dönemde kitap gönderirse göndersin, tarihsellikten kaçamaz ve Kur'an'da olduğu gibi sürekli olarak hatalar yapar.

Kur'an'ın derdi hiçbir zaman sadece iyilik ve kötülük olmamıştır


İyilik-kötülük meselesi çok önemli çünkü birtakım Müslümanlar cennet-cehennem ayrımını iyiliğin ödüllendirilip kötülüğün cezalandırılması olarak kodlayarak Kur'an'ın cehennem tehditlerini meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bu tarz insanları görünce insanlar hakkında daha fazla umutsuzluğa kapılıyorum.

Kur’an’da sırf inkâr ettikleri için inanmayanlara vereceği azaptan bahsettiği onlarca ayet varken hâlâ bu kadar açık ve net bir konuda bile insanların kendi inandıkları kitabın aleyhine konuşmayı göze alarak çarpıtma ve tahrifat yapması cidden acınası bir tavır. Yahudi-Hristiyan-İslâm teizminin özünde yer alan böyle bir konuyu tartışmak bile abes çünkü kitaplar ve ayetler ortada.

Öyle ki, Kur’an’da yer alan iyilik kelimesinin geçtiği yerlerdeki atıf yapılan cümlelere bakarsanız Kur’an’ın, Allah’a inanmakla iyiliği birbiriyle özdeş ve aynı doğrultuda anlattığını görürsünüz. Aksi takdirde zaten Kur’an’ın ‘inmesi’ için bir sebep kalmıyor. Vicdanlarına yediremedikleri için diğer dinlerin mensuplarını da cennete sokmaya çalışanlar, açıkça çarpıtma yapıyorlar. Böyle diyen birisinin gerçekten Kur’an’a inandığını söylemek çok zor.

İyilik ve inanmayı özdeş sunan bazı ayetler:

“Şüphesiz Allah, inanıp salih ameller işleyenleri, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. İnkâr edenler ise (dünya zevklerinden) yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların kalacakları yer ateştir.” (Muhammed, 12)

“İnkâr eden, Allah yolundan alıkoyan, sonra da inkârcılar olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır.” (Muhammed 34)

“Âlemler içinde Nûh'a selâm olsun! İşte biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim mü'min kullarımızdandı. Sonra biz, diğerlerini suda boğduk.” (Saffat 79-82)

“Âyetlerimizi yalanlayanlar ve o âyetlere uymayı kibirlerine yediremeyenler var ya, onlara göklerin kapıları açılmaz. Onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete de giremezler! Biz suçluları işte böyle cezalandırırız. Onlar için cehennem ateşinden döşek, üstlerinde de cehennem ateşinden örtüler var. İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.” (A'raf, 40-41)

İster bağlam ve bütünlük ister teker teker bakın; Kur'an'ın Tanrı'sının tek derdinin insanların kendisine ve ayetlerine inanması olduğu görülüyor. Mesela 'cehennemlikler'in konuştuğu En'am Suresi 27. ayette 'kâfirler' şöyle yakarır: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimiz'in ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık."

Bu ayetleri vicdanlarına yediremeyip hâlâ Müslüman kalmayı seçebilen bazı insanlar bu ayetleri iyi insanları kurtaracak şekilde yorumlama yoluna gidecek kadar yalanlar aleminde yaşıyorlar. Tartışmanın bile abes olacağı apaçık bir konuda gerçeklikten bağı koparma pahasına 'inandıkları' kitabı çarpıtıyorlar.

Şimdi, Kur’an’ın Tanrı kelamı olduğunu iddia edenlere şöyle bir teklifim var: Sırf inancı farklı diye insanları yakmayı deneyelim mi?

Yaptıkları tercih yüzünden insanları yakan Tanrı'yı tahayyül etmek için inananlar, aynı durumu bu dünyada deneyebilirler.

Bugün dünyada çeşitli terör örgütlerinin veya şiddete meyilli bireylerin yaptığı işkenceler karşısında vicdanlarını hatırlayan Müslümanlar (veya benzer fikre sahip diğer dinlerin mensuplarının), cehennemde derileri sürekli değiştirilerek kâfirleri yakmayı planlayan ve bu tehditle insanları ‘doğru yol’a çağırdığını düşünen Tanrı'nın gerçek olup olamayacağını sorgulamalılar. 

Böyle bir Tanrı var olamaz çünkü, insanların inandığı din, benimsediği fikir veya yaptığı tercihe göre cennet-cehennem kadrosu belirlemek, insanların yapısına, doğaya ve hayatın akışına tamamen terstir. Bu konudaki yazım için bkz: Teist Dinlerin Tanrı'sı insan doğasını ve hayatın akışını biliyor mu?

Kur'an'da insanlık suçu kapsamına giren söylemler Kur'an'ın Tanrı'dan gelmediğini ispat eder mi? 


Bu yazıdaki asıl amacım, Kur'an'ın, içeriği ve kapsamı itibariyle bir Tanrı'dan gelemeyeceğini insanlara anlatmaktır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi gibi somut ve güncel bir örnek kullanarak, tarihin belirli bir döneminde kitaplı din gönderen ve ayrımcılık yapan Kur’an’ın Allah anlayışıyla, barışçıl Müslümanların kafasındaki Allah anlayışı ve genel olarak mutlak iyi, mutlak güçlü, mutlak bilgili Tanrı tanımı arasındaki farkları anlatmaya çalışacağım.

Kur'an'ın içeriği konusunda inkâr edilemeyecek gerçekler karşısında Müslümanların ilk yapacağı itirazlardan biri şu olacaktır: "Kur'an'da bu ifadelerin geçmesi, onun hakikat/gerçek olmadığı anlamına gelmez."

Teorik olarak bu savunma geçerli görünse de, Kur'an söz konusu olduğunda geçersiz bir savunmadır; çünkü Kur'an'ın 'öteki'ne bakışı, bu kitabın bir insan sözü olduğunu apaçık ortaya koymaktadır.

Önce, 'her şeyi yaratan, mutlak güçlü, mutlak bilgili ve mutlak iyi' Tanrı'yı düşünün, sonra kendine inanmayana hakaret ve küfür eden, bununla da kalmayıp yakmakla ve işkenceyle tehdit eden Tanrı'yı düşünün. Bu iki Tanrı'nın aynı Tanrı olmasının imkânı var mı? İster sınav deyin, ister özgür irade... Birbiriyle son derece zıt özelliklere sahip böyle bir Tanrı'nın var olması mümkün değil. “Mutlak iyi” veya “mutlak adaletli” gibi kavramların, insanların inanma-inanmama tercihine göre insanlara cennet-cehennem kadrosu belirleyen Tanrı’yla uyuşması mümkün değil; çünkü dediğim gibi insanların yapısı, doğa ve hayatın akışı buna izin vermiyor.

Öte yandan insani ihtirasların ürünü olan onlarca hakaret ve küfür ancak ve ancak bir insandan çıkabilir. Bu tarz ifadeleri bir Tanrı'ya, hele hele mükemmel ve kusursuz olarak tanımlanan bir Tanrı'ya atfetmek, bizatihi Tanrı kavramının atıf yaptığı olası varlığa (var ya da yok) hakaret etmektir. Böyle bir Tanrı'nın her şeyi yaratan Tanrı olması imkânsızdır. Mutlak güçlü, mutlak bilgili ve mutlak iyi denen bir Tanrı'nın kendini bu kadar düşürmesi olası değildir. Kur'an'ın Tanrı'sı son derece kabadır, mahalle ağzıyla konuşur, kendine hakim olamayan bir görüntü çizer.

Bir diğer husus, Kur'an 'son kitap' olduğu iddiasındadır. Kur'an'ı gönderdiği iddia edilen Tanrı her şeyi bilen Tanrı'dır. Teist dinlerde alışık olduğumuz üzere Tanrı geçmiş ve gelecekteki her şeyi bilir. Hâl böyleyken nasıl olur da, Müslümanlar hâlâ 'kutsal' denilen kitaptaki bütün sözleri "dönemin şartları" argümanıyla savunmaya çalışır. Evet, dönemin şartları itibariyle değerlendirilebilecek ayetler var fakat sonuçta bu kitabı gönderen ve insanlara hitap eden, her şeyi bilen Tanrı'dır. Kaldı ki, Kur'an'daki sorunlu ifadeler saymakla bitmez, birkaç tane değildir; sürekli devam eder.

Kur'an'ın insanlara ve insan ilişkilerine yaklaşımı son derece ilkel olduğu gibi dünyaya ve evrene yaklaşımı da benzer derecede ilkeldir. Bu da Kur'an'ı Tanrı'nın göndermediğinin en önemli delillerinden biridir.

Kur'an'ın indiği dönem o kadar geç bir dönem olmamasına rağmen Kur'an, dünya ve evren anlatımlarında sürekli olarak hatalar yapar. Kur'an'da sözüm ona "mucize" olarak değerlendirilen, insanın anne karnındaki sürecine dair ifadeler dahil olmak üzere hemen hemen hepsi o dönemde bilinebilecek bilgilerdir, hiçbir olağanüstü veya mucize tarafı yoktur. Kur'an'ın koyduğu hükümler de keza aynı şekilde kendi döneminde bilinen hususlardır.

Kur'an'da insani ve barışçıl ayetler yok mu? 


Var.

Bırakın da o kadar olsun.

Bir çocuğun bile iyiyi kötüyü az çok ayırt edebildiği bir dünyada bir insan iyilikten bahsetti diye peygamberlik iddiasını meşru mu göreceğiz? Fakat Kur'an'da öyle ayetler var ki, anlattığı Tanrı tasavvuru ve ortaya çıkarmak istediği Müslüman profili karşısında barışçıl denilen ayetlerin pek bir anlamı kalmıyor. Çünkü dediğim gibi siz en başta insanları mümin-kâfir diye ayırıp ardından da kâfirleri aşağılarsanız, hakaret ederseniz, işkenceyle ve azapla tehdit edersiniz asıl amacınızı ve hüviyetinizi ifşa etmiş olursunuz. Ki bu ayrım belki de Kur’an’ın en temel öğretisi, hatta ‘iniş’ sebebidir. Kur’an bir nevi ‘siz onlardan olmayın’ demek için ‘inmiştir’.

Savaş ve şiddet ayetlerine gelelim… Kur’an’daki bazı savaş ayetlerinin savaş döneminde indiği ve meşru müdafaa anlamına geldiği görülse de, Kur’an’ı savunmaya çalışan bazı dindarların dediği gibi  "Kur'an sadece savunma savaşını emreder." lafı düpedüz yalandır. Birazdan anlatacağım ayetlere bakarak söylenebilir ki, Kur'an ısrarla Müslümanlara yayılmacı olmaları için beyanda bulunur. Zaten önceki yazılarımda dikkat çektiğim gibi dinin en temel sorunlarından biri budur: Din yayıldığı kadar büyür. Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman ve Emevi dönemindeki fetihler olmasa bugünkü Müslümanların büyük çoğunluğu Müslüman değildi.

Öbür taraftan, Muhammed'in dönemi Kur'an'ı aklamak için oluşturulmaya çalışılan algı kadar eski bir tarih değil; M. S. 7. yüzyıldan bahsediyoruz. Meşru müdafaa veya misilleme içerikli ayetler kadar basit yaklaşımları bile bir kitabın Tanrı kelamı olması için argüman olarak kullanacaksak, sosyal varlık olan insanların tarihini Australopitekus'a kadar geriye götürüp her kanun veya kural koyucuyu 'peygamber' bellememiz gerekir.

Kur’an ve İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi


İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi/Beyannamesi (İHEB), yaptırım gücü tartışmaları bir tarafa bırakıldığında günümüzde ortak insani değerleri göstermesi açısından önemli bir somut ölçüt olabilir.
Teist dinlerin, tarihin belirli bir dönemine ve belirli bir kavmine kitap göndermeye çalışan zaman dışı Tanrı tasavvuru, bu yaptığım karşılaştırmama getirilecek “anakronik veya ahistorik hata” cevabını en baştan düşürecektir.

İHEB kadar genel insani ve toplumsal konularda görüş belirten bir metne bile insanlar donmuş bir metin gözüyle bak(a)mazken Tanrı nasıl olur da, gönderdiği çağda bile makul karşılanmayacak bir kitap gönderir? İşte bu durum, dinlerin hakikat olmadığını göstermesi açısından bu yazıda ele aldığım konunun önemini gösteriyor.

Karşılaştırmaya geçelim.

Madde 1
Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.

Madde 2
Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya 203 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

Daha 1. ve 2. maddeyle Kur'an'ın uyuşması mümkün değil çünkü Kur'an kâfirlerin en baştan "lanetlenmiş" ve “cehennemlik”, olduğunu söyler; ayrımcılık yapar ve işkenceyle/elemli bir azapla/ebedi cehennemle tehdit eder. Dinlere uzun süredir maruz kaldığımız için bu tarz ayetler genelde normalleştirilir çünkü ne de olsa dinin doğası bunu gerektirir.

En nihayetinde 'kâfir' diye nitelendirdiğini de mümini de aynı Tanrı yaratmıştır. Kur'an'ın Tanrı'sı 'kâfir' ve 'müşrik'lere tehditler savururken ve onları eleştirirken öyle laflar eder ki, bunlar ne insanlıkla ne felsefeyle ne de Tanrısallıkla bağdaştırılabilir.

Bir şey sırf çok söylendiği için veya inananı çok olduğu için normalleştirilmemelidir. İnanmayanı cehennemle tehdit eden ayetler açıkça bölücüdür, düşmanlaştırıcıdır, ötekileştiricidir. Şu an Müslümanların hepsi bu kitaba iman etmiştir ve bu kitabın her şeyi yaratan Tanrı'nın sözü olduğuna inanmaktadır. Siz bir kitabın Tanrı'dan geldiğine inanırsanız o kitapta geçen ayetlere hangi gözle bakarsınız?

Bu ayetler o kadar fazla ki Kur’an’da rastgele açtığınız bir sayfada karşınıza çıkması fazlasıyla olası. Bu ayetlerden birkaçını aynen yazacağım birkaçını da sadece ayet numarası olarak vereceğim.

Ayrımcılık Ayetleri:

"Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme (fark etmez.) Onlar için yetmiş kez bağışlanma dilesen de, Allah onları asla affetmeyecektir. Bu, onların Allah ve Resûlünü inkâr etmiş olmaları sebebiyledir. Allah, fasık topluluğu doğru yola iletmez." (Tevbe 80)

"(Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.” (Furkan 77)

“İnkâr eden ve Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır. İnkâr edenleri ve hakkı gözetmeyenleri, Allah asla bağışlayacak değildir. Onları, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da yönlendirecek değildir. Bu da Allah için çok kolaydır.” (Nisa, 167-169)

"Amel defteri solundan verilenler; ne bedbaht o solundan verilenler! İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler. Serin ve rahatlatıcı olmayan, kapkara bir duman gölgesindedirler. Çünkü daha önce onlar hazlarına tutsak olmuşlardı. O büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı. Şöyle diyorlardı: "Sahi biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken yeniden mi diriltilecekmişiz? Üstelik gelip geçmiş atalarımız da mı?" De ki: "Hem öncekiler hem sonrakiler; Bilinen bir günün belirlenmiş bir vaktinde mutlaka bir araya getirilecekler!" Sonra siz ey yoldan sapmış inkârcılar! Mutlaka zakkum ağacından yiyeceksiniz Karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz. Hem de susamış develerin suya kanmaz içişleriyle. İşte hesap gününde onların ağırlanması böyle olacak!" (Vakıa, 41-56)

"Sûr'a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy-sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır. Artık kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da kendilerini ziyana uğratanların ta kendileridir. Onlar cehennemde ebedî kalacaklardır. Ateş yüzlerini yalar ve onlar orada sırıtır kalırlar. Allah, "Âyetlerim size okunuyordu da siz onları yalanlıyordunuz, değil mi?" der. Onlar da şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Biz azgınlığımıza yenik düştük ve sapık bir toplum olduk. Ey Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (tekrar günaha) dönersek şüphesiz kendimize zulmetmiş oluruz." Allah, "Aşağılık içinde kalın orada, artık benimle konuşmayın!" der." (Mü'minun, 101-108)

"Umulur ki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer yine eski duruma dönerseniz, biz de (cezaya) döneriz. Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yapmışızdır." (İsra, 8)

"Şüphesiz inkar edip kâfir olarak ölenler var ya, dünya dolusu altını fidye verseler bile bu, hiçbirisinden asla kabul edilmeyecektir. Onlar için elem dolu bir azap vardır. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur." (Al-i İmran, 91)

Konuyla ilgili şu ayetlere de bakabilirsiniz: (Ahzap, 64), (Bakara, 90), (Bakara, 104), (Bakara, 207), (Nisa, 151), (Tevbe, 68), (Yasin, 70), (Şura, 26), (Fetih, 13), (Mücadele, 5), (Tahrim, 9), (Mülk 28), (Bakara, 90), (Maide, 36), (Câsiye, 7-8)

İHEB’de eşit doğmaya vurgu yapılır; Kur'an'ın Tanrı'sı ise insanların bir kısmını cehennem için yarattığını söyler. Bununla da kalmaz; bazı insanları sırf cehennemi doldursunlar diye yarattığını ve kâfirleri doğru yola iletmeyeceğine dair pek çok söylemde bulunur:

"Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimselerdir. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Hâlbuki bütün izzet ve şeref Allah’a aittir." (Nisa, 139)

Allah ayetlerde insanların çoğunu bilerek cehenneme girsinler diye yarattığını söyler:

"Rabbin dileseydi, insanları (aynı inanca bağlı) tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam edeceklerdir. Zaten onları bunun için yarattı. Rabbinin, “Andolsun ki cehennemi hem cinlerden, hem insanlardan (suçlularla) dolduracağım” sözü kesinleşti." (Hud, 118-119)

"Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır." (Araf, 179)
Kur'an'da felsefi çelişki içeren ayetler çok fazladır. Hatta Kur'an'ın genel yapısı böyledir denebilir. Ele aldığı hemen hemen her konuda lafı yuvarlar, anlamı bulanıklaştırır ve farklı ayetlerde farklı mesajlar vermekten çekinmez.

Kur’an sık sık kâfirlere lanet okur:

"İnkâr edip de o halde ölenler var ya, işte, Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onlaradır. Onlar ebedî olarak lânet içinde kalırlar. Artık ne kendilerinden azap hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır." (Bakara, 161-162)

“Kendilerine ellerindekini (Tevrat’ı) tasdik eden bir kitap (Kur’an) gelince onu inkâr ettiler. Oysa, daha önce (bu kitabı getirecek peygamber ile) inkârcılara (Arap müşriklerine) karşı yardım istiyorlardı. (Tevrat’tan) tanıyıp bildikleri (bu peygamber) kendilerine gelince ise onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti inkârcıların üzerine olsun.” (Bakara, 89)

“Cennetlikler cehennemliklere, "Rabbimizin bize va'dettiğini biz gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin va'dettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler. Onlar, "Evet" derler. O zaman aralarında bir duyurucu, "Allah'ın lâneti zalimlere!" diye seslenir. Onlar Allah yolundan alıkoyan ve onu, eğri ve çelişkili göstermek isteyenlerdir. Onlar ahireti de inkâr edenlerdir.” (A'raf, 44-45)

Kur'an ayrımcılıkta öyle bir noktaya gelir ki, müminlerin kâfirlerle dost olmamasını ister:

"Mü’minler, mü’minleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz. Ancak onlardan (gelebilecek tehlikeden) korunmanız başkadır. Allah, asıl sizi kendisine karşı dikkatli olmanız hakkında uyarmaktadır. Çünkü dönüş Allah’adır." (Al'i İmran, 28)

"Ey iman edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?" (Nisa, 144).

Daha da ileri giderek işin içine aileyi de katar:

"Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir." (Tevbe, 23)

Kur'an'ın Tanrı'sı, kendisiyle çelişir şekilde insanları bilerek ayrımcı şekilde yarattığını söylüyor:

"İşte peygamberler! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. İçlerinden, Allah’ın konuştukları vardır. Bir kısmının da derecelerini yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa’ya ise açık deliller verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. Eğer Allah dileseydi, bunların arkasından gelen (millet)ler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler. Onlardan inananlar da vardı, inkâr edenler de. Yine Allah dileseydi, birbirlerini öldürmezlerdi. Lâkin Allah dilediğini yapar." (Bakara, 253)

Dikkat ettiyseniz ayrıca Allah bilerek kötülüğe müsaade ettiğini söylüyor.

Zaten her şeyden evvel, daha en başta inanan-inanmayan ayrımı yapması ve bu ayrıma göre cennet-cehennem vaadinde bulunması, insanların ne Tanrılığa ne de insanlığa yaraşır şekilde ayrımcılığa tabii tutulmasına neden olur. İşin önemli noktası, Kur'an bu hesaplaşmayı sadece ahirete bırakmaz; hedef aldığı kesimlere küfürler savurur ve kavimleri helâk eder (katleder).

Kur'an'ın kendisine inanmayanlara ettiği küfürler


“Kahrolası & Nankör”

“Hayır, böyle yapma! Çünkü bu (Kur'an) bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır. O, şerefli ve sâdık yazıcı meleklerin elindeki yüksek, tertemiz ve çok değerli sahifelerdedir. Kahrolası (inkârcı) insan! Ne nankördür o!” (Abese, 11-17)

Allah’ın ayetlerini reddettiğiniz zaman ayette yazdığı gibi insan otomatikman nankör oluyor ve aynı Allah bu insana “kahrolası” diyerek hakaret ve beddua ediyor. Öyle ya, sözüm ona Allah bizi yarattıysa ve biz de ona inanmazsak "nankör" sıfatını hak etmiş oluruz. Böyle bir kafa yapısını her şeyi yaratan Tanrı'yla özdeşleştirebiliyor musunuz?

“Hayvan”

“İnkâr edenleri imana çağıran (peygamber) ile inkâr edenlerin durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan hayvanlara seslenen (çoban) ile hayvanların durumu gibidir. Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı anlamazlar.” (Bakara, 171)

 “Murdar/Pis”

“Şüphe yok ki, inkâr edenler mallarını (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklardır. Sonra bu mallar onlara bir iç acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. İnkâr edenler toplanıp cehenneme sürüleceklerdir. Allah, pis olanı temizden ayırmak, pis olanların hepsini birbiri üstüne koyup yığarak cehenneme koymak için böyle yapar. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Enfal, 36-37)

“Beyinsiz”

“İnsanlardan bir kısım beyinsizler: Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir? diyecekler. De ki: Doğu da batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara, 142)

Spesifik konularda bile Allah’ın farklı görüşlere karşı hoşgörüsüne şahit oluyoruz! Her şeyi yarattığı iddia edilen Tanrı böyle konuşur mu?

“Zalim”

“Allah’a karşı yalan uyduran, yahut kendisine geldiğinde, gerçeği yalanlayandan daha zalim kimdir? Cehennemde kâfirler için bir yer mi yok?” (Ankebut, 68)

Kur’an kâfirler hakkında sıklıkla “zalim” sıfatını kullanır.

Bu ve bunun gibi onlarca ayete rağmen hâlâ birileri “Kur’an sorgulamaya ve aklını kullanmaya teşvik eder.” diyor. Bu zihniyetteki bir kitabın sorgulamaya ve akla teşvik etmesi mümkün mü?

"Yaratıkların En Kötüsü"

"Şüphesiz, inkâr eden kitap ehli ile Allah'a ortak koşanlar, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar yaratıkların en kötüsüdürler." (Beyyine, 6)

"Pislik"

"Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir." (Tevbe, 28)

"Kereste"

"Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!" (Münafikun, 4)

"Maymun ve Domuz"

"De ki: “Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lânetlediği ve gazabına uğrattığı, içlerinden maymunlar ve domuzlar çıkardığı kimseler ile şeytanlara tapan kimselerdir. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır." (Maide, 60)

"Yalancı"

"Yalanı, ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar uydurur. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir." (Nahl, 105)

Dikkat edin, sadece belirli bir konu özelinde bunu söylemiyor; direkt olarak genel bir etiket olarak kendisine inanmayanları, din dışı konuları da kapsayarak "yalancı" ismiyle tanımlıyor.

"Yaban eşekleri"

(Günahkârlar) derler ki: “Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. (Kur’an’ın buyruklarını bırakıp, batıl şeylere) dalanlarla beraber biz de dalardık. Ceza gününü yalan sayardık. Nihayet (bu halde iken) bize (gelmesi) kesin olan (ölüm) gelip çattı.” Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez. Böyle iken onlara ne oluyor da, sanki aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi (hâlâ Kur’an’daki) öğütten yüz çeviriyorlar? (Müddesir, 43-51)

"Köpek"

"Dileseydik, onu ayetlerimizle üstün kılardık; fakat o, dünyaya meyletti ve hevesine uydu. Durumu, üstüne varsan da, kendi haline bıraksan da, dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalan sayan kimselerin hali böyledir. Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler." (A'raf, 176)

Bu ayetin Ümeyye adındaki belirli bir kişi için indiğine dair bilgi var.

“Deve”

“Allah'a karşı gelmekten sakınanları Rahmân'ın huzurunda bir elçiler heyeti gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevk edeceğimiz günü düşün!” (Meryem, 85-86)

"Aşağılık Maymun"

"Şüphesiz siz, içinizden Cumartesi yasağını çiğneyenleri bilirsiniz. Biz onlara, “Aşağılık maymunlar olun” demiştik." (Bakara, 65)

"Nankör - Kaypak"

"Onları, (denizde) bir dalga gölgelikler gibi kapladığında, dini Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar. Allah, onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı orta yolu tutar. Bizim âyetlerimizi ise ancak son derece kaypak, son derece nankör olanlar inkâr eder." (Lokman, 32)

Sırf inanmadıkları için helâk edilen kavimler ve Allah’ın verdiği azapla övünmesi


Yıllarca bize normalmiş gibi anlatılan bir diğer konu da helâk edilen kavimler meselesi.

Bir Tanrı düşünün; bir kavmi veya bir beldeyi sırf inanmadıkları için veya ‘gönderdiği’ peygamberleriyle tartıştıkları için helâk ediyor, yani katliam yapıyor. Bununla da kalmıyor; yaptığı katliamla defalarca övünüyor ve sonraki nesillere ibret olarak sunup tehdit ediyor.

O kavimlerin içinde masum veya iyi insanların olması fazlasıyla olasıyken bir Tanrı nasıl olur da böyle bir katliam yapar? Bu suçun, mutlak iyilikle ve mutlak adaletle bağdaşır bir tarafı var mı?

Helâk edilen (katledilen) kavimlerle ilgili ayetler:

Ad Kavmi

“Âd kavmi de (peygamberlerini) yalancılıkla itham etti. Azabım ve uyarılarım nasılmış bir bakın! Onların üzerine bitmek bilmeyen o kara günde şiddetli bir kasırga gönderdik. İnsanları sökülmüş hurma kütükleri gibi çekip alıyordu. Azabım ve uyarılarım nasılmış bir bakın!” (Kamer, 18-21)

“Âd kavmi de peygamberleri yalanladı. Hani kardeşleri Hûd, onlara şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben, size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Öyle ise Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah'a aittir." "Siz her yüksek yere bir alamet bina yapıp boş şeylerle eğleniyor musunuz?" "İçlerinde ebedî yaşama ümidiyle sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?" "Tutup yakaladığınız zaman zorbaca yakalarsınız." "Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin." "Bildiğiniz her şeyi size veren, size hayvanlar, oğullar, bahçeler ve pınarlar veren Allah'a karşı gelmekten sakının." "Çünkü ben, sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum." Dediler ki: "Sen ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bize göre birdir." "Bu, öncekilerin geleneklerinden başka bir şey değildir." "Biz azaba uğratılacak da değiliz." Böylece onlar Hûd'u yalanladılar. Biz de bu yüzden onları helâk ettik. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir. Şüphesiz senin Rabbin, mutlak güç sahibi ve çok merhametli olandır.” (Şuara, 123-140)

Hûd Suresi 58. Ayete göre Ad kavmini uyarmak için gönderilen Hud peygamberin söylediklerine inananlar azaptan kurtulmuşlardır. Yani inananları kurtarıyor, inanmayanları katlediyor:

“Helâk emrimiz gelince, Hûd'u ve beraberindeki iman etmiş olanları, tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Onları ağır bir azaptan kurtardık.”

Başka bir ayette ise yine Ad kavminden Hûd ve ona inananların felaketten/azaptan kurtulduğu, inanmayanların ise kökünün kesildiği belirtiliyor:

“Hûd, "Artık size Rabbinizden bir azap ve öfke inmiştir. Allah'ın, haklarında hiçbir delil indirmediği, yalnızca sizin ve babalarınızın uydurduğu birtakım isimler (düzmece tanrılar) hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Öyleyse (başınıza geleceği) bekleyin! Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!" dedi. Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Âyetlerimizi yalanlayan ve iman etmemiş olanların ise kökünü kestik.” (A'raf, 71-72)

Semud Kavmi

“Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i peygamber gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin O'ndan başka hiçbir ilâhınız yok. O, sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli (ve buna donanımlı) kıldı. Öyle ise O'ndan bağışlanma dileyin; sonra da O'na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim yakındır ve dualara cevap verendir. Onlar şöyle dediler: "Ey Salih! Bundan önce sen, aramızda ümit beslenen bir kimseydin. Şimdi babalarımızın taptıklarına tapmamızı bize yasaklıyor musun? Şüphesiz, biz senin bizi çağırdığın şeyden derin bir şüphe içindeyiz." Salih, dedi ki: "Ey kavmim! Söyleyin bakayım, eğer ben Rabbim tarafından apaçık bir delil üzerinde isem ve bana tarafından bir rahmet (peygamberlik) vermişse, O'na karşı geldiğim takdirde beni Allah'tan kim koruyabilir? Demek ki, zarara uğratmaktan başka bana katkınız olmaz." "Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allah'ın dişi bir devesi. Bırakın onu, Allah'ın arzında yayılıp otlasın. Ona kötülük dokundurmayın, yoksa sizi yakın bir azap yakalar." Derken onu kestiler. Salih, dedi ki: "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. (Sonra helâk olacaksınız.) İşte bu, yalanlanamayacak bir tehdittir." (Helâk) emrimiz geldiğinde Salih'i ve beraberindeki iman etmiş olanları tarafımızdan bir rahmetle helâktan ve o günün rezilliğinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. Zulmedenleri o korkunç uğultulu ses yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Biliniz ki Semûd kavmi Rablerini inkâr etti. (Yine) biliniz ki Semûd kavmi Allah'ın rahmetinden uzaklaştı.” (Hûd, 61-68)

Nuh’un kavmi

“Nûh’u da hatırla; daha önce o dua etmişti, biz de duasını kabul edip kendisini ve yakınlarını büyük sıkıntıdan kurtarmıştık. Onu, âyetlerimizi inkâr eden kavimden korumuştuk. Gerçekten onlar, kötü insanlardı; bu yüzden hepsini suda boğduk.” (Enbiya 76-77)

- Nuh’un kavminin tamamının kötü insan olduğunu söyleyebilir miyiz?

- Peygamberin görevi sadece toplumları uyarmaksa Tanrı neden tufan gibi şovlara ihtiyaç duyuyor?

Şu ayetteki böbürlenmeye ve övünmeye dikkat edin:

“Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuzu yalanlayıp "Bu bir delidir" dediler ve kulumuz (tebliğ görevinden) alıkonuldu. O da Rabbine, "Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et" diye dua etti. Biz de göğün kapılarını dökülürcesine yağan bir yağmurla açtık. Yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti. Biz Nûh'u çivilerle perçinli levhalardan oluşan gemiye bindirdik. Gemi, inkâr edilen kimseye (Nuh'a) bir mükâfat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu. Andolsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. Var mı düşünüp öğüt alan? Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!” (Kamer, 9-16)

Allah müminlikle iyilik yapmayı eş görüyor ve mümin olmayanları boğduğunu söylüyor:

“Âlemler içinde Nûh'a selâm olsun! İşte biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim mü'min kullarımızdandı. Sonra biz, diğerlerini suda boğduk.” (Saffat 79-82)

Kur’an’daki Tanrı, ısrarla ve ısrarla helâk (katliam) sebebi olarak, ‘gönderdiği’ peygamberlere inanılmamasını öne sürüyor:

“Onlara Nûh’un kıssasını da oku! O, kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim! Eğer benim aranızda bulunmam ve Allah’ın âyetlerini bildirmem zorunuza gidiyorsa, bilin ki ben yalnız Allah’a dayanıp güveniyorum; siz de ortaklarınızı toplayıp ne yapacağınızı kararlaştırın, yapacağınız iş içinizde niyet olarak kalmasın ve bana mühlet de vermeden yapacağınızı yapın. Şayet yüz çevirirseniz, zaten benim sizden bir karşılık beklediğim yok; benim mükâfatımı ancak Allah verir. Bana (Allah’a) teslimiyet içinde olanlardan biri olmam emredildi." Yine de onu yalancılıkla itham ettiler. Biz de onu ve gemide onunla beraber olanları kurtardık, âyetlerimizi yalan sayanları ise suda boğduk; yerlerine bunları geçirdik. İşte gör, o uyarılanların sonu nice oldu! Onun ardından da birçok peygamberi kendi topluluklarına gönderdik; onlara açık kanıtlar getirdiler. Fakat onlar daha önce (atalarının da) yalan saydıklarına bir türlü inanmak istemediler. Sınırı aşanların kalplerini işte biz böyle mühürleriz.” (Yunus, 71-74)

Sırf inanmıyorlar diye çoluk çocuk herkesi katleden Tanrı’nın en büyük destekçilerinden biri Nuh’tur. Nuh Suresi 26. ve 27. ayette işlenen insanlık suçunu anlatmama gerek yok sanırım. Gerçekten şok edici:

“Nûh "Rabbim" dedi, "Yeryüzünde inkârcılardan hiç kimseyi sağ bırakma! Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; günahkâr nankör nesillerden başkasını da yetiştirmezler.” (Nuh, 26-27)

Allah marifetmiş gibi Nuh’tan sonra da helâklarına devam ettiğini söyler:

“Nûh’tan sonra da nice nesilleri helâk ettik. Kullarının günahlarını hakkıyla bilici ve görücü olarak Rabbin yeter.” (İsa 17)

Allah inanmayanları yaptığı katliamlarla tehdit eder:

“Onlardan önce Nûh kavmi, Ress halkı ve Semûd kavmi, Âd ve Firavun, Lût’un kardeşleri, Eykeliler, Tübba’ın[502] kavmi de yalanlamıştı. Bütün bunlar (kendilerine gönderilen) peygamberleri yalanladılar, böylece kendilerini uyardığım şey gerçekleşti.” (Kâf, 12-14)

Ne zaman helâk (katliam) söz konusu olsa Allah övünür bir üslupla konuşur:

“Nice memleketleri helâk ettik. Onlara azabımız gece uykusuna dalmışken, yahut gündüz istirahat hâlinde iken gelmişti.” (Araf, 4)

“Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. O zaman feryat ettiler. Halbuki artık kurtulma zamanı değildi.” (Sâd, 3)

“Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik.” (Enam, 6)

“Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlardan hiçbirini hissediyor yahut onların bir fısıltısını olsun işitiyor musun?” (Meryem, 98)

“Yurtlarında dolaşıp durdukları, kendilerinden önceki nice nesilleri helâk etmiş olmamız, onları doğru yola iletmedi mi? Şüphesiz bunda akıl sahipleri için ibretler vardır. Rabbin tarafından daha önce söylenmiş bir hüküm ve belirlenmiş bir süre olmasaydı, onlar da hemen cezalandırılırlardı.” (Tevbe, 128-129)

Madde 3
Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.

Tevbe Suresi 5. ayette görüldüğü üzere Kur'an'ın barış anlayışına göre müşrikler ancak tevbe ederlerse, namaz kılarlarsa ve zekat verirlerse serbest bırakılırlar, yani Müslüman olmaları gerekir:

"Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir." (Tevbe, 5)

Bu konuyu daha önce Yakup Deniz ismindeki araştırmacı kendi kanalında anlattı:
"Kılıç ayetini ilahiyatçı şarlatanlar nasıl saptırıyorlar?"

Başka bir ayette yine açıkça sırf inancı dolayısıyla Müslüman olmayanlarla savaşmayı emreder:

"Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın." (Tevbe, 29)

Kur'an savaş hukukunu açıkça ihlal ederek "Eğer güçlü sizseniz barışa yanaşmayın." der:

"Sakın zaaf göstermeyin. Üstün olduğunuz hâlde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir." (Muhammed, 35)

"O kâfir düşmanlara içeriden destek vererek hıyanet eden Ehl-i kitaptan Beni Kurayza'yı da kulelerinden indirdi ve kalplerine korku saldı, bir kısmını öldürüp, diğer bir kısmını da esir aldınız. Onların arazilerine, yurtlarına, mallarına, hatta sizin ayak bile basmadığınız topraklara sizi vâris yaptı. Allah her şeye kadirdir." (Ahzab, 26-27)

Bu ayetler yaşam özgürlük ve güvenlik hakkının açık bir ihlalidir. Muhammed'in, Ebubekir'in, Ömer'in, Osman’ın yaptığı fetihlere bakarsanız, İslâm'ın yayılma stratejisinin alt yapısını Kur'an'da bulabilirsiniz.

Kur'an ve İslâm gibi ‘son kitap’ ve ‘asıl din’ olduğunu iddia eden bir kitap ve din elbette yayılmak isteyecektir. Dönemin şartlarını düşündüğünüz zaman siyasetle dinin iç içe geçtiği dönemde toplulukların İslâm'a geçmesinin tek yolu işgaldi.

Müslümanlar, cevap olarak her zamanki gibi "dönemin şartları" diyecekler ama kendileriyle çeliştiklerinin farkında değiller. Her şeyi yaratan ve bilen Allah hangi dönemde evrensel kitap ve din göndermesi gerektiğini bilmiyor muydu? Kaldı ki, Kur'an'ın 'öteki'lerine karşı yaklaşımı genel olarak kabul edilebilecek düzeyde değil.

Madde 4
Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her türlü biçimde yasaktır.

Kur'an, köleliliği açıkça onaylayan bir kitaptır. Ayetleri saptıran bazı ilahiyatçılar Kur'an “Köleliği aşama aşama kaldırmıştır.” diyorlar ama bu düpedüz yalandır. Kur'an köleliği onaylamış ve düzenlemiştir. Bu konuyla ilgili şu yazıya bakabilirsiniz: Kuran’da kölelik ve cariyelik

Kur'an kölelik üzerinden karşılaştırmalar yapar ve bunu yaptığı sırada kölelerin daha alt statüde olduğunu kabul eder:

"Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler." (Zümer, 29)

"Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarfeden kimseyi misal gösterir: Hiç bunlar eşit olur mu? Övülmeye layık olan Allah'tır, fakat çoğu bilmezler." (Nahl, 75)

“Allah, (şöyle) iki adamı da misal verdi: Onlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez, efendisine sadece bir yüktür. Nereye gönderse olumlu bir sonuç alamaz. Bu, adaletle emreden ve doğru yol üzere olan kimse ile eşit olur mu?” (Nahl, 76)

Medine döneminde Muhammed'in güçlü olduğu zamanda 'inen' ayetlerde kölelerin hukuki durumu iyice belirginleştirilir. Aşağıdaki ayette görüleceği üzere kölelerin hürlerden daha düşük konumda olduğu tasdik edilir:

"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre karşı hür, köleye karşı köle, kadına karşı kadın kısas edilir. Ancak öldüren kimse, kardeşi (öldürülenin vârisi, velisi) tarafından affedilirse, aklın ve dinin gereklerine uygun yol izlemek ve güzellikle diyet ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Bundan sonra tecavüzde bulunana elem dolu bir azap vardır." (Bakara, 178)

"Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın.[105] Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur." (Nisa, 3)

Kölelik konusunda Kur'an'ı savunmaya çalışanlar köle azat etmeyle ilgili ayetleri öne sürüyorlar fakat o ayetlere bakıldığında kölelerin o dönemki 'düşük' statüsünün tasdik edildiği görülüyor. Yani ortada köleliği kaldırma teşebbüsü yok, bilakis onaylamak ve yerleşik hâle getirmek var:

"Bir mü’minin bir mü’mini öldürmesi olacak şey değildir. Ancak yanlışlıkla olması başka. Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse, bir mü’min köleyi azad etmesi ve bağışlamadıkları sürece ailesine diyet ödemesi gerekir. (Öldürülen kimse) mü’min olur ve düşmanınız olan bir topluluktan bulunursa, mü’min bir köle azad etmek gerekir. Eğer sizinle kendileri arasında antlaşma bulunan bir topluluktan ise ailesine verilecek bir diyet ve mü’min bir köle azad etmek gerekir. Bunlara imkân bulamayanın, Allah tarafından tövbesinin kabulü için iki ay ard arda oruç tutması gerekir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Nisa, 92)

Kölelik konusunda ele alınacak bir diğer konu cariyeliktir. Cariye, kadın kölelere verilen isimdir. Kur'an cariyeliği onaylamakta ve müminler için bir alternatif olarak sunmaktadır.

“Sizden kimin, hür mü’min kadınlarla evlenmeye gücü yetmezse sahip olduğunuz mü’min genç kızlarınızdan (cariyelerinizden) alsın. Allah, sizin imanınızı daha iyi bilir. Hepiniz birbirinizdensiniz. Öyle ise iffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları hâlinde, sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, mehirlerini de güzelce verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa, onlara hür kadınların cezasının yarısı uygulanır. Bu (cariye ile evlenme izni), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Nisâ, 25)

Çeşitli platformlarda hâlâ Kur’an’ın “Tanrı kelamı” olduğu savunanlar, ne yaptıklarının farkındalar mı?

Madde 5
Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez.

Önceki verilen ayetlerden ve teist dinlerin mantığından da rahatlıkla çıkarılabileceği üzere karşımızda inanmayanı işkenceyle tehdit eden bir 'Tanrı' vardır. Ayetlerde Allah kendinden emin şekilde cehennemde yapacağı işkencelerden bahseder:

"Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri biz ateşe atacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onların derilerini yenileyeceğiz. Şüphesiz Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir." (Nisa, 56)

Kur’an’ın evlilik dışı ilişkiye yaklaşımı insanlık dışı yapısını ortaya koyar:

"Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun." (Nur, 2)

Madde 7
Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.

Kölelik başlığı altında söylediklerimiz bu maddeyle de karşılaştırılabilir. Görüldüğü üzere Kur'an insanlar arasında apaçık ayrımlar yapar. Sadece inanma-inanmama çerçevesinde ayrımcılık yaptığı gibi hür-köle arasında da ayrımcılık yapar.

Madde 11-2
Hiç kimse işlendiği sırada ulusal ya da uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.


Madde 19 
Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır.

Madde 11-2'nin son cümlesine dikkat edin; kimseye hak ettiğinden daha fazla ceza verilemez gibi makul bir kural aktarılıyor. Peki Kur'an aynı zamanda Madde 19'la da çelişecek şekilde ne yapıyor? İslâm'a karşı yürütülen sözlü muhalefet karşısında Muhammed'e tam yetki vererek muhalefet edenlerin öldürülmesi talimatı veriyor:

"Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ve Medine’de kötü haberler yayıp ortalığı karıştıranlar (tuttukları yoldan) vazgeçmezlerse, elbette seni onların üzerine gitmeye teşvik edeceğiz. Onlar da (bundan sonra) orada lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşu kalacaklardır. Nerede bulunurlarsa, yakalanırlar ve yaman bir şekilde öldürülürler." (Ahzâb, 60-61)

Madde 16-1
Yetişkin her erkeğin ve kadının, ırk, yurttaşlık veya din bakımlarından herhangi bir kısıtlamaya uğramaksızın evlenme ve aile kurmaya hakkı vardır.

Kur'an, Müslümanların farklı dini görüşten insanlarla evlenmesini yasaklar:

"İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kişiden inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar (müşrikler) cehenneme çağırır. Allah ise, izni (ve yardımı) ile cennete ve mağfirete çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar diye âyetlerini insanlara açıklar." (Bakara, 221)

Muhammed'in döneminde veya bugün, Müslüman, putperest veya başka bir dinden insanlar içinde iyi insanların olabileceğini söyleyebilir miyiz? Evet. Peki Kur'an'ın Tanrı'sının derdi insanların iyiliği mi? Değil. Onun derdi, insanların, 'gönderdiği' dine inanıp inanmaları. Kur'an ve Allah her şeyi bu çerçeveden gördüğü için insanların istediğiyle evlenme özgürlüğünü elinden alıyor.